Görüş
Kigali-Kinşasa Kıskacında Uvira: Geri Adım mı, Taktiksel Manevra mı?
Güney Kivu’nun stratejik düğümü Uvira’da son günlerde yaşananlar, Afrika’nın Büyük Göller Bölgesi’ndeki klasik savaş tiyatrosunun en güncel perdesini oluşturuyor. Ajanslara düşen “M23/Alliance Fleuve Congo (AFC) güçleri Uvira’dan çekiliyor” başlığı, ilk bakışta diplomatik bir zaferin müjdecisi gibi algılanabilir. Ancak sahaya, o tozlu yollara ve tedirgin bekleyişin hâkim olduğu sokaklara indiğimizde karşılaştığımız manzara, haber bültenlerindeki netlikten oldukça uzak. Uvira, Tanganyika Gölü’nün kıyısında, Burundi sınırına yaslanmış konumuyla alelade bir yerleşim yeri olmaktan çok öte; bölgenin siyasi ve askeri nabzının attığı, ticaretin ve kaçakçılığın, umudun ve korkunun kesiştiği bir kavşak noktasıdır.
M23 liderliğinin “iyi niyet göstergesi” olarak sunduğu bu geri çekilme hamlesi, yerel kaynaklardan gelen çelişkili bilgilerle birleştiğinde bambaşka bir hikâye anlatıyor. Şehir sakinlerinin bir kısmı isyancıların gerçekten mevzi terk ettiğini söylerken diğerleri üniformaların değiştiğini ancak yüzlerin ve silahların tanıdık kaldığını fısıldıyor. Bu belirsizlik hali, Doğu Kongo’daki çatışmaların değişmez kuralını bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Bu coğrafyada savaş, çoğu zaman sahadaki somut mevziden çok, uluslararası kamuoyuna sunulan anlatı üzerinden kazanılmaktadır. Çekilme, bazen ilerlemenin en sinsi yoludur. Uvira ’da şu an yaşanan, silahların susmasından ziyade, silahların gölgesinde oynanan bir algı yönetimi satrancıdır. Kimin çekildiği, kimin yer değiştirdiği ya da boşalan bir şehrin o tekinsiz boşluğunun yeni aktörleri çağırıp çağırmayacağı soruları ise diplomatik metinlerin dünyasında yanıtsız kalıyor.
Diplomatik Maske, Askeri Hesap
Uvira’nın jeopolitik ağırlığını anlamadan, sahadaki bu hareketliliği çözümlemek imkansızdır. Burundi sınırına bu denli yakın olması, şehri olası bir bölgesel kıvılcımın merkez üssü haline getiriyor. M23 ve müttefiki AFC’nin buradaki varlığı veya yokluğu, basit bir askeri konuşlanma meselesi olarak görülemez. Bu hamleyi Washington öncülüğünde yürütülen ve son haftalarda ivme kazanan ateşkes görüşmelerine verilmiş bir “selam” olarak okumak mümkün. Ancak madalyonun diğer yüzünde, askeri mantığın soğuk gerçekleri yatıyor. İsyancı gruplar, uluslararası baskının zirve yaptığı anlarda, savunulması zor veya lojistik maliyeti yüksek noktalardan “jest” adı altında çekilerek güçlerini daha stratejik hatlara kaydırma taktiğini sıkça uygularlar. Uvira’daki bu hareketlilik, masada el yükseltmek isteyen tarafın, sahada gereksiz ağırlıklardan kurtulma çabası olarak da okunabilir.
Buradaki temel yanılgı, diplomatik masada atılan imzaların sahadaki namluları otomatik bir mekanizmayla susturacağına inanmaktır. Barış metni imzalanınca savaş durur mu, yoksa savaş kendi kurallarıyla barış metnini yeniden mi yazar? Washington’ın arabuluculuğu, tarafları bir çerçeve metinde buluşturabilir. Lakin Kongo’nun doğusundaki parçalı askeri yapı, merkezi komuta zincirlerinin dışında kendi ekonomisini ve kendi hukukunu yaratmıştır. İki liderin el sıkışması, ormanın derinliklerindeki bir milis komutanının kazanç kapısını kapatmaya yetmeyebilir. Taraf olmayan, masada oturmayan silahlı bir aktörü hizaya sokacak mekanizmanın eksikliği, Uvira hamlesinin stratejik bir geri çekilmeden çok, diplomatik baskıyı hafifletip askeri tahkimatı başka bir hatta yoğunlaştırma planının parçası olduğu izlenimini güçlendiriyor.
