Amerika
JPMorgan CEO’su Dimon: Rus ordusu isterse bugün doğrudan Paris’e yürüyebilir
JPMorgan Chase Yönetim Kurulu Başkanı ve Üst Yöneticisi Jamie Dimon, Ukrayna savaşında cepheye sürülen Rus askerlerinin ortalama ömrünün 28 dakikaya indiğini belirterek Avrupa’nın savunma zaafının Rus ordusunun Paris’e yürümesine dahi engel olamayacak boyuta ulaştığını söyledi.
Küresel finans sisteminin en köklü kurumlarından JPMorgan Chase Yönetim Kurulu Başkanı ve Üst Yöneticisi Jamie Dimon, Chicago Ekonomi Kulübü bünyesinde düzenlenen toplantıda uluslararası güvenlik mimarisi, jeopolitik riskler, küresel borç krizi, bankacılık ve yapay zeka alanlarına dair değerlendirmelerde bulundu.
Chicago Ekonomi Kulübü ev sahipliğindeki oturumda, JPMorgan Chase bünyesinde 300 bini aşkın çalışanın görev yaptığını hatırlatan sunucu, Dimon’un kariyer basamaklarını ve bankacılık sektöründeki geçmişini özetledi.
Toplantıda konuşan Dimon, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın küresel güç dengelerini temelinden sarstığını ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen uluslararası düzeni doğrudan tehdit ettiğini vurguladı.
“Rus ordusu isterse bugün doğrudan Paris’e yürüyebilir”
Dimon, Rusya’nın askeri yayılmacılığı ve Avrupa’nın savunma zaafı konusundaki tehlikelere dikkat çekerek Batı dünyasının büyük bir güvenlik açığıyla karşı karşıya kaldığını belirtti.
Dimon, “Batı dünyası açısından diğer büyük risk ise Avrupa’nın kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasılamızın yüzde 90’ından yüzde 70’ine gerilemiş olmasıdır. Askeri harcamalarını karşılayamıyorlar, sosyal güvenlik ağlarını dahi zorlukla finanse edebiliyorlar. Rus ordusu isterse bugün doğrudan Paris’e yürüyebilir ve Avrupalılar oldukça derin bir sorun içindeler” ifadelerini kullandı.
Avrupa’nın içinde bulunduğu yapısal krizin uzun vadeli jeopolitik fay hatlarını tetiklediğini dile getiren Dimon, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bunu söylerken gelecek yılı kastetmiyorum, tektonik plakalardan bahsediyorum. Bu durumdan çıkmak zorundalar ve onlara yardım etmeliyiz. Onları doğru adımları atmaya teşvik etmeli, daha fazla ticaret anlaşması yapmalıyız. Kesinlikle yapmamamız gereken şey ise Batı dünyasını parçalamaktır.”
“2050 yılında Batı’nın nasıl kaybedildiğini okumak istemiyorum”
Batı ittifakının bölünmesi halinde küresel düzenin çökeceğini ifade eden Dimon, ülkelerin münferit çıkarlar peşinde koşmasının felaket getireceği uyarısında bulundu.
Dimon, “Batı dünyasının parçalanmasına ortak olursak, herkes kiminle ve nasıl iş yapacağını tek başına düşünmek zorunda kalır. Kaleme aldığım görüş yazısının ilk cümlesi şuydu: 2050 yılında Batı’nın nasıl kaybedildiğini anlatan kitabı okumak istemiyorum. Batı dünyası parçalanırsa kayıp kaçınılmaz olur; herkes kendi başına kalır, ‘benim Rus gazına ihtiyacım var’, ‘senin Çin pazarına ihtiyacın var’ demeye başlar” dedi.
Dimon, Çin’in küresel ticaretteki agresif üretim politikalarının da Avrupa sanayisini çöküşe sürüklediğini aktardı.
Dimon, “Bugün Almanya’ya giderseniz düzgün bir savunma sanayi altyapısına sahip olmadıklarını görürsünüz, oysa otomobiller, takım tezgahları ve gelişmiş ekipmanlarla kurdukları reel sanayi temelleri olağanüstüydü. Ticaretle uğraşıyorsanız tesislerinizde bu ekipmanlardan çokça vardır. Şimdi o sanayi Çinlilerin doğrudan saldırısı altında, ürünleri gayet kaliteli ve Almanlar kaybedecek” şeklinde konuştu.
