Görüş

Kavramlar

Yayınlanma

Bizim kuşağın genç entelektüel öğrencilerinin zihni benzerlerine göre hâlâ görece aydınlık, görece berrak çalışır. Tabii aradan geçen bunca yılda iğdiş olması da mümkün, nihayetinde (o benzersiz, koca koca ciltleri özetleyen sözü hatırlamalı): “İnsanların varlığını onların bilinci belirlemez; tersine, onların sosyal varlığı, onların bilincini belirler.” Ama gençlikte öğrenilen pek çok şeyin hayat boyunca aklın bir köşesinde mukaddes bir emanet gibi kaldığı da aynı ölçüde doğru.

Çok basit bir nedeni var bunun: o genç entelektüeller zihinsel maceralarının başında mutlaka felsefe okudular ve bundan kendilerince sonuçlar çıkardılar. Bu maceranın ilk kitabı, genellikle, Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ydi. Bugün geriye dönüp sayfalarını tekrar karıştırdığımda pek çok açıdan mekanik, hatta yüzeysel buluyorum onu. Ama gene de gece vakti fırtınalı bir denizde yönünü bulmaya çalışırken uzaklardaki deniz fenerinin solgun ışığını andırıyor: tabiatın, toplumun ve insan zihninin diyalektik gelişimine ilk ışığı o tutmuştu.

Yüzeydeki pürüzlerini, eskimişliğini, mekanik köşeliliğini çıkarın, atın (gereksiz şeyler bunlar); ama şunun altını ömrü billah silinmeyecek kadar kalın çizdi: tabiat, toplum ve zihin diyalektik bir gelişim süreci içerisinde ilerler. Bu diyalektiğin en temel ilkeleri şunlardır:

Bir: her şey kendi karşıtını ruşeym halinde kendi içinde taşır.

İki: nicel birikim nitel dönüşüme yol açar.

Özellikle bu ikincisi, kendi tedrisatını az çok benzer bir şekilde kendi yapmış olan bizim kuşağın kavramlara olan saplantılı tutkusunun, onları doğru ve yerli yerince kullanmak için duyduğu obsesif hırsın kaynağıdır. Çünkü her kavram bir nitel durumun ifadesidir. Herhangi bir nesnel olgu “A”, bir diğer nesnel olgu “B” ise eğer, “A” ve “B” kavramları bu iki nesnel olgu arasında nitelik farkı olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla her kavram bir başka kavramla nitel olarak da farklı anlam taşır ve taşımalıdır, aksi takdirde kavramsal değeri olmaz.

Bu durum her toplumda ve toplumların en rafine ilişkiler ağı anlamına gelen siyasette de tamamen geçerlidir. Demokrasi, otokrasi, monarşi, meşruti monarşi gibi kavramlar her defasında bir diğerinden kökten farklı olan bir takım yapısal ilişkileri gösterir. Azıcık demokrasi olmaz, demokrasinin biçimleri olur. Otokrasi otokrasidir, ancak özgül tarihi şartlarda özgül toplumlarda özgül sınıf ilişkileriyle özgül biçimler kazanır. Faşizm belirsiz bir şiddet eşiği değildir, ama büyük sermayenin bir grubunun veya bir dizi hizbinin oluşturduğu koalisyonun (klasik faşizmlerde genellikle mali sermayenin, günümüzde mali sermayeyle birlikte bilişim sermayesinin de) kanunla sınırlandırılmayan, her türlü şiddet aracını engelsiz kullanabileceği şoven, dinci, saldırgan, yayılmacı, çoğu zaman diğer sermaye gruplarını da baskı altına alan diktatörlüğüdür. Faşizm parlamenter olabilir veya olmayabilir; monarşik rejimlerde burjuva demokrasisi olabilir veya olmayabilir; otokrasi otokrat hanedanı üzerine kurulabileceği gibi seçilmiş de olabilir; ama bu biçimsel özellikler özsel niteliklerin önüne geçmez. Öte yandan otoriteryanizm, totalitarizm, tek adam diktatörlüğü gibi kavramlar bu nitel anlam netliğinden yoksundur, dolayısıyla bilimsel değerleri son derece sınırlıdır.

