Söyleşi
“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”
Geçtiğimiz yıllarda Yordam Kitap’tan yayımlanan ‘Uzlaşmaz Marx’ eseriyle tanıdığımız Alman filozof Michael Quante ile kitabından hareketle, Almanya’nın içinde bulunduğu krizleri ve kargaşa içindeki dünyayı anlamak için felsefenin sunabileceği imkanları konuştuk.
Michael Quante, doktorasını Hegel felsefesi üzerine Münster Westfälische Wilhelms-Universität’te tamamlamıştır. Aynı üniversitenin felsefe bölümünde öğretim üyeliği yapmakta; Centrum für Bioethik (Biyoetik Merkezi) başkanlığı ve Centre for Advanced Studies in Bioethics (İleri Biyoetik Çalışmaları Merkezi) üyeliği görevlerini yürütmektedir. Quante ayrıca Ethical Theory and Moral Practice ve Hegel Studien dergilerinde editörlük görevi üstlenmiştir. Quante’nin özellikle Alman idealizmi (Hegel ve Marx), eylem teorisi, etik ve biyomedikal etik alanlarında çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.
Ferhan Bayır: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz! İnsanlar, kapitalizmin dünyanın sonunu getireceğini düşünürken, kapitalizmin sonunu düşünemiyor. Kitlelerin bilinçaltındaki politik endişe neden politik bir bilince çıkamıyor?
Michael Quante:
Benim teşhisim biraz farklı. Bence şu anda demokrasinin, Batılı demokratik toplumların derin bir krizini yaşıyoruz ve Aydınlanma’nın aşınmasına tanıklık ediyoruz. Karşı-Aydınlanma çağındayız. Bunun milliyetçilikle, kimlik politikalarıyla ve kültürel antagonizmalarla ilgisi var. Ancak kapitalizm bu gerici akımlarla da gayet iyi yaşayabiliyor; çünkü büyük finansal kaynaklar üzerinden, insanlara hizmet etmeyen, aksine şirketlerin ve küçük grupların çıkarına işleyen kâr mekanizmaları bundan etkilenmiyor. Bu kapitalizmin krizi değil; özgürlükçü toplumsal düzenin krizidir. Kapitalizmin işleyebilmek için özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur. Kapitalizmin şu anda zayıfladığına inanmıyorum. Bence kapitalizm bugün dünya çapında çirkin yüzünü gösteriyor.
F.B.: Diğer taraftan 2008 krizinden bugüne, Marx bu denli güncel tartışmaların merkezindeyken kapitalizme alternatif sistemlerin konuşulmamasını nasıl yorumluyorsunuz? Sürekli Marx’ın tartışıldığı ama ütopyasız çağda yaşamak paradoks değil mi?
Quante:
Marx, krizler sayesinde güncel bir düşünür olarak keşfedildi ya da yeniden keşfedildi. Ancak bugün eksik olan şey, Marx’ın kapitalizm eleştirisi temelinde politik olarak örgütlenen, büyük ve birleşik bir siyasal hareketin varlığıdır. Yani entelektüel düzeyde bir ilgi ve Marx’ın yaşamaya devam ettiği izole politik gruplar var. Ama toplumsal ya da dünya ölçeğinde politik olarak harekete geçme fikri yok.
Buna bir de yeni medyanın yarattığı giderek daha karmaşık iletişim ve enformasyon ağları ekleniyor. Bu durum, tartışmaların küçük, kapalı baloncuklar içinde, kendi yankı odalarında sürüp gitmesine yol açıyor. Bu tartışmalar, insanların temel sorunlar ve çatışmalar konusunda küresel bir bilinç geliştirmesini sağlamıyor. Buna eşlik eden milliyetçi dönüşle birlikte, bu süreçlerden etkilenen insanlar birbirlerine karşı konumlandırılıyor; kendilerini büyük bir hareketin parçası olarak örgütlemeyi başaramıyorlar.
