Dünya Basını

Marx: Bir ‘klasik iktisatçı’dan fazlası

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, genç bir Marksist yazarın 2021 yılında, henüz yüksek lisans öğrencisiyken kaleme aldığı bir siyasal iktisat tartışmasına dayanıyor. Tartışmanın odağında, Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğiyle ilişkisini sadece kavramsal bir yakınlık-uzaklık sorunu olarak değil, daha köklü bir mesele olarak, yani toplumsal ilişkilerin kendi göründükleri biçim altında “doğal” kabul edilmesine yönelik sofistike bir eleştiri yatıyor. Makale, Marx’ın Smith’ten Ricardo’ya uzanan klasik geleneği sadece sonuçları bakımından değil, bizzat “soru sorma biçimi” düzeyinde de hedef aldığını göstermeye çalışıyor. Genç yazar, kapitalist toplumsal ilişkilerin tarihsel özgüllüğünü perdeleyen bu doğallaştırma eğiliminin, siyasal iktisadın emek, değer, para, meta, piyasa, kâr ve rant gibi temel kategorilerini “kendinden menkul” varlıklara dönüştürdüğünü ve Marx’ın eleştirisinin tüm keskinliğinin de buradan beslendiğini savunuyor.

Bu çerçeve izlendiğinde siyasal iktisadın eleştirisi, kapitalizmin işleyişine dair daha doğru bilgiler üretme arayışı olmaktan çıkıp kapitalist toplumun kendi kendini kavrayış tarzını sorgulamaya dönüşüyor.


Marx ‘Klasik Bir İktisatçı’dan Fazlasıysa, Bu Neden Önemli? 

Critic of Political Economy
24 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Akademik tartışmalarda, Karl Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğinin, Smith, Ricardo, Malthus ve diğerleriyle ilişkisi konusunda sık sık görüş ayrılıkları ortaya çıkar. Buna, Kapital’in bir alt başlığı olan “siyasal iktisadın eleştirisi” ifadesinin tam olarak ne anlama geldiğine dair tartışmalar da dahildir. Gerek Marksistler gerekse de Marksist olmayanlar arasında yaygın kabul gören bir yorum, Marx’ın eleştirisini klasik okulun bir uzantısı olarak görmektir. Yani onun çalışmasını esasen siyasal iktisadın ampirik bir bilim olarak geliştirilmesine yaptığı katkılar üzerinden okumaktır. Aynı kişiler, Marx’ı, kapitalizmin başarısızlıklarını daha iyi ortaya koymak için “burjuva siyasal iktisada” karşıt biçimde “Marksist siyasal iktisat” geliştirmiş bir iktisatçı olarak da yorumlar. Maurice Dobb, Ronald Meek, Piero Sraffa, Joan Robinson gibi geçmişteki bazı iktisatçılar da dahil olmak üzere, Marx’ı bir “iktisatçı” olarak gören azımsanmayacak sayıda isim olduğu söylenebilir. Oysa Marx, klasik siyasal iktisadın kuramlarını geliştirmekten daha fazlasını yapmaya çalışıyordu, ki pek çok durumda bunu kesinlikle başardığı da aşikâr. Michael Heinrich’in ileri sürdüğü gibi Marx, klasik siyasal iktisadın yalnızca sonuçlarını değil, “onun soru sorma tarzını”, yani politik iktisadın açıklamaya giriştiği şey ile apaçık, açıklamaya ihtiyaç duymayan şey olarak kabul ettiği arasındaki ayrımı da eleştiriyordu (Heinrich 2012, 45). Zira Marx’ın eleştirisinin daha radikal bir amacı vardı: Klasik siyasal iktisadın kapitalizmi kavramsallaştırırken dayandığı insani-toplumsal ilişkilere dair en temel varsayımlara meydan okumak.

