Avrupa

İsveç, artık bir “sosyal demokrasi” değil

Yayınlanma

Editörün notu: İsveç’teki kritik seçimler öncesinde sağ ve sol blokların suç, göç ve NATO yanlısı dış politika gibi başlıklarda benzer sertlik çizgisine yakınsaması, iktidar değişiminin mevcut gidişatı kökten farklılaştırmayacağını gösteriyor. Ülkenin kapitalizm ile komünizm arasında ‘üçüncü yol’ sunduğu efsanesi, 1990’lardan bu yana uygulanan neoliberal reformlar, zenginlere tanınan vergi ayrıcalıkları ve kamusal refah harcamalarındaki kesintilerle fiilen son bulmuş durumda. İktisatçı Michael Roberts’ın değerlendirmesine göre eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin kâr odaklı özel sektöre devredilmesi nitelik kaybını derinleştirirken, servet eşitsizliği gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki en hızlı tırmanışlardan birini kaydediyor. Yavaşlayan iktisadi büyüme, kamu hizmetlerindeki erozyon ve yoğun göç dalgasının yarattığı toplumsal sıkışma ise aşırı sağcı İsveç Demokratlarının yükselişine zemin hazırlayan temel maddi dinamikleri oluşturuyor.


İsveç, artık bir “sosyal demokrasi” değil

Michael Roberts
The Next Recession
13 Eylül 2026

İsveç, sağ partilerin çoğunluğu elde etmesi halinde aşırı sağın ilk kez hükümete girmesine yol açabilecek, son derece çekişmeli bir genel seçim için bugün sandık başına gidiyor. Bununla birlikte kamuoyu yoklamaları, merkez sol muhalefet ittifakını önde gösteriyor; Sosyal Demokratların lideri Magdalena Andersson ise muhalefette geçen dört yılın ardından yeniden başbakanlık koltuğuna oturmaya en yakın isim konumunda. Ancak Andersson’ın temsil ettiği bloğun aradaki farkı, seçim kampanyasının son günlerinde belirgin biçimde eridi.

Merkez sağdaki Ilımlılar Partisinin lideri ve mevcut Başbakan Ulf Kristersson, 2022 yılında azınlık koalisyonunun hükümet kurabilmesi uğruna köklü bir tabuyu yıkarak göçmen karşıtı İsveç Demokratları (SD) ile uzlaşmaya vardı. Bu mutabakat, SD’ye başta suç ve göç olmak üzere hükümet politikaları üzerinde orantısız bir nüfuz sağladı; Kristersson ise şimdi çıtayı daha da yukarı taşıyarak yeniden iktidara gelmesi durumunda SD’ye bakanlık koltukları vadetti. Andersson’ın Sosyal Demokratları da seçmeni geri kazanma telaşıyla suç, göç ve entegrasyon başlıklarında sağa kaydı. Bu durum, solun olası bir zaferinin yürürlükteki sertlik yanlısı politikalarda köklü bir değişime yol açmayacağı anlamına geliyor. Esasen Danimarka’da tanık olunduğu gibi, Sosyal Demokratlar sağın göç politikasını bütünüyle benimsedi.

Bununla da kalmayıp İsveç’in dış politikadaki köklü ‘tarafsızlık’ çizgisine son verilmesini onayladılar; ülkenin NATO üyeliğini hararetle destekleyerek Ukrayna’da Rus işgaline karşı yürütülen savaşın devamını en tavizsiz savunan aktörlerden biri haline geldiler. Nitekim Rusya’nın Avrupa’yı işgal edeceği varsayımına dayanan ‘tehdit’ algısı, İsveç’teki neredeyse bütün siyasi partilerin ortak teması. Andersson da Financial Times’a verdiği demeçte, hükümetteki temel önceliklerinin Ukrayna ve Avrupa ülkeleriyle “işbirliğini derinleştirmek” olduğunu kaydetti; hayat pahalılığı ya da iktisadi sorunlar ise anlaşılan Andersson’ın öncelikleri arasında yer bulamadı.

Zaten İsveç’in dizginsiz serbest piyasa kapitalizmi ile buyurgan otokratik Komünizm arasında bir ‘üçüncü yol’ sunduğu iddiası baştan beri bir yanılsamaydı. İsveç işçi hareketinin 20. yüzyılın başlarında elde ettiği muazzam kazanımlar adım adım geri alındı. Tıpkı diğer kapitalist ekonomilerde olduğu gibi İsveç’te de 1990’ların ortalarından bu yana neoliberal politikalar uygulanıyor: serbest piyasaya dönüş, zenginler ve şirketler için düşük vergi oranları, refah devletinde ve reel ücretlerde budamalar, tırmanan eşitsizlikler…

İsveç, ABD ve İngiltere’ye kıyasla daha ‘eşitlikçi’ bir gelir dağılımına sahip görünebilir; ancak bu dağılım hâlâ derin bir adaletsizlik barındırıyor ve eşitsizlik, 1990’lardan bu yana gelişmiş kapitalist ekonomiler arasında en hızlı artışı İsveç’te sergiliyor. En yüksek gelire sahip yüzde 10’luk kesim vergi sonrası toplam kişisel gelirin yüzde 33’ünü cebine koyarken, nüfusun alttaki yüzde 50’si yalnızca yüzde 20’lik bir payla yetinmek zorunda kalıyor.

