Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Marx: Bir ‘klasik iktisatçı’dan fazlası

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, genç bir Marksist yazarın 2021 yılında, henüz yüksek lisans öğrencisiyken kaleme aldığı bir siyasal iktisat tartışmasına dayanıyor. Tartışmanın odağında, Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğiyle ilişkisini sadece kavramsal bir yakınlık-uzaklık sorunu olarak değil, daha köklü bir mesele olarak, yani toplumsal ilişkilerin kendi göründükleri biçim altında “doğal” kabul edilmesine yönelik sofistike bir eleştiri yatıyor. Makale, Marx’ın Smith’ten Ricardo’ya uzanan klasik geleneği sadece sonuçları bakımından değil, bizzat “soru sorma biçimi” düzeyinde de hedef aldığını göstermeye çalışıyor. Genç yazar, kapitalist toplumsal ilişkilerin tarihsel özgüllüğünü perdeleyen bu doğallaştırma eğiliminin, siyasal iktisadın emek, değer, para, meta, piyasa, kâr ve rant gibi temel kategorilerini “kendinden menkul” varlıklara dönüştürdüğünü ve Marx’ın eleştirisinin tüm keskinliğinin de buradan beslendiğini savunuyor.

Bu çerçeve izlendiğinde siyasal iktisadın eleştirisi, kapitalizmin işleyişine dair daha doğru bilgiler üretme arayışı olmaktan çıkıp kapitalist toplumun kendi kendini kavrayış tarzını sorgulamaya dönüşüyor.


Marx ‘Klasik Bir İktisatçı’dan Fazlasıysa, Bu Neden Önemli? 

Critic of Political Economy
24 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Akademik tartışmalarda, Karl Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğinin, Smith, Ricardo, Malthus ve diğerleriyle ilişkisi konusunda sık sık görüş ayrılıkları ortaya çıkar. Buna, Kapital’in bir alt başlığı olan “siyasal iktisadın eleştirisi” ifadesinin tam olarak ne anlama geldiğine dair tartışmalar da dahildir. Gerek Marksistler gerekse de Marksist olmayanlar arasında yaygın kabul gören bir yorum, Marx’ın eleştirisini klasik okulun bir uzantısı olarak görmektir. Yani onun çalışmasını esasen siyasal iktisadın ampirik bir bilim olarak geliştirilmesine yaptığı katkılar üzerinden okumaktır. Aynı kişiler, Marx’ı, kapitalizmin başarısızlıklarını daha iyi ortaya koymak için “burjuva siyasal iktisada” karşıt biçimde “Marksist siyasal iktisat” geliştirmiş bir iktisatçı olarak da yorumlar. Maurice Dobb, Ronald Meek, Piero Sraffa, Joan Robinson gibi geçmişteki bazı iktisatçılar da dahil olmak üzere, Marx’ı bir “iktisatçı” olarak gören azımsanmayacak sayıda isim olduğu söylenebilir. Oysa Marx, klasik siyasal iktisadın kuramlarını geliştirmekten daha fazlasını yapmaya çalışıyordu, ki pek çok durumda bunu kesinlikle başardığı da aşikâr. Michael Heinrich’in ileri sürdüğü gibi Marx, klasik siyasal iktisadın yalnızca sonuçlarını değil, “onun soru sorma tarzını”, yani politik iktisadın açıklamaya giriştiği şey ile apaçık, açıklamaya ihtiyaç duymayan şey olarak kabul ettiği arasındaki ayrımı da eleştiriyordu (Heinrich 2012, 45). Zira Marx’ın eleştirisinin daha radikal bir amacı vardı: Klasik siyasal iktisadın kapitalizmi kavramsallaştırırken dayandığı insani-toplumsal ilişkilere dair en temel varsayımlara meydan okumak.