Marx’ın entelektüel güncelliği, toplumun belirli kesimleri için görünür durumda. Marx’tan alıntı yapmayı seven çok; ama onu gerçekten okuyan az. Adeta bir kilise babası gibi. Ancak toplumsal süreçleri, felsefi-politik bir dünya görüşü aracılığıyla örgütleme ve bir araya getirme fikri artık işlemiyor.
“Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar”
F.B.: Kitabınız, Marksist felsefeyi Hegelci gelenek içinde eleştirel ve aynı zamanda antropolojik bir yaklaşım olarak yeniden kurma girişimi şeklinde tanımlanıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da çok sayıda düşünür Marx ile Hegel’i yeniden bir araya getirmeye çalıştı. Sizin Hegel ile Marx arasındaki ilişkiye dair yorumunuz, daha önceki yaklaşımlardan hangi yönleriyle ayrılıyor?
Quante:
Benim yapmaya çalıştığım şey, Batı Marksizmi geleneği içinde yer alıyor. Bu doğru. Benim yaklaşımımın tutarlı biçimde ileri taşıdığı nokta ise, felsefi antropoloji geleneğini çok güçlü bir şekilde merkeze almak. Marx’ın erken dönem insan anlayışını, kapitalizm eleştirisiyle bir araya getirmek ve ayrıca çağdaş sistematik felsefeden bazı teorem ve düşünce kalıplarını da bu çerçeveye dahil etmek. Sanırım daha önce var olmayan kombinasyon tam da bu.
Analitik Marksizm vardı; orada Hegel geleneği hiçbir rol oynamıyordu. Erken dönem yazılara ilgi duyan Hegelci Marksizm vardı. Daha çok geç dönem Marx’la ilgilenen yapısalcılık vardı. Bir de Ortodoks Marksist düşüncede sözde bilimsel dünya görüşü vardı. Ben ise bütün bu geleneklerin en iyi yanlarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Burada peşinde olduğum iki farklı amaç var.
Birincisi gerçekten Marx’ı daha iyi anlamak; burada ben bir Marx araştırmacısıyım. İkincisi ise Marx’ın felsefesinin araçlarıyla bugünü daha iyi anlamak. Bunlar tamamen farklı iki hedef. Bu kitapta ikisini de sunuyorum. Marx üzerine yazdığım başka kitaplarda daha çok Marx araştırmacısı olarak çalışıyorum. Ama bu kitapta söylemek istediğim şey şu: Bu düşünürü dikkatle inceleyin; dünyayı daha iyi anlamak için ondan çok şey öğrenilebiliriz.
Her zaman şunu söylüyorum: Marx’ta hazır çözüm reçeteleri bulamazsınız; onları kendiniz geliştirmek zorundasınız. Marx bir kilise babası değil, eleştirel bir filozoftur.
F.B.: Marx ne zaman tartışmaların merkezi figürü olsa aynı zamanda Hegel’e olan ilgilinin de artmasını nasıl yorumlamak gerekir? Marx’ın fikirlerinin derinleştirmek için Hegel kaçınılmaz bir uğrak mı? Yoksa Althusser’in dediği gibi, Marx’ın radikalliğini ehlileştirmek için mi Hegel’e dönüş yapılmaktadır?
Quante:
Bunlar iki farklı soru. İlk olarak şunu söyleyeyim: Ben aynı zamanda bir Hegel araştırmacısıyım ve Hegel konusunda da Marx’ta olduğu gibi paralel bir yol izliyorum. Bir yandan Hegel araştırmacısı olarak, geleneksel Hegel yorumlarından farklı bazı yeni yönler içeren bir yorum geliştiriyorum. Öte yandan Hegelci kavramları sistematik tartışmalarda kullanıyor ve Hegel’in de birlikte düşünülebilecek, çalışılabilecek bir düşünür olduğunu söylüyorum. Yani benim için bunlar, hem araştırdığım hem de kendi felsefemi yapmak için kavramsal araçlar kullandığım iki temel referans düşünür.