Kigali-Kinşasa Hattı: Güvenlik mi, İhlal mi?
Bu taktiksel hamlelerin zemininde, çatışmanın omurgasını oluşturan Rwanda ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti (KDC) arasındaki gerilim, basit bir sınır anlaşmazlığının ötesinde derin tarihsel kökleri olan bir güvenlik ikilemidir. Kinşasa yönetimi, M23’ü Rwanda’nın bir vekil gücü olarak tanımlayıp Kigali’yi ülkesinin kaynaklarını yağmalamak ve egemenliğini ihlal etmekle suçlarken, argümanlarını uluslararası raporlara ve sahadaki mühimmat izlerine dayandırıyor. Bu söylem, KDC içinde milliyetçi bir refleks uyandırarak Felix Tshisekedi yönetimine iç politikada bir konsolidasyon alanı açmaktadır. Kinşasa için M23, bir iç isyan değil, dışarıdan gelen bir işgalin Truva atıdır.
Öte yandan Kigali penceresinden bakıldığında manzara, “varoluşsal bir tehdit” üzerinden kurgulanmaktadır. Rwanda yönetimi, 1994 soykırımının faillerinin bakiyesi olan FDLR’in KDC ordusuyla işbirliği yaptığını ve sınır güvenliğini tehdit ettiğini savunmaktadır. Kigali’ye göre sınırın ötesindeki askeri operasyonlar yayılmacılık değil, meşru müdafaanın sonucudur.
Burada okuyucuyu bekleyen tehlike, bu iki anlatıdan birine körü körüne saplanmaktır. Oysa gerçek, bu iki meşruiyet iddiasının çarpıştığı ve birbirini beslediği gri alandadır. Taraflar, kendi askeri hamlelerini karşı tarafın “saldırganlığı” üzerinden meşrulaştırırken, bölge halkı bu retorik savaşının ortasında sıkışıp kalmaktadır. Bir ülke sınırının ötesindeki tehdidi gerekçe gösterdiğinde uluslararası hukuktaki sınır kavramının anlamı bulanıklaşmakta, meşruiyet sahadaki askeri başarıyla mı yoksa masadaki siyasal kapasiteyle mi inşa edilir sorusu havada kalmaktadır.
MONUSCO: Çözümü Değil, Zamanı Yönetmek
Tüm bu denklem içinde uluslararası toplumun hamlesi ise BM Güvenlik Konseyi’nin, Kongo’daki barış gücü misyonu MONUSCO’nun görev süresini bir yıl daha, yani 20 Aralık 2026’ya kadar uzatmasıyla geldi. Bu karar, kâğıt üzerinde uluslararası toplumun KDC’yi terk etmediğinin bir nişanesi. Ancak sahada, yaklaşık 11.500 personeliyle devasa bir bütçeye ve lojistiğe sahip bu misyon, Kongolular nezdinde “varlığı hissedilen ama etkisi görülmeyen” hantal bir yapıya dönüşmüş durumdadır. Yıllardır süren çatışmalar, sivil katliamları ve yerinden edilmeler karşısında MONUSCO’nun çoğu zaman “izleyici” konumunda kalması veya olaylara müdahalede gecikmesi, misyonun meşruiyetini ciddi şekilde aşındırmıştır.
Bu mandat uzatımı esasında bir çözüm değil, çözümsüzlüğün yönetilmesidir. “Zaman satın alma” olarak nitelendirilebilecek bu hamle, hem Kinşasa yönetiminin “kademeli çekilme” talebini ötelemekte hem de sahadaki güvenlik boşluğunu dolduracak alternatif bir mekanizmanın tam kapasiteye ulaşmasına kadar bir tampon işlevi görmektedir. Fakat sorun şudur: Güvenlik Konseyi’nde alınan kararlar, Goma sokaklarındaki öfkeyi dindirmiyor. Halk, barış gücünü kendi güvenliğinin teminatı olarak değil, statükonun koruyucusu olarak kodlamış durumda. Bir barış gücü ne zaman gerçekten barışı korur ve ne zaman barışın gecikmesini yöneten bir bürokrasiye dönüşür? Mandat uzatmak, sahadaki siyasi iradeyi büyütmekten çok yerel aktörlerin zayıflığını görünmez kılıyor olabilir.