Servet eşitsizliğinde ise tablo daha da vahim. 1980 yılında en zengin yüzde 1’lik kesim toplam kişisel servetin yüzde 17,7’sini elinde tutuyordu; bugün bu oran yüzde 22,5’e ulaştı. En varlıklı yüzde 10’luk dilim 1980’de servetin yüzde 54,4’üne sahipken, bu pay günümüzde yüzde 68,2’ye çıktı. Buna mukabil İsveç nüfusunun en alttaki yüzde 50’lik kesimi 1980’de toplam servetin yalnızca yüzde 13,4’ünü alabiliyordu; şimdilerde ise borçlanmadaki (ipotek kredileri vb.) fahiş artış yüzünden varlıkları eksi yüzde 10,9 düzeyinde, yani servetlerinden çok borçları bulunuyor (Dünya Eşitsizlik Veritabanı verileri). Çoğu İskandinav ülkesinde olduğu gibi İsveç’te de 1990’lar boyunca yürürlüğe konan vergi reformları; sermaye kazançları vergisinin düşürülmesi, servet vergisinin hafifletilmesi veya tamamen kaldırılması yoluyla varlıklı hanelerin vergi yükünü hafifletti. Eşzamanlı olarak da yoksullara yönelik sosyal yardımlarda kesintiye gidildi.

İsveç artık kamusal hizmet sunumunun timsali sayılmaz. Ülke, bedeli devlet tarafından ödenen kamu hizmetlerinin özel sektör eliyle temin edilmesinde dünya liderleri arasında yer alıyor. Ortaöğretim kurumlarının yaklaşık üçte biri ‘bağımsız okul’ statüsünde ve bunların çoğunluğu kâr amacı güden şirketler tarafından işletiliyor; temel sağlık hizmeti sağlayıcılarının ise yaklaşık yüzde 40’ı özel mülkiyete ait. Hatta bu işletmelerin hisseleri borsada işlem görüyor. Hizmet üretiminin taşerona devredilmesi, nitelik kaybını beraberinde getirdi. İsveç okulları, uluslararası değerlendirmelerde dünyanın en iyileri arasından “en vasatlarından birine” geriledi. Sosyal Demokratlar bağımsız okulların kâr elde etmesine ve temettü dağıtmasına uzun süredir karşı çıkıyor; ne var ki bu uygulamayı sona erdirecek bir meclis çoğunluğunu hiçbir zaman toparlayamadılar.

Bir de göç meselesi var. Suriye ve Irak’taki felaketin ardından ülkeye Orta Doğu’dan 600 bini aşkın göçmen giriş yaptı. Göçmenlerin kayda değer bölümünü genç ve bekâr erkekler oluşturuyor; bu işgücü, kapitalist işletmelerin ve kamu sektörünün vasıfsız işlerdeki ağır emek açığını kapatmasına katkı sağladı. Ancak nüfus başına düşen göçmen yoğunluğu diğer tüm Avrupa ekonomilerinden katbekat fazla ve bu durum, neoliberal tedbirlerin hırpaladığı kamu hizmetleri üzerindeki baskıyı iyice ağırlaştırdı. İsveç’in küçük kasabaları bir yandan düşük ücretler ve zayıflayan hizmetlerle boğuşurken diğer yandan yoğun bir göç akınıyla karşılaştı. İsveç Demokratlarının ‘İsveç İsveçlilerindir’ eksenindeki ırkçı ve milliyetçi söyleminin zemin bulup yeşerdiği ortam tam olarak buydu.

İsveç Demokratlarının yükselişi; Almanya, Fransa, İtalya, Danimarka ve diğer AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere’deki Brexit sürecinde ve ABD’de Trump örneğinde gözlemlenen sözde popülizm dalgasının bir kopyası niteliğinde. Bu tablo, 1960’ların ortasında Altın Çağ’ın kapanmasının ardından, bilhassa da küresel finansal çöküş, Büyük Durgunluk ve bunu izleyen Uzun Depresyon sonrasında kapitalizmin vaatlerini yerine getiremeyişinin doğal bir sonucu. İsveç kapitalizmi, tıpkı Almanya gibi (fakat çok daha küçük bir ölçekte), son birkaç on yıldır ve özellikle 2008’den bu yana iktisadi büyümede belirgin bir yavaşlama yaşıyor.

Yeni parlamentoda hangi siyasi blok -ister sol ister sağ- çoğunluğu elde ederse etsin, sonuç pek bir şeyi değiştirmeyecek.

Çok Okunanlar

Exit mobile version