Ortadoğu
İsrailli komutanların Filistinlileri ve Filistin köylerini yok etme emirleri ortaya çıktı
2024 yılının Mart ayı sonlarında, Tel Aviv’deki bir çöp kutusunun yanında bulunan belgeler, 1948 yılında İsrailli komutanların Filistinlileri tehcir etmek için uyguladıkları teröre yeni bir ışık tutuyor.
Haaretz için yazan tarihçi Adam Raz’ın bildirdiğine göre belgeler, yaklaşık iki yıl önce, 2024 yılının mart ayı sonlarında, zoolog Ronit Zilberman tarafından, Tel Aviv’in Ramat Hahayal semtindeki evinin yakınlarında yürüyüş yaparken bulundu.
Meraklanan Zilberman, belgeleri karıştırmaya başladı. Bulduğu şey, İsrail’in resmi tarihinde “Bağımsızlık Savaşı” olarak geçen, Filistinliler içinse “Nakba” olarak bilinen dönemle ilgili olağanüstü sayıda belgeydi.
Bunların bazıları gizli olarak etiketlenmişti, diğerleri ise yeni kurulan İsrail ve komşu ülkelerdeki askeri operasyonları anlatıyordu.
Ayrıca, daha önce hiç kamuoyuna açıklanmamış haritalar ve tarihi fotoğraflar da vardı.
Koleksiyonun sahibi, Golani piyade tugayının ilk savaşçılarından biri ve daha sonra tugayın seçkin keşif gücü olan Sayeret Golani’nin kurucusu olan 12. Tabur komando biriminin kurucusu Rafi Kotzer idi.
Kotzer, 1948’de birçok savaşta komutanlık yaptı ve daha sonra İsrail Savunma Kuvvetleri Engelli Gaziler Örgütü’nün kurucusu oldu.
Koleksiyonun bir kısmı kişiseldi –mektuplar, okul karneleri, çocukların çizimleri vb.– ve bu nedenle araştırma amaçları için önemli değildi.
Fakat İsrail’in ilk yıllarında önemli bir rol oynayan sosyal demokrat/İşçi Siyonizmi partisi Mapam’ın, nükleer silahların tehlikesi ve 1948’den 1966’ya kadar İsrail’in Arap nüfusuna dayatılan askeri yönetim gibi konuları ele alan tartışmalarını belgeleyen günlükler, notlar ve özetler de vardı.
Tarihsel inceleme için en önemli belgeler, “Bağımsızlık Savaşı” ile ilgili olanlardı. Çöpe atılmış belgeler arasında öne çıkan bir belge, savaşta Golani’nin 12. Taburunun komutanı Yitzhak Broshi tarafından yazılmıştı.
Bu belge, Broshi’nin ülkenin kuzeyinde savaşan tugay komutanlarına gönderdiği, “Nüfusun bulunduğu ele geçirilmiş köylerde davranış kuralları” başlıklı, Temmuz 1948 tarihli bir emirdi.
Broshi, subaylara bir Arap köyü (siyonistler “Filistin(li)” demiyor) ele geçirildikten sonra, köylülerin kimlik belgelerinin düzenleneceğini bildiriyor.
Emirlerde, kimlik belgesini başka birine devreden kişi ile bu belgeyi alan kişinin her ikisinin de kurşuna dizileceği belirtiliyor. Askeri denetime zamanında gelmeyen kişi de vurulacak ve evi havaya uçurulacaktı.
Broshi’nin talimatlarına göre, bir köyde “dışarıdan gelen bir Arap” bulunursa, derhal vurulacaktı. Genel olarak, ele geçirilen köylerde dışarıdan gelenler bulunursa “her 10 kişiden biri” vurulacaktı.
Ayrıca, Yahudilerden çalınan malların bulunduğu herhangi bir evdeki tüm erkekler idam edilecekti.
Dahası, köyleri yerle bir etme emri varken, bazı durumlarda bu yeterli olmuyordu. Örneğin, Aşağı Celile’deki bir Bedevi topluluğu olan Arap a-Zabah söz konusu olduğunda, “tek bir ruh veya iz” bile kalmamalıydı. Emirde, “Zabahim’deki her Arap öldürülmelidir,” deniyordu.
Bunlar, sözlü olarak iletilen belirsiz talimatlar değildi. Bu ve diğer talimatlar “siyah beyaz” olarak yazılmış ve Broshi’nin el yazısıyla imzalanmıştı.
Temmuz 1948 tarihli başka bir emirde Broshi, birliklerine, Aşağı Celile’deki Turan Dağı bölgesinde saklanmış olabilecek Arapları, bölge zaten fethedildikten sonra aramalarını emretti. Emir şöyleydi: “Saklanan herkesi öldürün.”
Belgeler arasında, “az sayıda Arap’ın [ele geçirilen] köylerde dolaştığı” ve görünüşe göre eşya ve yiyecek topladıkları belirtilen bir belge bulunuyor.
Belgede yer alan talimatlarda, “Bölge Araplardan temizlenecektir,” deniyor.
‘Yöntem’ başlığı altında, belgeye “karşılaşılan her Arap’ın yok edilmesi gerektiği” eklenmiş.
İsrail’in Filistinlilerin geri dönmesini engellediği ve köylerini yıktığı, böylece onların ülkeden uzaklaştırılmasını kasıtlı olarak sürdürdüğü gerçeği, tarihsel söylemlerde genellikle yer almıyor.
Birçok İsraillinin görüşüne göre, Araplar kaçmaya karar verdilerse, Filistinlilerin yaşadığı trajediden İsrail sorumlu değil.