“Rus askerinin ön cephedeki ortalama ömrü 28 dakika”
Ukrayna topraklarındaki çatışmaların boyutuna ve Rusya’nın askeri kayıplarına değinen Dimon, savaşın acımasız tablosunun Birinci ve İkinci Dünya Savaşı dönemlerini aratmadığını kaydetti.
Dimon, “Ukrayna yaklaşık beş yıl önce devasa bir Rus ordusu tarafından işgal edildiğinde hiçbir şey değişmedi denemez. Bu durum insanlara dünyanın ne kadar tehlikeli bir yer olduğunu hatırlatmalıydı. Barışın hemen yanı başımızda olduğu ve herkesin silahsızlanacağı beklentisi tamamen gerçek dışıydı, hiçbir zaman da doğru olmadı; insanlar sadece sahte bir güvenlik hissine kapıldı. Şimdi 500 bin ölü var ve bana aktarıldığına göre ön cepheye sürülen bir Rus askerinin ortalama ömrü 28 dakika” değerlendirmesinde bulundu.
Çatışmanın küresel boyut kazandığını belirten Dimon, nükleer şantaj ve kurulan ittifaklar hakkında konuştu.
Dimon, “Savaşın yıkıcılığına baktığınızda Birinci ve İkinci Dünya Savaşı manzaralarını görüyorsunuz. Karşımızdaki lider bir aşamada nükleer silah tehdidinde bulundu; üstelik İran ve Kuzey Kore tarafından destekleniyor. Çin bu desteğe yardım ve yataklık ettiği sürece önümüzdeki dönem çetin geçecek” dedi.
“Yılanın başına gitmeliydik, nükleer silah en büyük tehlikedir”
Ortadoğu’daki gerilimler ve nükleer silahların yayılması tehdidine değinen Dimon, nükleer silahlanmanın insanlık için nihai bir felaket anlamına geleceğini söyledi.
Dimon, “Batı dünyası olarak vekil güçlerin saldırısına uğradık ve biz de gidip vekile saldırdık; belki de doğrudan yılanın başına gitmeliydik. Onların nükleer silah edinmesi insanlığın başına gelebilecek en kötü şeydir; o takdirde torunlarınız hayatta dahi kalamayabilir. Nükleer silahların yayılması gezegen üzerinde hayal edebileceğiniz tüm felaketlerden çok daha tehlikelidir” ifadelerini kullandı.
Dimon, küresel barışın Amerikan askeri ve ticari ittifakları sayesinde ayakta kaldığını belirtti.
Dimon, “Amerika’nın askeri ittifaklarını düşünün; NATO ile birlikte 40’a yakın müttefikimiz var. Avustralya, Filipinler, Güney Kore ve daha birçok ülke bu yapının içinde yer alıyor. Dünyayı bir arada tutan ve Amerikan Barışı dönemini kuran işte bu ittifaklardır. Amerika büyük hatalar yaptı ancak bunlar asla başkalarının petrolünü ya da altınını ele geçirmek gibi bencil çıkarlarla yapılmadı. NATO’dan ayrılmadık, müttefiklerimizi bu konuda biraz zorlasak da ittifaklarımızı koruyoruz” dedi.
“Kendi gücümüzü kötüye kullandığımızda dolardan kaçış başlar”
Amerikan dolarının küresel rezerv para statüsünün sürdürülebilirliğine ilişkin tartışmaları yanıtlayan Dimon, bu durumun doğrudan askeri ve ekonomik üstünlüğe bağlı olduğunu açıkladı.
Dimon, “Bu mesele doğrudan iki faktörle bağlantılıdır: Dünyanın en güçlü ordusuna ve en güçlü ekonomisine sahip olduğumuz sürece tartışmasız rezerv para birimi biz oluruz. Size bir dolar verdiğimde ve biz onun değerini koruduğumuzda, o parayla istediğinizi yapabilirsiniz; şirket kurabilir, şirket satın alabilir, her şeyi kontrol edebilirsiniz. Başka ülkelere gittiğinizde ise canınızın istediğini yapamazsınız, yatırım için izin almanız gerekir” diye konuştu.