Her hukuk düzeni belli bir sınıflı toplumun düzenidir ve toplumdaki sınıf ilişkileri değiştikçe hukuk düzeni de değişir. Bütün bir insanlık tarihi boyunca evrensel hukuk yoktur. Temel bir takım ilkeleri vazeden her hukuk sistemi sınıflı toplumların belli bir formasyonuna ilişkindir ve vazedilen ilkeler ancak bu formasyonun hakim olduğu tarihi dönem boyunca evrenseldir. Bu toplumda özgür yurttaş olarak kadının kendi bedeni üzerinde hakkı da evrensel bir ilkedir, ama “kadının beyanı esastır” “ilkesi”, burjuva toplumun tarihi boyunca bütün kadınları değil sadece bu tarihin bazı kesitlerinde, bazı toplumlarda ve bazı kadınları ilgilendirir; dolayısıyla evrensel değildir. Bu formasyon üzerinde kurulu toplumlarda burjuva hukukun temel ilkelerin evrensellik niteliğinin kaybı çok daha geniş kapsamlı bir milli krizin yansımasıdır. Sözgelimi konut dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği, düşünce hürriyeti, özel mülkiyetin kutsallığı vb. burjuva toplumunun evrensel ilkeleridir ve bu evrensel ilkelerin birinin veya bir grubunun ortadan kalkışı, burjuva toplumun kriz görüngülerinden biridir.

Otoriter ile otoriter olmayan arasındaki nitelik farkı nedir? Totaliter ile totaliter olmayan arasındaki nitelik farkı nedir? Bu fark sadece kavramı kullananın keyfiyetine bağlıdır. Oysa bir kavram nesnel durumun gerçek bir soyutlamasını ifade etmiyor, bunun yerine tıpkı az pilav az kuru gibi nicel birtakım farklılıklara işaret ediyorsa bilimsel olarak pek az değer taşır.

Bu tür kavramlar bilinçli olarak bulanık, belirsizdir ve bu tamamen siyasi bir tutumdur. İtalya başbakanı Mussolini hayranı bir faşisttir ama şimdi en çok “merkez sağ” sayılıyor. Fransa’nın başındaki Rothschild bankeri, narsist ve müptela bir hödük olmasından başka apaçık kanun, içtihat, kural tanımaz bir despottur da; ama kimse onun “otoriteryen” olduğunu söylemez. Avrupa Birliği, Komisyon’un yetkilerine bakılırsa Roma tribünlerini bile kıskandıracak kadar totaliter bir yapıdır; biçimsel demokrasinin varlığı, bu ülkelerde yüksek refah seviyesinin neden olduğu sınıf dengelerinden başka iki yüz yıldır devam edegelen sosyal mücadelelerin atalet kuvvetinden de kaynaklanır. Ama AB’nin totaliterliğinden hiç kimse söz etmez. Oysa, daha Avrupa anayasası tartışmaları sırasında birliğin bu antidemokratik niteliğinin belirginleştiğini unutsak bile (balık hafızalı toplumların siyasi temsilcileri de öyledir), Rusya çatışmasıyla birlikte artık gizlenemez, dahası gizlemeye gerek bile duyulmaz hale gelmiştir.

Başka deyişle bu kavramlar tamamen “ideolojik” saiklerle (yani hakikati bilinçlerde başaşağı çevirmek amacıyla) ve “öteki” için üretilmiştir; buradaki “öteki” ise siyasi mücadelenin keyfiyetiyle tanımlanır.

İçlerinden birine bakalım bunların. Liberal siyaset teorisinin amentüsüne göre totalitarizm denen şey “devletin toplumsal ve bireysel yaşamın tüm alanlarını kapsamlı ve merkezi bir şekilde kontrol ettiği, siyasi, iktisadi, kültürel ve bireysel alanlarda tek bir ideolojinin egemen olduğu yönetim biçimidir”. Başka deyişle totalitarizm, bireysel özgürlük alanlarının siyasi hürriyetlerin sınırlandırılmasına tabi kılınması, yani bireyin alanının daraltılmasını ve hatta yok edilmesini ima eder; zaten bu da bütün bireyler üzerinde total bir kontrol demektir.