Diğer soru ise Hegel ile Marx arasındaki ilişki. Marksizm-Leninizm’de Hegel bir öncü figür olarak görülür ve Hegel’i fazla öne çıkarırsanız resmî Marx yorumundan sapmış olursunuz. Ortodoks Hegel araştırmalarında ise Marx, Hegel’in temel felsefi kavrayışlarını yanlış yorumlayan biri olarak değerlendirilir. Her iki yaklaşımda da Hegel ile Marx birbirine karşıt kutuplar halinde konumlandırılır. Ama bu ikna edici değil, çünkü Marx’ın düşüncesinde çok güçlü Hegelci unsurlar bulunuyor. Aralarındaki ilişki çok daha karmaşık.
Bununla birlikte aralarında temel farklar da var. En önemli farklardan biri şu: Hegel, burjuva toplumunu — dolayısıyla kapitalizmi de — toplumsal açıdan akılcı bir düzenin içine entegre etmeye inanıyordu. Marx ise bunun ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu. Burada çok derin bir ayrım söz konusu. Politik açıdan bakıldığında bu, sosyal piyasa ekonomisi ile sol sosyalist fikirler arasındaki farka karşılık geliyor. Yani bu iki filozof aslında iki farklı toplumsal modelin adı haline geliyor.
Bir diğer mesele de politik aktivizmle ilgili. Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Yani taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar. Bu yüzden sol içinde her zaman iki farklı projeyi temsil ettiler; hatta bazen “sol” ile “sol olmayan” arasında bir ayrımı, yani burjuva toplum teorisi ile sol toplum teorisi arasındaki karşıtlığı simgelediler. Ama artık bu tıkanıklıklardan çıkmak gerekiyor.
Bugünün akıllı bir sol siyaseti ne yalnızca Marx’tan ne de yalnızca Hegel’den türetilebilir. Bunlar sadece ilham kaynaklarıdır. Sorumlu bir politika geliştirebilmek için başka düşünürlere, başka bilim alanlarına ve başka yönelimlere de ihtiyacımız var. Sol içindeki bütün bu tartışmalar, büyük düşünürlerin mirası üzerinden yürüyen ve sonu gelmeyen bir kavga haline geliyor. Oysa birlikte politik eylem içinde dayanışma kurmak yerine, bu durum sayısız fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bence artık bundan vazgeçmek ve şu soruyu sormak gerekiyor: Felsefenin hangi argümanlarıyla iyi, toplumsal açıdan normatif olarak makul bir politika örgütleyebiliriz?
“Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil”
F.B.: Kitabınızda çarpıcı bir yorumda bulunuyorsunuz “Marx’ın ekonomi politik eleştirisi, bir adalet teorisi değildir”. Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz?
Quante:
Evet, bu Hegel ve Marx’ta ve genel olarak solda, sosyal demokrasi ile sosyalist tasarımlar arasındaki ayrımla çok yakından bağlantılı. Marx, 1875’te SPD’nin ilk parti programını okumuş ve onu eleştirmiştir. Sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiride, kapitalizmdeki adalet sorununu yalnızca servetin dağılımı meselesi olarak gördüklerini, dolayısıyla çözümü de yalnızca yeniden dağıtımda aradıklarını söyler. Marx’a göre bu, yeterince derin bir analiz değildir. Kapitalizmin asıl sorunu, insanın yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma hem kapitalist zengini hem de yoksulu aynı ölçüde etkiler. O, mevcut toplumsal düzen içinde bir yeniden dağıtım değil, toplumsal düzenin kendisinin dönüşmesini ister.
Böylece Hegel ve Marx üzerinden okunabilecek şey, Marksizm içinde yeniden ortaya çıkar. Analitik Marksist gelenekte, John Rawls’un da etkisiyle Marx’ın kapitalizm eleştirisini bir adalet teorisi olarak yeniden kurma fikri vardır. Ancak bu, Marx düşüncesinin antropolojik ve Hegel eleştirisi boyutları göz ardı edilmedikçe ciddi biçimde savunulamaz.