Dimon, küresel sermaye hareketleri ve rezerv politikasında son dönemde yaşanan gelişmeleri örneklendirdi.
Dimon, “Ortadoğu’da ve Avrupa’da bulunduğum bir ülkede yetkililer New York’taki kasalardan altınlarını çekip kendi ülkelerine taşıdıklarını söylediler. Onlara, ‘Gerçekten mi? 400 mil yakınınızda gelip altınınızı alabilecek üç farklı ordu varken mi bunu yapıyorsunuz?’ dedim. Gerçek dünya budur. ‘Amerika’ya kızdım, altınımı orada bırakmayacağım’ yaklaşımı güvenlik gerçeğini kavramamaktan kaynaklanıyor. O altın Atlas Okyanusu, Pasifik Okyanusu, Amerikan ordusu ve hukuk devleti ilkesiyle korunuyor” dedi.
Ekonomik gücün kötüye kullanılmaması gerektiğini vurgulayan Dimon, şu ifadeleri kullandı:
“Dünyanın en üstün askeri ve ekonomik gücü olmaktan çıkarsak rezerv para statümüz geriler. Dünya parçalanır; biz yine en iyi ekonomilerden biri olarak kalabiliriz ancak eski durumdan çok farklı bir tablo ortaya çıkar. Amerika parasal yaptırımları ve ekonomik gücünü kötüye kullandığında birçok aktör işlerini dolarla yürütmek istemediğini belirtiyor; onların yerinde olsaydım ben de aynısını yapardım. Gücümüzü doğru şekilde kullanmak zorundayız.”
“Devlet harcamaları eroin gibidir, kârları geçici besler”
Küresel ekonomideki belirsizlikleri, devasa bütçe açıklarını ve para politikalarını değerlendiren Dimon, hükümetlerin kontrolsüz borçlanmasının enflasyonist baskıyı kalıcı hale getirdiğini kaydetti.
Dimon, “Dünyanın bugüne kadar gördüğü en büyük küresel bütçe açıklarını veriyoruz ve bunu işlerin iyi gittiği dönemde yapıyoruz. Amerika için de Avrupa’nın geneli, Çin ve gelişmekte olan ülkeler için de bu durum geçerli. 2020 yılından bu yana 12 trilyon dolar borçlandık ve harcadık; parasal genişleme adımları ise 8 trilyon dolara ulaştı. Hükümetlerin borcunun milli gelire oranı ortalama yüzde 100 seviyesinde bulunuyor” dedi.
Kamu harcamalarının şirketler üzerinde yarattığı yanılsamaya işaret eden Dimon, değerlendirmesini şu sözlerle derinleştirdi:
“Devlet harcamaları enflasyonisttir ve herkese kendini harika hissettiren inanılmaz bir etki yaratır. Şirket kârlarını besleyen bir eroin gibidir. İlave kamu harcamaları ile şirket kârları arasında doğrudan bir korelasyon vardır. Hükümetler 1 trilyon dolar harcadığında bu para piyasaya akar; takım tezgahlarına, hamburgerlere, yüzme havuzlarına, konutlara gider. Çok para kazandığımız için hepimiz kendimizi iyi hissederiz ancak bu durum sahtedir çünkü enflasyon yaratır.”
“Yüzde 8 faiz ve yüzde 40 borsa düşüşüne hazırlıklıyız”
JPMorgan Chase olarak ekonomik tahminlerle kumar oynamadıklarını vurgulayan Dimon, her türlü olumsuz finansal senaryoya karşı dirençli bir bilanço yönettiklerini söyledi.
Dimon, “Biz tahmin yürütmeyiz. Düşük faize, yüksek faize, hisse senedi fiyatlarının yüzde 40 düşmesine, kredi marjlarının açılmasına, tahvil faizlerinin yüzde 8’e ve yüksek getirili tahvillerin yüzde 15’e çıkmasına göre hazırlık yaparız. Kurumu bu senaryoların tamamını kaldırabilecek güçte tutuyoruz; amacımız hem iyi hem kötü günde müşterilerimize kesintisiz hizmet vermektir” dedi.