Marx, Smith ve Ricardo gibi kuramcıların hiçbir eleştiriye tabi tutmadan benimsediği “kategorik ön kabulleri” (Marx 1990, 90) sorgulayarak siyasal iktisada bir bütün olarak meydan okumak istiyordu. Bu, kapitalist ilişkileri açıklarken hiçbir şeyi veri kabul etmeyen bir yaklaşım gerektirir. Marx’a göre tüm toplumsal biçimler tarihsel olarak özgül ilişkilerin ürünüdür ve bu nedenle de toplumsal olguların özünü, hangi “iktisadi biçim” ya da “iktisadi kategori” altında görünür hâle geliyorlarsa, o biçim içinde açıklamak gerekir (Harvey 2010, 28). Bu, para, kârlar, rantlar, ücretler, faiz, kredi ve özellikle de değer gibi kapitalizme özgü tüm unsurları açıklamayı gerektirir. Klasik siyasal iktisat kimi zaman kapitalizmin yasalarının toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını tespit etmiş olsa da bunu Marx’ın yaptığı tür ve ölçekte yapmamıştır. Tam tersine, genellikle değişim ve meta üretimi gibi kapitalist ilişkileri “doğallaştırmış”, onları ya insan doğasının bir parçası olarak göstermiş ya da sanki şeylerin kendi doğal nitelikleriymiş gibi sunmuştur (Pilling 1980, 67). Bu ilişkilerin kaynaklarını sorgulamaksızın meta ilişkilerini “yarı-doğal koşullar” olarak resmetmiştir. Adam Smith’in ünlü “insanın takas etmeye ve değiş tokuşa doğal eğilimi vardır” (Smith 1776, 25) iddiası bunun tipik bir örneğidir. Smith burada kapitalist üretim ilişkilerinin özelliklerini bireylerin doğuştan gelen nitelikleriymiş gibi göstererek doğallaştırmaktadır. Marx ise bu noktada şu soruyu sorar: Bu ilişkiler neden böyle görünür? Neden ücretler, para, metalar, değişim, pazarlar, fiyatlar, kârlar ve rant vardır? Bu ilişkileri tarihsel olarak kuran toplumsal pratikler nelerdir?

Peki bugün Marx’ın politik iktisadın “kategorik ön kabullerini” eleştirmeye çalıştığını anlamak neden önemlidir? Bunun, dönüştürücü projeler için mücadele eden radikal siyaset savunucularına, kendi insanî-toplumsal ilişki varsayımlarını sorgulamaya devam etmeleri gerektiğini hatırlatması nedeniyle önemli olduğunu savunuyorum. Hiçbir toplumsal öğenin mutlak olmadığı, hepsinin kökenlerinin açıklanması gerektiği, özgürleştirici ya da baskıcı olma potansiyellerinin ancak böyle anlaşılabileceği anlamına gelir (Elson 1979, 112). En önemlisi ise, bu tür bir eleştirel yaklaşımın, toplumu insan özgürlüğünü azami ölçüde genişletecek biçimde nasıl dönüştürebileceğimizi daha iyi kavramamıza olanak tanımasıdır. Nitekim en radikal siyasal projeler bile kimi toplumsal ilişkileri nötr veya her üretim tarzıyla uyumlu kabul ederek eleştirel olmayan bir kabule düşebilir. Bunu geçmişin devlet sosyalizmi deneyimlerinde görebiliriz. SSCB’nin kurucu kadroları radikal şekilde yeni bir toplum inşa etmeye çalışırken, kapitalist iktisadi kategorilerin, pratiklerin, bilimlerin ve teknolojilerin nötrlüğünü sıklıkla varsaymışlardır. Bu da çoğu kez kapitalist toplumdan devralınan sorunların yeni toplumsal formasyonda yeniden üretilmesine yol açmıştır. Örneğin ortodoks Marksistler ve Lenin gibi figürler, iş bölümünü en ince ayrıntısına kadar düzenleyen Taylorizmi, üretici güçlerin nötr bir öğesi ve “sosyalizmde emek sürecinin verimli örgütlenmesi”nin parçası olarak görüyordu (Lenin 1918, 34). Ne var ki bu, kapitalizmdeki yabancılaşma ve ağır çalışma koşullarının benzerlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Stalin ise meta üretimi ve para biçiminin sosyalizmle uyumlu olduğunu savunuyordu (Stalin 1952, 18). Ağır sanayide güçlü büyümeyi, sermaye birikimini ve hızla artan bir GSYİH’yı destekliyordu. Bu büyüme odaklı yaklaşım ise, kaynakların yurttaşların ihtiyaçlarını esas almasını değil, büyüme uğruna büyümeyi temel alan devasa bir “birikim yanlılığı” yaratmıştır. Böylece SSCB’de sermaye birikiminin olumsuz etkilerinin önemli bir kısmı, sosyalist olduğu iddia edilen bir toplumsal formasyon içinde yeniden üretilmiştir. Buradan çıkarılacak ders, herhangi bir radikal projenin, yeni ve özgürleştirici sosyal ilişkiler inşa etmeye yönelik önerilerinde hiçbir şeyi veri kabul etmemesi gerektiğidir. Marx’ın eleştirisi siyasal iktisat bağlamında geliştirilmiş olsa da, bu ilke tüm radikal toplumsal dönüşüm girişimleri için geçerlidir. Toplumsal değişime dönük önerilen her radikal teklif, geçmiş toplumsal sorunların tekerrürüne neden olmaması için eleştirel bir incelemeden geçmelidir.

