Dünya Basını
‘Körfez ülkeleri İsrail’i bölgeye davet etmenin bedelini ödemek zorunda kalacak’
Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerde tıkanıklığa yol açan dondurulmuş varlıklar krizine yönelik Katar’dan gelen yeni bir teklifin masada olduğunu söyledi.
Küresel ölçekte dünya düzenini geliştiren fikirleriyle 2010 yılında Grawemeyer Ödülü’ne layık görülen ve dış politika analitiği alanında önde gelen kurumlardan biri olan Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, ABD ile İran arasında perde arkasında yürütülen nükleer ve bölgesel müzakerelerdeki son durumu aktardı.
İran’ın dondurulmuş mali varlıklarının serbest bırakılması konusunun müzakerelerin önündeki en büyük engel olduğunu belirten Parsi, arabulucu rolü üstlenen Katar’ın bu krizi aşmak için yeni ve yaratıcı bir finansal teklif sunduğunu açıkladı.
İran tarafının yaklaşık 12 milyar dolarlık nakit varlığın derhal serbest bırakılması konusunda ısrarcı olduğunu ifade eden Parsi, sürece ilişkin şu bilgileri paylaştı:
“İran’ın dondurulmuş varlıklarının toplam miktarına baktığımızda 120 milyar dolar ile 150 milyar dolar arasında bir hacimden bahsediyoruz. Dolayısıyla şu an talep edilen miktar bunun oldukça küçük bir kısmını oluşturuyor. Bu miktarın yarısı olan 6 milyar dolarlık kısım, aslında 2022 yılında Joe Biden yönetimi döneminde iki ülke arasında zaten müzakere edilmiş ve üzerinde mutabık kalınmış bir tutardı. O dönem varılan anlaşmaya göre, bu para doğrudan İran’a verilmeyecek, Katar’daki bir bankaya aktarılacaktı. İran gıda veya ilaç satın almak istediğinde hazırladığı listeyi Katar’a sunacak, Katar bunu ABD’ye iletecek ve ABD’nin her bir kalemi onaylamasının ardından ödeme yapılacaktı. Ancak bu mutabakattan üç hafta sonra İran’da Mahsa Amini protestoları patlak verdi ve ABD yönetimi geri adım atarak bu fonları hiçbir zaman serbest bırakmadı.”
Katar’ın mevcut süreçte hem Washington’ın iç politika kaygılarını giderecek hem de Tahran’ın nakit ihtiyacını karşılayacak yeni bir formül geliştirdiğini aktaran Parsi, şu ifadeleri kullandı:
“Cumhuriyetçiler, Barack Obama döneminde nükleer anlaşmayı elde etmek için İran’ın fonlarının serbest bırakılmasını çok sert bir şekilde eleştirmişti. Biden yönetimi de şu an iç politikada benzer bir baskı altında kalmak ve İran’a peşinen taviz veriyormuş görüntüsü çizmek istemiyor. Temel gerçek şudur ki İran tarafından önemli nükleer tavizler gerektiren hiçbir anlaşma, İran’ın kendi parasını kendisine iade etmeden gerçekleştirilemez. Bu pratik olarak imkansızdır. Dolayısıyla bu fonların serbest bırakılmasına karşı çıkmak, aslında herhangi bir uzlaşmaya karşı çıkmak anlamına gelir. Katar’ın geliştirdiği son formüle göre, Katar doğrudan kendi kaynaklarından İran’a bir kredi sağlayacak, gelecekte ABD yaptırımları kaldırılıp İran’ın dondurulmuş varlıkları serbest bırakıldığında ise bu kaynaklar İran yerine doğrudan Katar’a aktarılarak kredi mahsup edilecek. Bu sayede ABD yönetimi iç kamuoyuna ‘Biz hiçbir İran varlığını serbest bırakmadık’ diyebilecek ve eleştirileri göğüsleyebilecektir.”
“Hürmüz Boğazı ve uranyumun seyreltilmesi konularında uzlaşı sağlandı”
Müzakere masasındaki diğer teknik pürüzlerin büyük ölçüde aşıldığını belirten Quincy Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, özellikle Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum stokları konusunda tarafların esneklik gösterdiğini ifade etti.
Hürmüz Boğazı konusunda İran ile Umman’ın ortak yönetim modeline Körfez İşbirliği Konseyi içindeki bazı ülkelerin destek verdiğini, ancak Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın bu duruma mesafeli durduğunu kaydeden Parsi, buna rağmen konunun müzakereleri tıkayan bir kriz olmaktan çıktığını söyledi.
Yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum konusundaki uzlaşmaya da değinen Parsi, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Uranyumun seyreltilmesi veya ülke dışına çıkarılması konusunda bir mekanizma kurulmuş durumda. Donald Trump döneminde ABD’nin pozisyonu, zenginleştirilmiş uranyumun tamamının ülke dışına sevk edilmesi yönündeydi ve yerinde seyreltme işlemine izin verilmiyordu. Gelinen noktada İran’ın bu stokların bir kısmını kendi tesislerinde seyrelteceği, bir kısmını ise sevk edeceği bir formül üzerinde uzlaşıldığı görülüyor. Her iki taraf da bu başlıkta gerekli esnekliği gösterdi. Şu an masadaki tek büyük düğüm finansal kaynakların serbest bırakılmasıdır ve eğer Katar’ın son önerisine Washington’dan olumlu bir yanıt gelirse, çok kısa sürede nihai bir mutabakat zaptı imzalanması beklenebilir.”