Yüksek borçla çalışan şirketlere yönelik risk uyarısında bulunan Dimon, finansal disiplinin hayati önem taşıdığını belirtti.
Dimon, “Borçlu bir yapınız varsa 10 yıllık vadede yüzde 7 faizle borçlanmak zorunda kalabilirsiniz ve kredi marjları 400-500 baz puan yükselebilir. Bu tablo çok sayıda şirketi iflasa sürükler ve bu gayet olası bir ihtimaldir. İnsanlar bunu söylediğimde yüzüme sanki şeytanmışım gibi bakıyor. Oysa iktisat tarihini okuyun; piyasalar her zaman dalgalanır. 1972’deki zirvenin ardından 1974’te yüzde 45 düşüş yaşandı; 1980 zirvesinden sonra 1982’de yine benzer kayıplar görüldü. Şirket yönetirken bu gerçeklere hazırlıklı olmak zorundasınız” ifadelerini kullandı.
“Simpson-Bowles anlaşması yapılsaydı ülke için zafer olurdu”
ABD’nin yıllık 2 trilyon doları bulan borç artışına dikkat çeken Dimon, bütçe açığının krize girmeden çözülmesi için Kongre bünyesinde gerçek bir uzlaşma komisyonu kurulması gerektiğini dile getirdi.
Dimon, geçmişteki mali müzakereleri hatırlatarak şunları söyledi:
“Kongre’nin gerçek bir komisyon kurmasını ve bu sorunu çözeceğini ilan etmesini dilerdim. Simpson-Bowles Komisyonu ile bu çözüme çok yaklaşmışlardı ve o anlaşma mutlaka imzalanmalıydı. Masadaki taraflardan biri olsaydım elde edebileceğim en iyi uzlaşmayı kabul ederdim; bu ABD için büyük bir zafer olurdu. Ancak Barack Obama ile Paul Ryan 10 yıllık vadede 800 milyar dolarlık bir fark yüzünden anlamsız bir tartışmaya girdiler.”
Siyasi uzlaşma sağlanamadığı takdirde piyasa dinamiklerinin devreye gireceğini belirten Dimon, tahvil piyasasında dalgalanma beklediğini kaydetti.
Dimon, “Sorun bu yöntemle çözülemezse tahvil piyasasında sert dalgalanmalar yaşanacak. İnsanlar paniğe kapılacak, faizler hızla tırmanacak, kredi marjları açılacak ve tahvil piyasası muhafızları geri dönerek siyasetçileri adım atmaya mecbur bırakacak. İnsanlar enflasyondan korktukları için Hazine tahvili tutmak istemeyecek ve faizler fırlayacak. Bu senaryonun gerçekleşmeyeceğini söyleyemem ancak kurum olarak buna tümüyle hazırız” dedi.
“Yapay zeka bir tsunami gibi geliyor, durduramazsınız”
Teknolojik dönüşümün boyutlarına değinen Dimon, yapay zekanın basit bir yenilik dalgası olmadığını, sanayi devrimi ölçeğinde devasa bir kırılma yarattığını ifade etti.
Dimon, “Yapay zeka kesinlikle sanayi devrimine eşdeğer bir gelişmedir, hatta kıyaslanamaz bile; çünkü çok hızlı ilerliyor. Elektrik, buhar makinesi ve otomobillerin yaygınlaşması yıllar aldı. Akıllı telefonların icadı dahi uzun bir zaman gerektirdi. Yapay zeka ise beş hafta önce hayal dahi edilemeyen işleri bugün başarıyor. Adeta tüm sistemi etkisi altına alan bir tsunami gibi ilerliyor ve bunu durdurmanın imkanı yok” dedi.
Yapay zekanın insan hayatını dönüştürecek olumlu potansiyelini aktaran Dimon, gelecek nesillerin yaşam standardına dair öngörülerini paylaştı.