Marx’ın meta fetişizmi kuramı, taşıdığı büyük öneme rağmen çoğunlukla geçiştirilir. Terim genellikle, cinsel takıntı anlamına gelen yaygın modern kullanımına benzer şekilde, tüketicilerin metaların gösterisine duyduğu saplantıya indirgenir. Kapital bağlamında ise, insanların ve toplumsal ilişkilerin üzerinde “büyüsel güçler” taşıdığı varsayılan nesnelere, çoğu kez insanlar tarafından yaratılmış olanlara, atfedilen bir etkinliktir (Marx 1990, 163). Aslına bakılırsa bu terim, Avrupalı sömürgecilerin Afrika ve Amerika’daki yerli toplulukların ritüelleri ve dini pratiklerini alaya almak için kullandığı bir kavramdı. Heinrich’in açıkladığı üzere, kapitalist toplumsal ilişkilerin egemen hâle gelmesi ve endüstriyel üretiminin gerektirdiği bilim ve teknolojinin sistematik biçimde gelişmesiyle birlikte feodal ve dinsel bağlara dayanan eski toplumsal ilişkiler hızla çözülmeye başladı (Heinrich 2012, 78). Bu durum, Aydınlanmanın da etkisiyle, Avrupa toplumunun kendisini “uygarlığın doruk noktası” olarak görmeye başlamasına yol açmıştı. İşte tüm bunlar Avrupalı sömürgecileri yerli toplumların ritüellerini küçümseyen ırkçı bir tutuma itti. Onlara göre yerli halklar, büyülü güçlere sahip olduğuna inandıkları “şeylerin” kontrolü altında yaşıyordu, yani fetişizmin etkisindeydiler.

Burjuva toplumunun “geri kalmış” yerli toplumlara kıyasla ilan ettiği “üstünlük” iddiasına rağmen Marx, burjuva toplumsal ilişkilerinin bütününün ve bunun siyasal iktisattaki teorik temsillerinin meta ilişkilerinin fetişleştirilmesine dayandığını göstermiştir. (Marx 1990, 165). Zira siyasal iktisat, meta üretiminin toplumsal niteliğini açığa çıkarmak yerine, metaları sanki kendiliğinden toplumsal güçlere sahipmiş gibi ele alıyordu. Marx bunu, bir metanın değerinin, yani değişim [mübadele] değerinin, kökenine dair anlayışları yapı söküme uğratarak gösterdi. Bir metanın kullanım değeri ve değişim değeri olmak üzere “iki faktörü” olduğunu ortaya koydu. (Marx 1990, 126). Bir metaya kullanım değerini veren şey, bir insan ihtiyacını karşılayan nesnenin maddi özelliklerinden kaynaklanır, bu, üretim tarzından bağımsızdır, doğal olarak da harcanan emek miktarına bağlı değildir. Fakat nesneler kapitalizm altında meta hâline geldiklerinde, aynı zamanda bir değişim değeri kazanırlar. Bir metaya değişim değerini veren şey, başka bir metanın belirli bir miktarıyla takas edilebilir olmasından gelir. Kullanım değerleri söz konusu olduğunda, “hiçbir gizem yoktur”, çünkü hangi üretim tarzında olursak olalım, onlar yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılayan duyusal şeylerdir. Fakat ne zaman ki metalar değişim değeri kazanırlar, “duyusallık aşılmış olur”. Metanın bu “gizemli karakteri”, yani meta fetişizmi, emeğin toplumsal ilişkilerini yansıtıyor olmasına rağmen değişim değerinin metanın nesnel özelliğiymiş gibi görünmesinden kaynaklanır, sanki bu özellikler şeylerin “sosyo-doğal nitelikleri”ymiş gibi (Marx 1990, 164)… İşte siyasal iktisat tam da bunu yapar. Oysa Marx, değişim değeri ve değerin, parayı, piyasayı, değişimi, rekabeti, özel mülkiyeti, ücretli emeği ve diğer unsurları içeren kapitalist “toplumsal formasyonun”, yani kapitalizmin pratiklerinin ve kurumlarının bir sonucu olduğuna dikkat çeker.