Kavram Sovyetler Birliği için üretilmiştir. Ancak bir kısmıyla benim kendi çalışmalarım sırasında karşılaştığım, okumak zorunda kaldığım pek çok belge, özellikle de bazı CIA raporları tamamen başka bir şey söyler. Örneğin liberal ve quasi-liberal teoride Stalin dönemi totalitarizmin kristalize olduğu dönem sayılır. Oysa NEP döneminden ilk sanayileşme dalgasının sonuna kadar, yani en azından 1922-1932 arası, sadece Sovyetler Birliği’nin değil öncesi ve sonrası da dahil Rusya’nın en demokratik dönemidir; dünyanın her yerinde, her birinde muhtelif ve kimi zaman tamamen zıt nedenlerle ortaya çıkmış bir dönem olan 1932-1946 “totaliter” aralığından sonra 1946-1956 arasında bireysel özgürlük alanlarının genişlemesi devam etmiştir. 28 Nisan 1954 tarihli, saha operatiflerinden gelen, Sovyetler Birliği’nde eğitim sistemiyle ilgili bir CIA raporu, üniversitelerde kadın ve erkek öğrenciler arasındaki ilişkilerde serbestlikten, anadilde eğitim imkanlarının sınırsız oluşundan ve hatta din eğitiminden, meslek seçimindeki serbestlikten neredeyse hayranlıkla söz eder. Aynı CIA raporları “stilyagi” denilen batı hayranlığının Stalin döneminde, 1949 sonlarından itibaren ortaya çıktığını vurgular, ancak bunlara karşı kovuşturma yoluna gidilmediğini ve hatta kendi haline bırakıldığını vurgular; 1954’ten sonra ise doğrudan doğruya siyasi, hukuki ve sosyal baskı aygıtları kullanılmaya başlanır. Parti ve hükümet organlarının dışında kalan ideolojik kontrol (ve baskı) aygıtları Stalin döneminde çoğunlukla kolektif şekilde işletilmiştir, örneğin edebiyat eserleri yayınlandıktan sonra Yazarlar Birliği tarafından yerden yere vurulur; bir sonraki “liberal” döneme ise bizatihi Hruşçov’un bilimkurguyla ilgili, modern sanatlarla ilgili hödüklüğü damgasını vurur.

Rusya’da bireysel özgürlük alanları ne zaman daraltıldıysa siyasi sistem açısından yıkıcı olan sosyal hareketlenmeler doğmuştur. Hruşçov dönemi genel olarak böyledir; 1970’lerin başından itibaren Brejnev dönemi böyledir ve Gorbaçov dönemi de böyledir. Burada çarpıcı olan, en liberallerin bireysel özgürlükleri daraltmaya en çok teşne olmasıdır. Mesela alkolizmin kendisi de sosyal sorunlarla tetiklenmiştir her zaman; ama içki yasağı bu sorunları her defasında daha da derinleştirmiş ve iktidara karşı siyasi muhalefetin güçlenmesine neden olmuştur. Rusya’da iktidarın siyasi açıdan en yekpare ve güçlü olduğu dönemler her defasında bireysel özgürlük alanlarının en geniş olduğu dönemlerdir. Dolayısıyla, totalitarizm teorisinin belki de en az uyduğu ülke Sovyetler Birliği ve Rusya’dır. Buna karşılık bütün siyasi, kültürel ve ideolojik alanın “total” bir şekilde baskı altına alındığı, her tür farklı sesin boğulduğu ve marjinalize edildiği günümüz Avrupası bu kavramın deney alanını andırır.

Demek ki bu tür kavramların tam bir kavramsal anlamsızlığından söz edilemez; gerçekten de kimi yerlerde “otoriteryan”, “totaliteryan”, vb. eğilimler ortaya çıkabilir. Başka deyişle bu tür kavramlar büsbütün saçma değil sadece yanlıştır — bunlar bilinçli, ideolojik yanlışlardır ama öyle olduğu için gene de kavramdır. Ne var ki büsbütün anlamsız kavramlar da vardır.

“Kürtler”, “Türkler”, “Ermeniler”, “Fransızlar” vb. etnik kimliklerin adı olarak değil siyasi mücadelenin tarafı olarak tanımlanıyorsa, belirsizlik şöyle dursun, büsbütün anlamsızdır. Siyaset ve toplumda “Kürtler”, “Türkler”, “Ermeniler”, “Fransızlar” vb. yoktur; devletler, halklar, sınıflar, örgütler vardır. Diyelim ki Hmong hareketi diye bir şey olmaz, bu tanımı gereği saçmalıktır. Hmong milli hareketi, Hmong milliyetçi hareketi, Hmong burjuvazisi, Hmong milleti vb. doğru veya yanlış kavramlar olabilir, ancak bunlar gene de kavramdır. Kürt hareketi, Türk hareketi vb. ise sadece siyasi ezberlerdir ve bütün siyasi ezberlerde olduğu gibi siyasi-ideolojik hegemonyanın varlığına işaret eder, bu saçmalıkları kullanma sıklığı hegemonyanın gücünü gösterir ve tehlikesi de orada yatar.

Bana öyle geliyor ki liberalizmin sosyal düşünceye en büyük zararı belki de bu biricik bilimsel yaklaşımı bütünüyle iğfal etmiş olması ve bugün özellikle siyaset bilimciler denilen tayfa arasında bu yaklaşımın artık bütünüyle unutulmuş olmasıdır.

Çok Okunanlar

Exit mobile version