Fakat Haaretz’e göre, eğer İsrail Filistinlileri sınır dışı ettiyse ve ordusu ayrılmayı reddedenlerin kanını dökmekten çekinmediyse, “o zaman devletin kurulduğu döneme çok kara bir bulut çökmüş demektir.”
İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) genelkurmay başkanlığına terfi eden kuzey cephesindeki operasyon subayı Mordechai Maklef, Filistinli sivilleri öldürmekle suçlanan İsrail askeri Shmuel Lahis’in mahkemesinde, “Potansiyel düşman, yani sivillerin yok edildiği operasyonlar vardı” demiş ve şunları söylemişti:
“Örneğin, Safsaf, Ciş, Ilabun, Lod, Ramle ve güneyde, büyük ölçekte. Amaç, onları kovmaktı. [Celile’de] yaşayan 114.000 kişiyi terör uygulamadan kovmak imkansızdı. Onların ayrılması için başlangıçta bir terör unsuru olması gerekiyordu.”
Lahis, Carmeli Tugayı’nda bölük komutanıydı ve kendi elleriyle, Lübnan sınırındaki Kibbutz Manara yakınlarındaki Hula köyünün onlarca sakini katletti.
Lahis, Nakba sırasında Filistinlileri öldürmekten yargılanan tek İsrailli askerdi.
Tanık kürsüsüne çağrılan bir diğer üst düzey subay, 7. Zırhlı Tugay Komutanı ve daha sonra Merkez Komutanlığı’nın başına geçen Yosef Eitan’dı.
Eitan, yazılı emirler ile askerlere sözlü olarak verilen emirler arasındaki farka değindi ve “Her canlıyı yok etme emrini [yazılı olarak] görmedim, fakat ima şeklinde – evet, gördüm,” demişti.
Saha subaylarının “emri yorumlama izni” olduğunu ekleyen Eitan, askerlerin kendilerine verilen talimatlara dayanarak “sakinleri yok ettiklerini” söyledi.
7. Tugay’ın tabur komutanı Yisrael Carmi, Lahis davasında 1948 Ekiminde Be’er Şeva’nın fethi hakkında ifade vererek, yöntemin sürgüne direnen sivilleri öldürmek olduğunu ve bu yöntemin hem kuzeyde hem de güneyde kullanıldığını açıklamıştı:
“Şehri fethettim. O bölgeyi temizlerken, direnen ya da direnmeyen, sokakta görünen herkesi yok etme emri verdim. Her şeyi yok etme emri verildi. Polis karakolunun ele geçirilmesinden sonra –teslim olduktan sonra– cinayetler durdu. O zamana kadar herkes öldürüldü – kadınlar, çocuklar, herkes. Sonra halka Hebron’a [El Halil] gitme emri verildi. Gitmeyenler ‘ortadan kaldırıldı’.”
Materyalleri erişime açılan bir başka arşiv dosyası, 1949 yılında güneyde bir Bedevi kızına tecavüz edip onu öldüren askerlerin yargılanmasıyla ilgili.
Belgeler, sivillerin öldürülmesinin sadece onların sürülmesini hızlandırmakla kalmayıp, Filistinlilerin topraklarına geri dönmelerini de engellediğini gösteriyor.
Ateşkes anlaşmalarından kısa bir süre sonra askerlere yazılı olarak verilen bir operasyon emri, onlara “ateşkes sınırına kadar bölgede bulunan her Arap’ı vurmalarını” emrediyordu.
Bu davadaki karar, askerlere verilen emirlerin “her Arap’ı kayıtsız şartsız vurmak olduğu”nu belirtiyor: bu nedenle, kişinin erkek ya da kadın olması, Arap’ın silahlı olup olmaması, kaçması ya da ellerini kaldırıp teslim olması fark etmez. Devriye sırasında bir Arap gördüyseniz, onu vurmakla yükümlüydünüz.
Buna istinaden, yargıçlar askerlerin cinayetten sorumlu tutulmasının zor olduğunu ve sadece tecavüzden dolayı hesaplarının sorulması gerektiğini savunmuştu. Yani bir subay, Filistinli bir kadını “kaçırmak” yerine öldürseydi, hiç ceza almamış olabilirdi.
Yakın zamanda kamuoyuna açıklanan belge koleksiyonu, El Halil’in güneyindeki El Bureyc’de iki kadın ve bir erkek olmak üzere üç yaşlı Filistinlinin öldürülmesiyle ilgili başka bir vakaya da atıfta bulunuyor.
IDF askerleri Temmuz 1948’de köyü ele geçirdiler ve üç ay sonra, hâlâ orada bulunan dört Filistinliyi nasıl ortadan kaldıracaklarını düşündüler.
143. Tabur’dan Er Arye Ben-Şem, dördünden birinin mutfakta askerlere hizmet ettiği için onu öldürmemeye karar verildiğini anlattı.
Ben-Şem’in ifadesine göre, diğer üçüne gelince, Teğmen Yosef Fişel askerlere onları bir binaya koyup Fiat tanksavar mermisiyle vurmalarını emretti.
Mermiler binayı ıskaladıktan sonra, askerlerin binaya el bombaları atıp ateşe vermesi kararlaştırıldı.
Askerlerden biri, “Binaya girdiğimde, biri ölmek üzereydi ve ona bir kurşun sıktım. Yerde yatıyorlardı. Diğer ikisine bacaklarına tekme attım. Tepki vermediler,” diye ifade vermişti.