Marx’ın fetişizm kuramının, siyasal iktisadın ön kabullerine meydan okuyarak metaların fetiş görünümünü yapı söküme uğratarak kapitalizmin temelindeki sosyal ilişkilere ulaşmaya çalışması nedeniyle, onun radikal eleştiri yönteminin özü niteliğinde olduğunu öne sürüyorum (Harvey 2010, 92). Fetişleşmiş toplumsal ilişkileri çözmek, onları hem daha iyi açıklamamızı hem de, muhtemel ki, nasıl dönüştürülebileceğimizi fark etmemizi sağlar. Bu süreci, Marx’ın değer ve emek analizinde açıkça görmek mümkündür. Bu noktada Marx’ın değer teorisi ile klasik emek-değer teorisini karşılaştırmak kafa açıcı olacaktır. Diane Elson, Michael Heinrich, David Harvey, Geoffrey Pilling ve diğer birçok araştırmacıyla birlikte ben de Marx’ın bir “emek-değer teorisine” sahip olmadığı kanaatindeyim. Nitekim Marx Kapital’in üç cildinde bu terimi hiç kullanmaz. Elson’ın söylediği gibi Marx’ın bir “emeğin değer teorisi” vardır (Elson 1979, 112). Bu yeniden adlandırma bile kuramın ağırlık merkezini kökten değiştirmektedir. Çünkü mesele sadece kapitalizm altında emeğin değer yaratması değil, aynı zamanda bunun tüm insan emeğine içkin doğal bir özellik olmamasıdır. Fakat, metaların fetiş niteliği, emeğin değer yaratmasının kapitalist “toplumsal formasyonun” bir sonucu olduğunu gizler. Marx’ın belirttiği gibi, siyasal iktisat emeği değerin özü ve emek zamanını da değerin niceliği olarak doğru şekilde tanımlamıştır; fakat şu temel soruları hiç sormamıştır: Bu içerik neden o özel biçimi alır? Emek neden değer olarak ifade edilir ve emek zamanın ölçüsü neden ürünün değer büyüklüğü olarak görünür?” (Marx 1990, 174). Tıpkı Ricardo’nun yaptığı gibi emeği toplumsal ilişkilerden arındırarak doğal bir kategoriye indirgemek, sanki avcı-toplayıcı toplumlarda bile insanlar üretim için harcanan çalışma sürelerine göre değişim yapıyormuş izlenimi yaratır. Oysa emek tüm üretim tarzlarında zenginlik ve kullanım değerleri yaratır, fakat sadece kapitalizm altında, siyasal iktisadın analiz etmeye çalıştığı bu tarihsel olarak özgül biçimleri alır.

Değeri doğallaştırdığımızda, onu tarihin belirli bir “toplumsal üretimi” olarak görmekten vazgeçeriz ve onu üreten ve yeniden üreten ilişkileri analiz etme yeteneğimizi yitiririz. Oysa bu fetişi bir kez kavradığımızda, her metanın kapitalist toplumsal ilişkileri anlamamıza yarayan bir “toplumsal hiyeroglif” içerdiğini görebiliriz (Marx 1990, 167). Marx’ın siyasal iktisadın kategorik ön kabullerine meydan okuyan eleştirel yöntemi, kapitalizmi mümkün kılan toplumsal ilişkileri daha doğru biçimde tespit etmesini sağlamıştır. Sonuç olarak, radikal siyasi projeler, insan özgürlüğüne ulaşmak yolunda neyin değiştirilebileceğini ve neyin değiştirilmesi gerektiğini anlamak için toplumsal ilişkilere dair ön kabullerini daima sorgulamalıdır. Nihayetinde, bir sosyal ilişkiler bütününü analiz ederken, nasıl işlediğini anlasak dahi, neden bu şekilde işlediğini sormak, onları nasıl değiştirebileceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Bu nedenle de Marx’ın fetiş analizi yöntemi, kapitalist ya da kapitalist olmayan tüm toplumsal ilişkilerin eleştirel analizine dâhil edilmelidir.


Kaynakça

Elson, Diane. 1979. The Value Theory of Labour. London: Verso.

Harvey, David. 2010. A Companion to Marx’s Capital. London: Verso.

Heinrich, Michael. 2012. How to Read Marx’s Capital. New York: Monthly Review Press.

Lenin, Vladimir. 1918. The Immediate Tasks of the Soviet Government. Moscow: Progress Publishers.

Marx, Karl. 1990. Capital: Volume I. Translated by Ben Fowkes. London: Penguin Classics.

Pilling, Geoffrey. 1980. Marx’s Capital: Philosophy and Political Economy. London: Routledge.

Smith, Adam. 1776. An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. London: W. Strahan and T. Cadell.

Stalin, Joseph. 1952. Economic Problems of Socialism in the USSR. Moscow: Foreign Languages Publishing House.

Çok Okunanlar

Exit mobile version