Diplomasi
Körfez ülkeleri İran’a karşı Çin’den yardım bekliyor

Körfez ülkeleri, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’i açmak için İran üzerindeki iktisadi baskısını kullanması amacıyla Çin’e yöneliyor.
Reuters’a konuşan Körfez kaynakları, Çin’in daha büyük bir rol üstlenmesi yönündeki bu baskının artan bir hayal kırıklığından kaynaklandığını belirtiyor.
Üç bölgesel kaynağa göre, İran ve müttefiklerinin Hürmüz’ün yanı sıra Kızıldeniz’deki Bab el-Mandeb su yolunu da tehdit etmesi üzerine Körfez ülkeleri, savaşın Amerikan gücünün sınırlarını ortaya çıkardığının bilincinde olarak Pekin’den yardım istedi.
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, yeni bir ateşkes sağlanması amacıyla muhataplarıyla onlarca telefon görüşmesi ve toplantı gerçekleştirirken, özel elçi Zhai Jun da Körfez Arap başkentlerinin yanı sıra İran’da görüşmelerde bulundu.
Çin Dışişleri Bakanlığı, yorum talebine yanıt olarak, “Çin tüm taraflarla yakın iletişim halinde kalmış ve çatışmayı durdurmak ve barışı teşvik etmek için tutarlı bir şekilde çalışmıştır,” açıklamasını yaptı.
Çin’in hem Körfez bölgesinden gelen petrolün başlıca alıcısı hem de İran’ın en büyük ticaret ortağı olması, fırsatlar sunarken aynı zamanda hassasiyetler de yaratıyor.
Bir Körfez kaynağı, “Körfez ile Çin arasında büyük bir saygı var ve bunlar önemli ticaret ortakları; bu nedenle her türlü konu çok sakin bir şekilde gündeme getiriliyor,” dedi.
Kaynak, Körfez hükümetlerinin Pekin’in Tahran’ı nihai olarak müzakere yoluyla bir çözüme yönlendirmesini umduğunu belirterek, Çin’in genellikle yavaş ve temkinli hareket ettiğini ekledi.
Fakat bu hükümetler, uzun süren bir savaşın ABD üzerinde baskı oluşturarak Çin’in çıkarlarına da hizmet edebileceğinin farkındalar.
Pekin’in Orta Doğu politikası: “Çin’in sandığımız kadar etkili olmadığı ortaya çıktı”
Çin, 2022’deki Körfez-Çin zirvesinden bu yana Körfez İşbirliği Konseyi’ne üye altı ülkeyle (Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri) yakın ticaret ve yatırım bağları kurdu. Bu yıl Riyad’da bir başka zirve planlanıyor ama henüz kesinleşmedi.
Ne var ki Pekin, Tahran’ın deniz taşımacılığına yönelik tehditlerine açıkça karşı çıkmaktan kaçındı.
Bu da Çin’in Körfez’i ve ihracatını güvence altına almak için ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda şüpheleri artırdı.
İkinci bir Körfez kaynağı şunları söyledi:
“Çinliler daha fazla dahil olmaya, daha fazla yardımcı olmaya çalışıyor. Ama Çin’in sandığımız kadar etkili olmadığı ortaya çıktı; bunun irade eksikliğinden mi yoksa kapasite eksikliğinden mi kaynaklandığı tartışılabilir. Görünüşe göre Amerika sahneye girdiğinde, süper güç hesaplamaları her şeyin önüne geçiyor.”
Washington Enstitüsü’nde Çin uzmanı olan Henry Tugendhat, Reuters’a verdiği demeçte, Pekin’in en önemli önceliğinin, açıkça herhangi bir tarafın yanında yer alarak diplomatik bir krize yol açmak yerine, bölge genelindeki ilişkileri korumak olduğunu söyledi.
Washington doğrudan müdahil olmaya başladığında, Pekin’in hesaplamaları Körfez’in ötesine geçerek Washington ile olan daha geniş bağlarını ve rekabetini de kapsar hale geldi.
Çin’in görüşmeleri hakkında doğrudan bilgi sahibi bir kaynak şunları söyledi:
“Körfez hükümetleri Çin teknolojisini, yatırımlarını ve insansız hava araçlarını satın alabilir, fakat satın alamayacakları şey, Washington’la olan ilişkilerinden bağımsız olarak işleyen Çin’in nüfuzu.”
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 24 Eylül’de Başkan Donald Trump ile görüşmek üzere ABD’ye gitmesi bekleniyor.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Xi’nin Orta Doğu’da barış ve istikrarı korumak ve teşvik etmek için dört maddelik bir öneri sunduğunu ve ayrıca bölgedeki ülkelerin kalkınma, güvenlik ve işbirliğini ilerletmek için destek vermeyi önerdiğini açıkladı.