Çünkü Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil. Zengin ile fakirin arasında farklı bir yeniden dağıtım fikrine karşı çıkmazdı; ama bunun sadece bir semptom olduğunu söylerdi. Kapitalizm içinde herkes eşit olsa bile yabancılaşma devam eder. Marx’ın sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiri de, bu radikal antropolojik ütopyayı gözden kaçırmalarıdır.
F.B.: Sayısız adaletsizliklerin olduğu dönemde yaşıyoruz. Derin ekonomik eşitsizliğin neden olduğu bölüşüm adaletsizliği, diğer tarafta köklü anayasal geleneğe sahip ülkelerde dahi temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı hukuksal adaletsizlikler dönemindeyiz. En çok adalet teorisine ihtiyacımız varken, Marx’ın bu konuda bize nasıl yardımcı olabilir?
Quante:
Marx elbette adalet sorularına da yardımcı olabilir; çünkü politik ekonomi eleştirisi, sermayenin neden biriktiğini, neden tekelleştiğini ve sermayenin özel mülkiyeti nedeniyle politik müdahalenin neden artık işlevini yitirdiğini açıklar. Çünkü gerçek iktidar artık siyasi kurumlarda değildir. Bunların hepsi Marx’ın analiziyle yeniden kurulabilir.
Ancak Marx’ın başka bir boyutu daha vardır: Kapitalist dünya düzeni doğayı tahrip eder ve insanın kendi yaşamını anlamlı bir bütün olarak kavrayabilmesini engeller. Doğanın tahribi adeta “yeşil Marx”tır; bu, ekolojik sorundur. Bu artık sadece dağıtım adaletiyle ilgili değildir, aynı zamanda kaynakların doğaya zarar vermeden kullanılmasıyla ilgilidir.
Anlam sorunu ise yabancılaşma teorisidir. Burada şunu da söylemek gerekir: Daha önce kimlik politikaları, ezoterik eğilimler, yeniden yükselen milliyetçi ve dini dünya yorumlarından bahsettik. Bunlar bir eksikliğin semptomlarıdır; çünkü insanların gündelik toplumsal yaşam pratiklerinde hayatlarını anlamlı ve başarılı bir şekilde kavrayabilmeleri artık zorlaşmıştır.
Bu ise yalnızca maddi kaynaklarla ilgili bir mesele değildir. Yaşam kalitesi araştırmalarına bakarsanız, insanın hayatını “başarılı” ya da “anlamlı” görmesi zenginlikle doğrudan ilişkili değildir. Burada çok daha derin antropolojik sorular devreye girer. Marx’ta bunları başka yerlerde öğrenmek mümkündür ve bunlar dağıtım ve dağıtımın optimizasyonunun çok ötesine geçer. Sonuçta mesele, insanın kendi hayatıyla ve doğayla nasıl bir ilişki kurmak istediği ve “iyi bir yaşamı” hangi kategoriler içinde tanımladığıdır.
F.B.: Öyleyse, bazı düşünürlerin Marx’ın etik felsefesinin olmadığı görüşüne katılmıyorsunuz. Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ahlaki boyutunu nasıl yorumluyorsunuz?
Quante:
Öncelikle şu var: Marx’ın yaşadığı dönemde Avrupa’da yükselen burjuva toplumunu eleştiren, oldukça heterojen bir akım bulunur. Bu akım kapitalizmi ahlaki kavramlarla eleştiriyordu. Marx bu yaklaşımı çeşitli nedenlerle ikna edici bulmaz. Ona göre kapitalizme yönelik eleştiri, normatif yorumlar üzerinden değil, ekonomik yapıların analizi üzerinden kurulmalıdır. Ünlü on birinci tezin anlamı da budur: “Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir.”
