Dünya Basını

Jeopolitikte tektonik kaymalar: Artık Kansas’ta değiliz

Yayınlanma

Editörün notu: 2015-2017 yılları arasında Yeni Kalkınma Bankası (NDB) Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Brezilyalı ekonomist Paulo Nogueira Batista Jr., Batı’dan Doğu’ya doğru yaşanan küresel güç kaymasını, ABD’nin ekonomik ve siyasi gerilemesini ve Batı’nın bu sürece direnç göstermesini ele alıyor. ABD’nin Çin’i ana rakip olarak hedef alması, Rusya ile çatışmayı bitirme arayışları ve geleneksel müttefiklerine yönelik saldırgan tutumu, tek kutuplu dönemin kapandığını gösteriyor. Batista Jr.’a göre içerdeki bütçe disiplinsizliği, lobilerin etkisi ve demokratik değerlerin aşınması da ABD’nin çöküşünü hızlandırıyor.

***

Paulo Nogueira Batista Jr.

Valday Tartışma Kulübü

1 Ekim 2025

Jeopolitikteki kaymalar ne kadar sarsıcı olacak? Bugünkü türbülans sürecek mi, hatta daha da mı artacak? Görünen o ki bu ihtimal güçlü, ama kaçınılmaz değil. Nitekim önceki hegemonya geçişi barışçıl olmuştu: Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşik Krallık, çatışmaya girmeden yerini ABD’ye bırakmıştı. Ancak bu geçiş “aile içinde” sayılırdı, dolayısıyla nispeten sorunsuz ilerleyebildi. Bu ise dünya tarihinde bir istisna. Atina ile Sparta arasındaki savaştan günümüze kadar hegemonya değişimlerinin çoğu, Graham Allison’ın ifadesiyle “Tukidides tuzağı”na düşmüştür.

Bugün ise böyle bir geçişten söz edemeyiz. ABD ve Batı blokundaki diğer ülkeler, ekonomik, demografik ve siyasi açıdan yaşadıkları görece gerilemeyi kabullenmek istemiyor, direniyor. Görülen o ki bu direnişi epey ileriye götürecekler. Bu tutum Donald Trump’tan önce de vardı, muhtemelen ondan sonra da sürecek.

20’inci yüzyılda geçiş, Atlantik’in bir yakasından diğerine, Batı dünyasının kendi içinde yaşandı. 21. yüzyılda ise güç kayması Batı’dan Doğu’ya, Atlantik’ten Pasifik’e yöneliyor. Bu, tarihi, kültürü, dili ve etnik yapısı büsbütün farklı uygarlıklar arasında gerçekleşiyor. Bu yüzden Amerikalılar ve Avrupalılar bu döneme zarifçe uyum sağlamak yerine, geçmişin ihtişamına sıkı sıkıya sarılıyor. Muhtemelen sahneden sonuna kadar “bağırarak ve tekmeleyerek” inecekler.

Büyük güçler gerileme dönemlerinde daha tehlikeli olur. ABD’nin davranışları da bu önermeyi doğruluyor. Yine de tüm suçun Washington’daki hükümete yüklenmesi doğru değil. Hindistan ya da Çin gibi köklü uygarlıklarla kıyaslandığında Batı, tarihsel açıdan daha “ham” bir görünüme sahip. Mahatma Gandhi’ye Batı uygarlığı hakkındaki görüşü sorulduğunda verdiği meşhur yanıt hâlâ hatırlanır: “İyi bir fikir olabilir!”

ABD’de şaşırtıcı gelişmeler

Batı ittifakının lideri ABD’ye yakından bakalım. Şu çarpıcı gerçeklere dikkat edin: Birincisi, Donald Trump’ın iki kez başkan seçilmesi; üstelik bu kez yalnızca Seçiciler Kurulunda değil, halk oylamasında da kazanması. İkincisi, partisi iki kanatlı Kongre’de çoğunluğu elde etti. Üçüncüsü, Trump yönetimi kırılgan demokratik sistemi sarsıcı biçimde zorluyor. Bunlar, ABD’deki çöküşün en belirgin işaretleri. Ülke artık ne ideallerine, ne söylemlerine, ne de kendi yasalarına uyuyor. “Amerikan rüyası” kâbusa dönmüş durumda. Yumuşak gücü harcandı, sert gücü –iktisadi ve askeri– ise hâlâ büyük olsa da eski kudretinde değil.

Avrupa da iyi durumda değil. Kıtanın genelinde siyasi liderliğin zayıf kalitesi, durgun ekonomik performans ve hızla azalan nüfus dikkat çekiyor. Bu gerilemeyi tersine çevirecek tek yol, Afrika, Asya ve Orta Doğu’dan daha fazla göçmen kabul etmek gibi görünüyor; ama Avrupalıların çoğu buna kesinlikle karşı.

Trump yönetiminin tavrı, ABD’nin geleceğini belirleyen esas faktör. “Amerika’yı yeniden büyük yapma” sloganı altında izlenen politikalar, ülkenin çöküşünü hızlandırabilir. Trump, kimi çevrelerde Gorbaçov’a benzetiliyor. Abartılı bir kıyas olsa da bu benzetmenin dünya çapında dillendirilmesi bile manidar.