Çin’in İran savaşındaki diplomatik çabalarında Pakistan’ın rolü
Çin, Ortadoğu diplomasisine girmek için derin ekonomik bağlarından yararlanarak, 2023 yılında Suudi Arabistan ile İran arasında sürpriz bir diplomatik yakınlaşma sağladı ama bu yakınlaşma şu anda sınanıyor.
Üç Pakistanlı kaynak geçen hafta Reuters’a, Pekin’in barış görüşmelerinin yeniden başlaması için Pakistan’ı Washington ile Tahran arasında arabuluculuk yapmaya zorladığını söyledi.
Çin Dışişleri Bakanlığı o dönemde, “Orta Doğu Körfez bölgesinde barış ve huzurun bir an önce yeniden tesis edilmesinde aktif bir rol oynamaya devam edeceğini” belirtti.
Konuyla ilgili bilgisi olan altı kaynak bu hafta, Yemen direnişinin Suudi limanlarına erişimi engelleme sözü vermesinin ardından, Çin’in tankerlerinin saldırıya uğramadan Kızıldeniz’in güneyinden geçebilmesini sağlamak amacıyla Husi hareketiyle doğrudan görüşmeler yürüttüğünü söyledi.
Washington Enstitüsünde araştırmacı Anna Borshchevskaya, Çin ile bağlantılı gemileri korumaya yardımcı olan dar kapsamlı ikili anlaşmaların, Çin’in diplomatik çabalarının şu ana kadar elde ettiği tek görünür sonuç olduğunu söyledi.
“Bunun ötesinde, Çin’in başka neyi başardığını ya da başarmaya istekli olduğunu görmek zor,” diyen Borshchevskaya, savaşın Çin’e çıkarlarını koruma imkânı verirken, enerji fiyatlarındaki artışlar nedeniyle ABD ve Avrupa liderleri üzerindeki seçmen baskısını artırdığını savundu.
Pekin yangına körükle gitmeyecek
Çin, İran’a uygulanan uluslararası yaptırımların bir sonucu olarak İran petrolünde sağlanan büyük indirimden faydalandı.
Yıllar boyunca, savaşın başlamasından bu yana açıkça askeri yardım sağlamasa da, çift kullanımlı bileşenler, çip ekipmanları ve uydu navigasyon sistemleri yoluyla İran’ın güvenliğine verdiği desteği artırdı.
İran savaşı patlak verdiğinden beri Pekin, İran’a yonga ekipmanları, istihbarat desteği veya savunma sistemleri sunduğuna dair medya haberlerini tutarlı bir şekilde yalanlayarak, Pekin’in tutumunun “açık ve net” olduğunu ve “asla yangına körükle gitmediğini” belirtti.
Analistlere göre, Pekin’in krize verdiği tepki, Doğu Asya’daki temel çıkarlarından uzak, bağlayıcı güvenlik taahhütlerinden kaçınmaya yönelik uzun soluklu bir stratejiyi yansıtıyor.
Pekin’in Körfez’de herhangi bir savunma taahhüdü yok
Analistler, ittifaklarını karşılıklı savunma yükümlülüklerine dayandıran ABD’nin aksine, Çin’in ticaret, yatırım ve silah satışları üzerine kurulu ortaklıkları tercih ettiğini ve daha yakın askeri katılımın yalnızca kendi yakın çevresiyle sınırlı kaldığını ekliyor.
Çin’in görüşmelerine ilişkin doğrudan bilgi sahibi olan kaynak, Pekin’in Husilerle olan iş ilişkisi temelli anlayışının, Çin bağlantılı gemileri büyük ölçüde tehlikeden uzak tuttuğunu fakat 2023-2024 yıllarında Husi’lerin gemilere düzenlediği saldırılar sırasında olduğu gibi, tüm saldırıları sona erdirme yönünde bir baskı yaratmadığını belirtti.
Kaynak, ABD’nin aksine Çin’in Körfez’de herhangi bir savunma taahhüdü bulunmadığını, bölgesel su yollarını korumak için askeri bir yetki sahibi olmadığını ve bu tür bir sorumluluğu üstlenmeye de pek istekli olmadığını belirtti.
Pekin, Çin’in Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için askeri güç kullanmaya hazır olmadığını ve diğer tarafların bunu yapabileceğine de inanmadığını açıklamıştı.
Bunun yerine, diplomasi ve diyalog çağrısında bulunmakta ve uluslararası deniz ticaret yollarının güvenliği ile serbest akışını savunuyor.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