Bununla birlikte Marx’ın ekonomi analizi üzerinden geliştirdiği kapitalizm eleştirisi örtük bir etik boyut da içerir. Yani bu eleştiri aslında etik bir yönelim taşır. Marx, kapitalizmi salt ekonomik terimlerle eleştirilebileceğini düşünmez; onun için ekonomik eleştiri nihayetinde şu soruya dayanır: İnsanlar bu kurumlar içinde iyi ve anlamlı bir yaşam sürebilir mi, süremez mi? Bu ise ekonomik değil, etik bir sorudur. Fakat Marx bunu başlangıç noktası olarak değil, ekonomik eleştirisinin örtük yönlendirici ilkesi olarak kullanır.
Hegel’le birlikte Marx, dönemin ahlak felsefesinin (özellikle Kant ve Fichte’nin) keskin bir eleştirmenidir. Kendisi Hegel üzerinden Aristotelesçi etik geleneğe daha yakındır. Bu, ödev ve adalet etiği değil, iyi yaşam etiğidir. Bu nedenle, yönelim değişimi ortaya çıkar. Marx bu anlamda Hegel gibi, Kantçı özerklik fikri ile Aristotelesçi polis fikrinin bir sentezini oluşturur.
Bu yüzden ben “ahlaki Marx”tan ziyade “etik Marx” demeyi tercih ediyorum; çünkü Hegel’de ve Marx’ta ahlak eleştirisi oldukça serttir. Burada “ahlak” ile kastedilen şey, Kantçı ve Fichteci anlamda, biçimsel, a priori, deneyimden bağımsız ve antropolojik olmayan iyi niyet anlayışıdır.
Bu ise ayrı bir konu.
FB: Bu tartışmanın diğer bir ayağı ise güncel siyasete uzanıyor. Son elli yılda sol partilerin politik ahlakı göz ardı ettiğine ve birçok özgürlük konusunu aşırı sağa bıraktığına dair yorumlar için ne söylersiniz? Özellikle pandemi döneminde sol partilerin daha çok devletin kısıtlamalarını talep ederken, sağ partilerin bireysel özgürlük adına bu uygulamalara itiraz etmesini nasıl yorumlarsınız?
Quante:
Şimdi sizin en başta yaptığınız bir yoruma geri dönerek konuşuyorum. Ben burada Marx’ın felsefesini anlatıyorum, Marksist felsefeyi değil. Konferanslarda sık kullandığım bir slogan var: “Marx’ı Marksizm’in moloz yığınından kurtarmak gerekir.” Çünkü Engels’ten itibaren Marx’ın düşüncesi belirli bir çizgide tek yönlü hale getirilmiştir.
Marksizm içinde de farklı kollar oluşur. Bunlardan biri, “artık felsefe yapmıyoruz, bilim yapıyoruz; ahlak vaaz etmiyoruz, ekonomik yasaları açıklıyoruz” diyen çizgidir. Buna göre bunu yapmayan kişi Marksist değildir, küçük burjuva entelektüelidir. Böyle bir yaklaşım, ahlaki ve etik tartışmaları reddeder ve yalnızca ekonomik çıkarlar üzerine konuşmayı yeterli görür. Bu Marx değildir, Marksizm-Leninizm içinde yer alan belirli bir pozitivist çizgidir.
Bunun yanında Troçkist ve Luxemburgcu gelenek vardır; bu çizgi kendiliğinden kitle örgütlenmesine dayanır, yani oldukça anarşizan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık Bolşevik gelenek, merkezi ve devlet temelli planlı politik müdahaleyi esas alır. Bu nedenle bazı sol gruplar devleti siyasal etkinin tek güçlü aracı olarak görürken, anarşist sol devletin bir burjuva tahakküm aygıtı olduğunu savunur. Böylece solda “devlet yanlıları” ve “devlet karşıtları” şeklinde bir ayrım oluşur.
Sol partiler anlamlı yaşam sorusunu ne kadar az gündeme getirirse, o kadar büyük bir boşluk oluşur. Bu boşluğu din, milliyetçilik ve çeşitli ezoterik akımlar doldurarak insanlara gündelik hayatta eksik olan anlam teklifleri sunar. Bu noktada solun geniş bir eğitim ve kültür politikası üretmesi gerekir.