Dimon, “Gelecek 10-15 yıl içinde kanser dahil birçok hastalığın tedavisinde çığır açacak; uçak motorlarından yeni kompozit malzemelere kadar her alanda devrim yapacak. Yılda 45 bin kişinin öldüğü ve 150 bin kişinin yaralandığı trafik kazaları yüzde 80 oranında azalabilir. Bundan 30 yıl sonraki nesil muhtemelen haftada üç buçuk ya da dört gün çalışacak, kişi başına 300 bin dolar gelir elde edecek ve harika bir yaşam sürecek” şeklinde konuştu.
“Kritik altyapılarda siber güvenlik açığı sıfır koruma düzeyinde”
Teknolojinin barındırdığı karanlık yönlere ve siber güvenlik açıklarına işaret eden Dimon, birçok sektörün saldırılara karşı tamamen savunmasız durumda olduğunu dile getirdi.
Dimon, “JPMorgan bünyesinde 7 bin uygulama kullanıyoruz ve siber güvenliğe devasa bütçeler ayırıyoruz. Dünyanın en iyi korunan kurumlarından biriyiz ancak tamamen korumasız sektörler var. Su şebekeleri sıfır korumaya sahip, bazı kamu kurumları sıfır düzeyinde, kimi hastaneler tamamen korumasız. Dolayısıyla devlet destekli aktörlere, teröristlere ve organize suç şebekelerine karşı olağanüstü açıklar barındırıyorlar” uyarısını yaptı.
Siber savunmanın yalnızca kamu eliyle yürütülemeyeceğini kaydeden Dimon, özel sektör iş birliğinin zorunlu olduğunu vurguladı.
Dimon, “Devlet bu risklerin farkında ancak tek başına tüm bu endüstrileri koruyamaz, sektörler kendi savunmalarını kendileri inşa etmek zorunda. United Airlines Üst Yöneticisi Scott Kirby ile birlikte Kritik Altyapı İttifakı bünyesinde çalışıyoruz; 20 temel sektörü aşamalı olarak güvenli hale getirmeyi hedefliyoruz. Çin dahi bu konuda ortak bir kaygı taşıyor çünkü bu yapay zeka ajanları kontrolsüz şekilde herkese karşı kullanılabilir” ifadelerini kullandı.
“Şirketi güvenlik görevlilerinin sırtından büyütemeyiz”
Yöneticilik felsefesi ve kurum kültürü hakkında konuşan Dimon, çalışan haklarına ve kurum içi adalete verdiği önemi geçmişte yaşadığı somut bir olayla aktardı.
Dimon, “JPMorgan’a ilk geldiğim dönemde New York’taki temizlik ve güvenlik personelinin taşerona devredildiğini öğrendim. Bir sendika lideri yanıma gelip yapılanın haksızlık olduğunu söyledi. İncelediğimde aynı personelin aynı binada aynı maaşla çalıştırıldığını ancak sağlık ve emeklilik haklarının yarı yarıya tırpanlandığını gördüm; şirket bu yolla 75 bin dolar tasarruf etmişti. Bu kararı alan üst düzey yöneticinin yanına gidip ‘Bunu bir daha yaparsan seni kovarım; harika bir şirketi güvenlik görevlilerinin ve temizlikçilerin sırtından inşa edemeyiz’ dedim ve herkesi derhal şirket bordrosuna geri aldırdım” şeklinde konuştu.
Toplumdaki gelir adaletsizliğine ve terk edilmiş kesimlerin sorunlarına da değinen Dimon, orta sınıf söylemlerinin gerçeği yansıtmadığını ancak en alttaki kesimin durumunun vahim olduğunu belirtti.
Dimon, “Orta sınıfın küçüldüğü veya yoksullaştığı iddiası doğru değil. Ancak toplumun en alttaki yüzde 20 veya 25’lik kesimi son 30 yıldır yerinde sayıyor. Gelirleri artmadı, sağlık güvenceleri yok, mahallelerinde suç kol geziyor ve okulları son derece yetersiz. Hem Demokratları hem Cumhuriyetçileri suçluyorum çünkü iki tarafın politikaları da sonuç vermedi. Bu insanları geride bırakıp zenginlerin daha da zenginleşmesini izlemelerine izin veremeyiz; bu meseleyi çözmek iş dünyasının da asli görevidir” dedi.