Kivu bölgesindeki kriz, artık KDC’nin bir iç sorunu olmaktan çıkmış, tüm Büyük Göller ve Doğu Afrika havzasını içine alan bölgesel bir kördüğüme dönüşmüştür. Çatışmaların şiddetlenmesiyle Burundi’ye ve diğer komşu ülkelere yönelen mülteci akını krizin insani boyutunu sınırların ötesine taşıyor. Uvira gibi sınır kentlerindeki her kıvılcım, Bujumbura’dan Kampala’ya kadar geniş bir hatta güvenlik bürokrasilerini alarma geçiriyor.
Luanda Süreci ve Nairobi Süreci gibi farklı arabuluculuk girişimlerinin varlığı, bölgenin sorunu sahiplendiğini gösterse de “çok başlılık” riskini de beraberinde getiriyor. Arabulucuların farklı ajandaları, bazen çözüm sürecini hızlandırmak yerine taraflara manevra alanı kazandıran bir diplomatik labirente dönüşebiliyor. Çözüm masası çoğaldıkça ve sandalye sayısı arttıkça çözümün yaklaştığını söylemek güç, aksine sorumluluk dağılıyor.
Yeni dönemde MONUSCO’nun rolünün, doğrudan çatışmaya girmekten ziyade, SAMIDRC (Güney Afrika Kalkınma Topluluğu Misyonu) gibi bölgesel güçlere lojistik ve istihbarat desteği sağlama, ateşkesi izleme ve barış görüşmelerine teknik altyapı sunma yönüne evrilmesi muhtemeldir. Ancak bölgesel aktörlerin sahaya daha fazla müdahil olması, sorunu “Afrikalılaştırmak” adına olumlu bir adım gibi görünse de her ülkenin KDC topraklarında kendi güvenliğini veya çıkarını önceleyen bir vekalet savaşına girişme riski krizi yatıştırmak yerine ölçek değiştirmesine neden olabilir.
Üç İhtimal, Tek Risk
Uvira’daki son gelişmeler ve MONUSCO’nun uzatılan görev süresi ışığında önümüzdeki süreçte olayların seyrine dair farklı patikalar belirmektedir. İyimser bir okumayla, Uvira’dan çekilme kararı, ABD öncülüğündeki diplomatik baskının bir sonucu olarak sınırlı ama somut bir güven artırıcı adıma dönüşebilir. M23’ün bıraktığı alanlara devlet otoritesi veya bölgesel güçler yerleşir, ateşkes kırılgan bir zemine oturur. Ancak sahadaki gerçekliğe daha yakın duran ihtimal, çekilmenin bir “yer değiştirme” manevrasına evrilmesidir. Uvira’dan çıkan güçler, cepheyi kuzeye, Masisi veya Rutshuru hattına kaydırarak baskıyı başka bir noktada yoğunlaştırır, şehirdeki boşluk tam dolmaz ve MONUSCO, mandatı uzatılmasına rağmen olaylara müdahalede yetersiz kaldığı için eleştiri oklarının hedefi olmaya devam eder.
En karanlık tablo ise bölgesel yayılma riskinin realize olmasıdır. Uvira hattındaki gerilim Burundi sınırını istikrarsızlaştırır, mülteci krizi ve sınır ötesi sıcak takipler yeni cepheler açar, diplomasi sahadaki hıza yetişemez.
Tüm bu olasılıkların kesiştiği ortak risk ise aşikardır: Sahadaki askeri hareketlilik, siyasi bir uzlaşı üretmediği müddetçe, BM Güvenlik Konseyi’nde alınan her uzatma kararı bir çözüm değil, “bir sonraki krizin” yakıtı olmaya adaydır. Uvira, bugün haritada bir şehir adı olmaktan çıkmış, uluslararası toplum ve bölgesel liderler için zorlu bir “sınav kâğıdı”na dönüşmüştür ve maalesef kâğıdı boş verip çıkma lüksü kimsede yoktur.