Sık kullandığım bir başka sloganı da söyleyeyim: “Heimat (yurt/aidiyet) kavramını sağa bırakmamalıyız.” Çünkü biz Marksist iktisatçılar olarak bu tür konular hakkında konuşmuyoruz. Bu büyük bir kültürel-politik hatadır. Gramsci veya Walter Benjamin gibi yazarlar bunu anlamıştı. Ancak klasik sol, kendi içindeki fraksiyonlara bölünmüş durumda ve her biri küçük parçalar üzerinden birbirleriyle mücadele ediyor.
Engels’ten itibaren Marksizm’de siyasi ideal çoğu zaman yukarıdan aşağıya işleyen otoriter bir modele dönüşmüştür. Bu da Marx’ın bir filozof olduğu düşüncesiyle uyumlu değildir.
“Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık”
F.B.: Kitabınızın başında merkez kapitalist ülkelerin sorunlarını artık çevre ülkelere ihraç edemediğinden bahsediyorsunuz. Bugün Almanya da derin ekonomik ve sosyal kriz içinde. Almanya nasıl bir yol izleyecek? Bu sorunlarını nasıl çözebilir?
Quante:
Almanya’da şu anda yaşanan şey, ciddi bir krizdir; hatta iki dünya savaşı arası döneme benzer, demokratik kriz söz konusudur. Büyük belirsizlikler var. Jeopolitik güç dengeleri değişiyor. Pek çok insanın siyasi kurumlara güveni yok. Yönünü kaybetmiş, kaygı içinde olan insanlar var.
Sosyal düşüş endişelerine ve genel huzursuzluğa insanlar çoğunlukla evrensel sol değerlerle değil, dışlayıcı milliyetçi tepki verirler. Asıl sorun budur. Almanya ekonomik olarak, toplum olarak sorunlar yaşıyor, ancak bu dünya çapında ilk 5 ekonomi içinde yer alan bir ülkenin sorunudur; yani bir çöküş senaryosu değildir. Asıl mesele küresel Güney’le karşılaştırmayı yapabilmektir.
Buradaki temel sorun, Almanya’daki insanların demokratik kurumlara ve açık toplum değerlerine artık sahip çıkmamalarıdır. Bunları savunulması gereken değerler olarak değil, kolayca riske atılabilecek şeyler olarak görmeye başlamışlardır. Ayrıca Almanya’da ciddi bir gelir eşitsizliği vardır; ancak çoğu insanın yaşam standardı, küresel Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek kabul edilebilir.
Bu nedenle Almanya’daki kriz aslında ekonomik bir çöküş değil, demokrasiyle özdeşleşmenin zayıflaması ve “eski iyi günler”e dönüş umududur. İnsanlar kendilerini değiştirmeden her şeyin yeniden iyi olabileceğine inanmak isterler. Bu ise irrasyoneldir.
Buna ek olarak elbette ekolojik sorunlar vardır; fakat bunlar ulusal değil, küresel sorunlardır. Almanya’ya özgü bir durum değildir. Almanya’nın özel bir özelliği de jeopolitik olarak askeri ittifaklar meselesini ciddiye almak zorunda olmasıdır. Benim kuşağım bunun göz ardı edilebileceğini düşünüyordu; ancak artık bunun acı bir şekilde yeniden tartışılması gerekiyor.
Birçok insan belirsizlik içinde hızlı ve basit cevaplar arıyor. Oysa şu soruyu ciddiyetle düşünmek gerekiyor: saldırganlara karşı kendimizi savunmak istiyor muyuz? Avrupa ise Avrupa’da yaşanabilecek yaşam biçimini korumak istiyorsa kendini savunup savunmayacağını düşünmek zorundadır.