Marx, Smith ve Ricardo gibi kuramcıların hiçbir eleştiriye tabi tutmadan benimsediği “kategorik ön kabulleri” (Marx 1990, 90) sorgulayarak siyasal iktisada bir bütün olarak meydan okumak istiyordu. Bu, kapitalist ilişkileri açıklarken hiçbir şeyi veri kabul etmeyen bir yaklaşım gerektirir. Marx’a göre tüm toplumsal biçimler tarihsel olarak özgül ilişkilerin ürünüdür ve bu nedenle de toplumsal olguların özünü, hangi “iktisadi biçim” ya da “iktisadi kategori” altında görünür hâle geliyorlarsa, o biçim içinde açıklamak gerekir (Harvey 2010, 28). Bu, para, kârlar, rantlar, ücretler, faiz, kredi ve özellikle de değer gibi kapitalizme özgü tüm unsurları açıklamayı gerektirir. Klasik siyasal iktisat kimi zaman kapitalizmin yasalarının toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını tespit etmiş olsa da bunu Marx’ın yaptığı tür ve ölçekte yapmamıştır. Tam tersine, genellikle değişim ve meta üretimi gibi kapitalist ilişkileri “doğallaştırmış”, onları ya insan doğasının bir parçası olarak göstermiş ya da sanki şeylerin kendi doğal nitelikleriymiş gibi sunmuştur (Pilling 1980, 67). Bu ilişkilerin kaynaklarını sorgulamaksızın meta ilişkilerini “yarı-doğal koşullar” olarak resmetmiştir. Adam Smith’in ünlü “insanın takas etmeye ve değiş tokuşa doğal eğilimi vardır” (Smith 1776, 25) iddiası bunun tipik bir örneğidir. Smith burada kapitalist üretim ilişkilerinin özelliklerini bireylerin doğuştan gelen nitelikleriymiş gibi göstererek doğallaştırmaktadır. Marx ise bu noktada şu soruyu sorar: Bu ilişkiler neden böyle görünür? Neden ücretler, para, metalar, değişim, pazarlar, fiyatlar, kârlar ve rant vardır? Bu ilişkileri tarihsel olarak kuran toplumsal pratikler nelerdir?

Peki bugün Marx’ın politik iktisadın “kategorik ön kabullerini” eleştirmeye çalıştığını anlamak neden önemlidir? Bunun, dönüştürücü projeler için mücadele eden radikal siyaset savunucularına, kendi insanî-toplumsal ilişki varsayımlarını sorgulamaya devam etmeleri gerektiğini hatırlatması nedeniyle önemli olduğunu savunuyorum. Hiçbir toplumsal öğenin mutlak olmadığı, hepsinin kökenlerinin açıklanması gerektiği, özgürleştirici ya da baskıcı olma potansiyellerinin ancak böyle anlaşılabileceği anlamına gelir (Elson 1979, 112). En önemlisi ise, bu tür bir eleştirel yaklaşımın, toplumu insan özgürlüğünü azami ölçüde genişletecek biçimde nasıl dönüştürebileceğimizi daha iyi kavramamıza olanak tanımasıdır. Nitekim en radikal siyasal projeler bile kimi toplumsal ilişkileri nötr veya her üretim tarzıyla uyumlu kabul ederek eleştirel olmayan bir kabule düşebilir. Bunu geçmişin devlet sosyalizmi deneyimlerinde görebiliriz. SSCB’nin kurucu kadroları radikal şekilde yeni bir toplum inşa etmeye çalışırken, kapitalist iktisadi kategorilerin, pratiklerin, bilimlerin ve teknolojilerin nötrlüğünü sıklıkla varsaymışlardır. Bu da çoğu kez kapitalist toplumdan devralınan sorunların yeni toplumsal formasyonda yeniden üretilmesine yol açmıştır. Örneğin ortodoks Marksistler ve Lenin gibi figürler, iş bölümünü en ince ayrıntısına kadar düzenleyen Taylorizmi, üretici güçlerin nötr bir öğesi ve “sosyalizmde emek sürecinin verimli örgütlenmesi”nin parçası olarak görüyordu (Lenin 1918, 34). Ne var ki bu, kapitalizmdeki yabancılaşma ve ağır çalışma koşullarının benzerlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Stalin ise meta üretimi ve para biçiminin sosyalizmle uyumlu olduğunu savunuyordu (Stalin 1952, 18). Ağır sanayide güçlü büyümeyi, sermaye birikimini ve hızla artan bir GSYİH’yı destekliyordu. Bu büyüme odaklı yaklaşım ise, kaynakların yurttaşların ihtiyaçlarını esas almasını değil, büyüme uğruna büyümeyi temel alan devasa bir “birikim yanlılığı” yaratmıştır. Böylece SSCB’de sermaye birikiminin olumsuz etkilerinin önemli bir kısmı, sosyalist olduğu iddia edilen bir toplumsal formasyon içinde yeniden üretilmiştir. Buradan çıkarılacak ders, herhangi bir radikal projenin, yeni ve özgürleştirici sosyal ilişkiler inşa etmeye yönelik önerilerinde hiçbir şeyi veri kabul etmemesi gerektiğidir. Marx’ın eleştirisi siyasal iktisat bağlamında geliştirilmiş olsa da, bu ilke tüm radikal toplumsal dönüşüm girişimleri için geçerlidir. Toplumsal değişime dönük önerilen her radikal teklif, geçmiş toplumsal sorunların tekerrürüne neden olmaması için eleştirel bir incelemeden geçmelidir.