ABD’nin dış ve iktisadi politikaları, gücünün olduğundan fazla sanılmasına dayanıyor. Bu da mantıksız ve dağınık biçimde çok sayıda ülkeye aynı anda yöneltilmiş, örneği görülmemiş bir saldırganlık doğuruyor.

Çin’in baş hedef olması beklenen bir durum. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD, Çin kadar ciddi bir rakiple karşılaşmamıştı. Sovyetler askeri ve siyasi rakipti ama ekonomik rakip değildi. Japonya ekonomik rakipti ama askeri ve siyasi rakip değildi. Çin ise aynı anda ekonomik, siyasi ve askeri bir dev. ABD’de Cumhuriyetçi ve Demokrat fark etmeksizin iki partinin de mutabık kaldığı az sayıdaki meselelerden biri, Çin’in mutlaka dizginlenmesi gerektiği.

Bu açıdan, Rusya ile ilişkileri yatıştırma ve Ukrayna savaşını bitirme isteği anlaşılır. Trump’ın gerçekten bir barış girişimi denediği görülüyor. Moskova ile çatışmayı sonlandırmak, ABD’nin enerjisini Çin’e odaklamasına imkân verebilir.

Fakat şaşırtıcı olan, Trump’ın Kanada, Meksika ve Avrupalılar gibi geleneksel müttefiklere yönelik düşmanca tavrı. Washington, tarifeler ve tek taraflı önlemlerle bu ülkeleri baskı altına almaya çalışıyor.

Hindistan örneği dikkat çekici. Yeni Delhi, ABD ile özel bir ilişkiye sahip olduğunu düşünüyordu. Ancak Trump’ın yüksek gümrük vergileri ve sert adımlarıyla bu “özel ilişki” tarihe karıştı. BRICS için bu olumlu bir gelişme, çünkü Hindistan grubun ortak tavır almasını engelleyen en büyük unsurdu. Trump’ın hamleleriyle BRICS daha uyumlu hale gelebilir.

Tek kutuplu moment artık yok

ABD’nin bu pervasız tek taraflılığı hangi mantığa dayanıyor? Eğer ülkenin gücünün sınırlı olduğu kabul edilirse, hiçbir mantığa değil. Trump, cephelerini daraltıp savaşlarını seçmekle daha iyi ederdi. Ama olsun. Napolyon’un dediği gibi, “Düşmanın hata yapmasını asla engelleme.”

30 yıl önce Sovyetler çöktüğünde ABD benzersiz bir üstünlük elde etmişti. “Tek kutuplu moment” diye anılan bu dönemde, Washington çoğu meseleyi tek başına çözüyor, ittifaklara gerek duymuyordu. Ancak bu üstünlük geçiciydi ve artık sona erdi.

ABD, 1990’lardaki gücüne hâlâ sahip olduğunu sanıyor. Oysa bugün Çin başlı başına bir süper güç, Rusya da eski gücünü geri kazandı.

ABD’de mali uyumun politik ekonomisi

ABD ekonomisi de kırılgan. Cari açık ve bütçe açıkları yüksek. Kamu borcu GSYH’nin yüzde 100’üne ulaşmış durumda. Federal bütçe açığı GSYH’nin yüzde 6’sını, cari açık ise yüzde 4’ünü buluyor.

ABD, doların rezerv para statüsü sayesinde bu yükü taşımaya devam edebiliyor. Dünyanın talebi dolar ve hazine tahvillerini düşük faizle finanse ediyor. Washington bu “aşırı ayrıcalığa” sıkı sıkıya sarılıyor. Ancak açıkların kalıcı olması, yapısal bir soruna işaret ediyor.

Sorunun merkezinde, iki partinin de bütçe disiplinsizliğinde birleşmesi var. Gerekli bütçe fazlaları bir türlü sağlanmıyor. Acı verici harcama kısıntıları ya da vergi artışları sürekli erteleniyor. Lobicilik de süreci çarpıtıyor. Kongre’nin “parayla satın alınabilecek en iyi Kongre” olduğu sözü boşuna söylenmiyor. İsrail lobisinin etkisi çarpıcı bir örnek. Washington’un İsrail’e koşulsuz desteği, Gazze’deki soykırıma ortak olmasına yol açtı. Brezilya Devlet Başkanı Lula’nın BM’de söylediği gibi, bu tavır Batı’nın “ahlaki üstünlük” iddiasını mezara gömdü.

Amerikan imparatorluğunun çöküşü

Tüm bu nedenlerle ABD imparatorluğu sürekli bir gerileme içinde. Bu gidişatı zorla durdurmaya çalışmak dünyaya zarar veriyor, ama sonunu değiştirmeyecek. Aksine, diğer ülkeleri birbirine daha çok yaklaştırıyor ve ABD ile dar müttefik çevresini yalnızlığa itiyor.

Dünya nüfusunun yüzde 85’ini oluşturan Küresel Güney artık, Batı’nın yüzde 15’lik zengin azınlığının tahakkümünü kabullenmeyecek. Demografi, ekonomi ve siyaset artık onların lehine işliyor. Yüzyıllardır süren “vampirler balosu” sona eriyor.

Çok Okunanlar

Exit mobile version