Almanya’nın savaş sonrası toplumu, NATO’nun korumasıyla bu meseleleri düşünmesine gerek olmadığını sanmış ve kendini pasifist bir toplum gibi görmüştür. Bu artık sürdürülebilir değildir.
İç toplumsal düzlemde ise çatışmaların çözülmesi gerekir: gelir dağılımı ve adalet sorunları vardır. Ancak bunlar sınıf savaşı değildir; bu tür metaforlar yanlıştır. Öte yandan bunların tamamı yalnızca ulus-devlet düzeyinde çözülemez. Avrupa’da sosyal politikalar ulusal düzeyde kalmaktadır ve bu tamamen yanlış bir ölçek meselesidir. Avrupa çapında sosyal politikaya ihtiyaç vardır. Aynı şekilde uluslararası adalet ve sağlık politikaları gereklidir.
Dünya şu anda çok daha agresif ve sorunlu bir hale gelmiştir. Bu nedenle Alman toplumu bir yönsüzlük içindedir. Uzun süre geçerli olan anlatılar—sosyal devlet, emek-sermaye uzlaşması, “bir daha asla Alman topraklarından savaş çıkmayacak”, ihracata dayalı ve açık toplum modeli—şu anda çökmektedir. Bu da insanları şu soruyla baş başa bırakıyor: Yaşamaya değer değerler nelerdir?
Bu soruya net cevaplar yok ve insanlar sağın verdiği basit cevaplara yöneliyor; bu cevaplar insanlık dışıdır, ancak karmaşık düşünmeyen insanlar için çekicidir. Bu çekiciliğin nedeni şudur: “Hiçbir şeyi değiştirmene gerek yok, her şeyi eski haline getirebiliriz” vaadi. Ama “eski zamanlar” iyi değildi. Bu bir romantizmdir.
F.B.: Bazı tarihçi ve düşünür, Almanya’nın uzun süredir belirsizlikler içinde kendisini arayan ve kimliğini bulmaya çalışan bir ülke olarak tarif ediyor. Alman filozofu olarak, siz Almanya’yı nasıl tanımlıyorsunuz?
Quante:
Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık. Bu, benim kuşağımın—45’ten sonra doğan ve benden biraz daha büyük olan insanların—biyografik kimliğinin derin bir parçasıdır: Almanya bir daha asla böyle bir şey yapmamalı ve asla o kadar güçlü olmamalı ki yeniden saldırganlaşmasın.
Aynı zamanda NATO, “ekonomik mucize” sayesinde, kanlı savaşları küresel Güney’de gerçekleşti ve bizzat Amerikalılar tarafından yürütüldü. Özellikle ekolojik krizler, finans krizleri ve benzeri süreçlerle birlikte 2000’lerden itibaren büyük göç hareketleri yaşandı.
Bu göçler şunu ifade ediyor: Küresel Güney’de hiçbir şansı olmayan gruplar, botlarla Avrupa’ya geliyor ve burada sistemleri zorluyor, bir tür rahatsızlık yaratıyor. 2015’te bu durum Almanya’da büyük bir yardımseverlik dalgası doğurdu; ancak üç yıl sonra bu tutum değişti.
Daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Biz çok uzun süre, başkalarının bizim için “rahatsız edici” sorunları çözdüğü ve bizim de “ahlaken her şeyi doğru yapan demokratlar” olduğumuz yanılsaması içinde yaşadık. Şimdi ise demokrasinin son derece kırılgan bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Demokrasi parlamentoda değil, eğitim süreçlerinde başlar; anaokulundan itibaren başlar.
Bu yüzden ben hep şunu söylüyorum: Marx bugün yaşasaydı proletaryaya seslenmeden önce anaokullarına ve okullara giderdi. Çünkü biz gençleri yaşamlarının ilk on yılında kaybediyoruz. Onlara doğru tutumları kazandıramıyoruz. Bu, Marx’ın kapitalizm eleştirisinde değil, onun felsefi antropolojisinde bulunur.