İran’ın ekonomik olarak ciddi sıkıntılar yaşadığını ve son dönemde ABD’nin deniz ablukasını sıkılaştırmasıyla ilaç ve gıda taşıyan kargo gemilerinin dahi engellendiğini belirten Parsi, “ABD yaptırımlarının ve ablukalarının İran üzerinde çok büyük bir ekonomik maliyeti var. Ancak ABD tarafı iki şeyi her zaman yanlış hesaplıyor: Bu maliyetlerin İran rejimini çok hızlı çökerteceğini düşünüyorlar ya da baskı arttığında İran’ın geri adım atacağına inanıyorlar. Oysa tarihsel olarak İran her baskı karşısında gerilimi daha da tırmandırarak yanıt vermiştir. Nitekim son günlerde Körfez’de yaşanan askeri tırmanma ve ardından gelen karşılıklı geri adım bunun en somut örneğidir” dedi.
“Lübnan’daki İsrail varlığına göz yuman bir ateşkes planı sürdürülebilir değildir”
Müzakerelerin önündeki en büyük bölgesel riskin Lübnan sahası olduğunu vurgulayan Parsi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Lübnan üzerinden süreci sabote etme potansiyeline sahip olduğunu belirtti.
Lübnan topraklarındaki İsrail işgalinin sınırlandırılması veya tamamen sonlandırılması konusunun Tahran için müzakere edilemez bir aşama olduğunu ifade eden Parsi, şöyle konuştu:
“Lübnan’da İsrail’in işgal ettiği topraklardan tamamen çekilmesi İran için son derece açık ve kesin bir kırmızı çizgidir. İran’ın bu konudaki pozisyonundan geri adım atacağını kesinlikle düşünmüyorum. Müzakereler sırasında Donald Trump’ın İsrail tarafına çok net bir mesaj ilettiğini ve yakın zamanda bir anlaşmaya varmak üzere olduğunu belirterek, Lübnan’da bu süreci sabote edecek herhangi bir askeri tırmanmaya tolerans göstermeyeceğini bildirdiğini biliyoruz. Ancak ortada halen çok büyük belirsizlikler var. Eğer Lübnan hükümetinin de kabul etmek zorunda kaldığı aşamalı plan uygulanırsa, ilk aşamada bir ateşkes ilan edilecek, ikinci aşamada ise Hizbullah Litani Nehri’nin kuzeyine çekilirken İsrail de güney Lübnan’dan çekilecektir. Ne var ki biz bu tarz aşamalı planları daha önce Gazze’de de gördük. İsrail yönetimi daha ilk aşama imzalanırken hiçbir zaman ikinci aşamaya geçme niyetinde olmadığını açıkça beyan ediyordu. Tüm kritik tavizleri ilk aşamada karşı taraftan alıp, kendi vermesi gereken tavizleri içeren sonraki aşamaları askıya almak İsrail’in klasik bir taktiğidir.”
Hizbullah’ın, İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından eş zamanlı olarak çekilmesi şartıyla Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi kabul eden bir karşı öneri sunduğunu hatırlatan Parsi, “Bu aslında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarıyla da uyumlu, son derece adil bir tekliftir. Eğer bu formül hayata geçirilirse hem Hizbullah hem de İsrail kendi kamuoylarına bir zafer anlatısı sunabilir. Ancak buradaki temel soru şudur: İsrail’in gerçek hedefi sınır güvenliği midir, yoksa Güney Lübnan’ı işgal edip buralarda yasa dışı yerleşim birimleri kurarak topraklarını ilhak etmek mi? Bugün İsrail kabinesinde açıkça Lübnan topraklarının ilhak edilmesini ve buralarda yerleşim yerleri inşa edilmesini savunan bakanların bulunması, bu endişelerin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir” değerlendirmesinde bulundu.
“Körfez ülkeleri İsrail’i bölgeye davet etmenin bedelini ödemek zorunda kalacak”
İran dini lideri Ali Hamaney’in kıdemli askeri danışmanı Muhsin Rızai’nin, İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Körfez ülkelerine yönelik tehdit mesajlarını da değerlendiren Trita Parsi, bu açıklamaların son derece ciddi bir stratejik yön değişimi olduğunu belirtti.
Rızai’nin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi ülkelerin savaş sonrasında hedef alınabileceğine ve toprak bütünlüklerinin tehlikeye gireceğine yönelik sözlerinin bölgesel yansımalarını analiz eden Parsi, şu ifadeleri kullandı:
“Rızai’nin açıklamaları kesinlikle hafife alınmamalıdır, bu son derece ciddi bir tehdittir. Bu durum, bölgedeki yeni güç dengesinin parametrelerini göstermektedir. İbrahim Anlaşmaları’na imza atarak sadece ABD ile stratejik ortaklık kurmakla kalmayıp, İsrail’i doğrudan Basra Körfezi’ne davet eden ülkeler bu stratejik hatanın bedelini ödemek zorunda kalacaktır. Körfez İşbirliği Konseyi içinde şu an çok net bir bölünme var. Katar, Umman ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile kurduğu bu yakın ilişki modeline tamamen karşı çıkıyor. Hatta bu ülkeler, BAE’nin Suudi Arabistan’ı İran ile doğrudan bir savaşa sürüklemek istediğini, ancak Riyad yönetiminin bu baskıya direnerek savaşa girmediğini düşünüyor. BAE eğer bugün geriye dönüp bu kararı yeniden değerlendirme fırsatına sahip olsaydı, muhtemelen İbrahim Anlaşmaları yoluna girmezdi. Ancak şu an bu sürecin çok derinindeler ve geri dönüş onlar için son derece sancılı olacaktır.”