F.B.: Alain Badiou, AB’yi eleştirdiği bir konuşmasında, “Şahsi olarak uzun süredir Fransa ile Almanya’nın birleşmesinin taraftarıyım… Tek bir ülke, tek bir federal devlet, iki egemen dil. Pekâlâ mümkün bu…böylece felsefe hakikaten Fransız-Alman felsefesi olacak ve belki de en ihtişamlı dönemini yaşayacaktır” diyor. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı yoksa nostaljik bir özlem mi?
Quante:
20 yıl önce dokuz meslektaşımla birlikte disiplinler arası bir kitap yazdık. Bu kitapta Avrupa’nın yalnızca serbest dolaşım piyasası olmaktan çıkıp bir Avrupa refah devleti kurması gerektiğini savunduk. Şunu söyledik, Avrupa’da ortak bir sosyal devlet ve Avrupa düzeyinde sosyal kurumlar olmadan, bir süre sonra Avrupa ulusal egoizmler yüzünden dağılır.
Jürgen Habermas ile de aynı fikirdeyim: Eğer özgürlükçü bir yaşam sürmek istiyorsak, Avrupa’nın federal parçalara dönüşmesi gerekir; Avrupa Parlamentosu’nda yalnızca ulusal egoizmler temelinde stratejik ittifaklar kuran yapılarla yetinemeyiz. Ulusal egemenlik, Avrupa düzeyine devredilmelidir.
Burada asıl soru şudur: Avrupa hangi değerleri ve normları temsil ediyor? Bu hiç de açık değildir, hatta oldukça belirsizdir. Ortak bir değer konsensüsü yoktur. Ortada sadece ortak bir düşman vardır. Bu da problemdir. Ve şimdi birden fazla “düşmanımız” var: Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu durum büyük bir yönsüzlük ve aşağı doğru düşme korkusu yaratır. İnsanlar bu durumda daha agresif hale gelir. Sorun budur.
Buna karşı tek çözüm eğitim ve aydınlanmadır.
F.B.: Son olarak güncel konuyla ilgili bir soru daha. Kitabınızda Marx’ın temel kavramı olarak yabancılaşmanın altınız çiziyorsunuz. Kapitalist mübadele ilişkisinin neden olduğu yabancılaşmayı aşmak için Marx’ın insani tanınma (anerkennung) kavramını gündeme getiriyorsunuz. Bugünkü yapay zeka teknolojisi karşısında insani tanınma mücadelesi daha da zorlaştı mı? Yoksa yabancılaşmayı aşabilecek yeni imkanlar da sunmakta mı?
Quante:
Şu anda “yapay zekâ” diye bir şey yok. Sadece çok karmaşık hesaplama programları var; bunlar zeki değildir.
Her büyük teknoloji bazı potansiyeller taşır ve bunların kontrol edilmesi gerekir. Teknoloji hiçbir zaman tamamen nötr değildir; içinde riskler barındırır ve ayrıca hem insanın özgürleşmesi hem de baskı altına alınması için kullanılabilir. Bu, teknolojinin dış kullanım boyutudur.
Bence yapay zekânın mevcut imkânlarını küçümsememek gerekir, ama onu bir “şeytan” haline de getirmemek gerekir. Bu felsefi olarak yanlıştır. Ayrıca şu soru önemlidir: Bu tür küresel ağ bağlantılı bilgi teknolojilerinin üretim araçları özel mülkiyette mi olmalı, yoksa toplumsal denetim altında mı?
Bu oldukça Marxçı bir sorudur. Eğer küresel ölçekte ağ bağlantılı bilgi teknolojilerimiz varsa, bunlar teknokratların ya da “otistik” uzmanların elinde değil, kamusal egemenlik altında olmalıdır.
Teknoloji bazı amaçlar için faydalıdır; bizi yüklerden kurtarır. Ama yanlış kullanılırsa çok tehlikeli olabilir. Bu durum bir çekiç için bile geçerlidir; yani basit bir araç için de aynıdır. Her şey onun nasıl kullanıldığına bağlıdır.