Marx’ın meta fetişizmi kuramı, taşıdığı büyük öneme rağmen çoğunlukla geçiştirilir. Terim genellikle, cinsel takıntı anlamına gelen yaygın modern kullanımına benzer şekilde, tüketicilerin metaların gösterisine duyduğu saplantıya indirgenir. Kapital bağlamında ise, insanların ve toplumsal ilişkilerin üzerinde “büyüsel güçler” taşıdığı varsayılan nesnelere, çoğu kez insanlar tarafından yaratılmış olanlara, atfedilen bir etkinliktir (Marx 1990, 163). Aslına bakılırsa bu terim, Avrupalı sömürgecilerin Afrika ve Amerika’daki yerli toplulukların ritüelleri ve dini pratiklerini alaya almak için kullandığı bir kavramdı. Heinrich’in açıkladığı üzere, kapitalist toplumsal ilişkilerin egemen hâle gelmesi ve endüstriyel üretiminin gerektirdiği bilim ve teknolojinin sistematik biçimde gelişmesiyle birlikte feodal ve dinsel bağlara dayanan eski toplumsal ilişkiler hızla çözülmeye başladı (Heinrich 2012, 78). Bu durum, Aydınlanmanın da etkisiyle, Avrupa toplumunun kendisini “uygarlığın doruk noktası” olarak görmeye başlamasına yol açmıştı. İşte tüm bunlar Avrupalı sömürgecileri yerli toplumların ritüellerini küçümseyen ırkçı bir tutuma itti. Onlara göre yerli halklar, büyülü güçlere sahip olduğuna inandıkları “şeylerin” kontrolü altında yaşıyordu, yani fetişizmin etkisindeydiler.

Burjuva toplumunun “geri kalmış” yerli toplumlara kıyasla ilan ettiği “üstünlük” iddiasına rağmen Marx, burjuva toplumsal ilişkilerinin bütününün ve bunun siyasal iktisattaki teorik temsillerinin meta ilişkilerinin fetişleştirilmesine dayandığını göstermiştir. (Marx 1990, 165). Zira siyasal iktisat, meta üretiminin toplumsal niteliğini açığa çıkarmak yerine, metaları sanki kendiliğinden toplumsal güçlere sahipmiş gibi ele alıyordu. Marx bunu, bir metanın değerinin, yani değişim [mübadele] değerinin, kökenine dair anlayışları yapı söküme uğratarak gösterdi. Bir metanın kullanım değeri ve değişim değeri olmak üzere “iki faktörü” olduğunu ortaya koydu. (Marx 1990, 126). Bir metaya kullanım değerini veren şey, bir insan ihtiyacını karşılayan nesnenin maddi özelliklerinden kaynaklanır, bu, üretim tarzından bağımsızdır, doğal olarak da harcanan emek miktarına bağlı değildir. Fakat nesneler kapitalizm altında meta hâline geldiklerinde, aynı zamanda bir değişim değeri kazanırlar. Bir metaya değişim değerini veren şey, başka bir metanın belirli bir miktarıyla takas edilebilir olmasından gelir. Kullanım değerleri söz konusu olduğunda, “hiçbir gizem yoktur”, çünkü hangi üretim tarzında olursak olalım, onlar yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılayan duyusal şeylerdir. Fakat ne zaman ki metalar değişim değeri kazanırlar, “duyusallık aşılmış olur”. Metanın bu “gizemli karakteri”, yani meta fetişizmi, emeğin toplumsal ilişkilerini yansıtıyor olmasına rağmen değişim değerinin metanın nesnel özelliğiymiş gibi görünmesinden kaynaklanır, sanki bu özellikler şeylerin “sosyo-doğal nitelikleri”ymiş gibi (Marx 1990, 164)… İşte siyasal iktisat tam da bunu yapar. Oysa Marx, değişim değeri ve değerin, parayı, piyasayı, değişimi, rekabeti, özel mülkiyeti, ücretli emeği ve diğer unsurları içeren kapitalist “toplumsal formasyonun”, yani kapitalizmin pratiklerinin ve kurumlarının bir sonucu olduğuna dikkat çeker.

Marx’ın fetişizm kuramının, siyasal iktisadın ön kabullerine meydan okuyarak metaların fetiş görünümünü yapı söküme uğratarak kapitalizmin temelindeki sosyal ilişkilere ulaşmaya çalışması nedeniyle, onun radikal eleştiri yönteminin özü niteliğinde olduğunu öne sürüyorum (Harvey 2010, 92). Fetişleşmiş toplumsal ilişkileri çözmek, onları hem daha iyi açıklamamızı hem de, muhtemel ki, nasıl dönüştürülebileceğimizi fark etmemizi sağlar. Bu süreci, Marx’ın değer ve emek analizinde açıkça görmek mümkündür. Bu noktada Marx’ın değer teorisi ile klasik emek-değer teorisini karşılaştırmak kafa açıcı olacaktır. Diane Elson, Michael Heinrich, David Harvey, Geoffrey Pilling ve diğer birçok araştırmacıyla birlikte ben de Marx’ın bir “emek-değer teorisine” sahip olmadığı kanaatindeyim. Nitekim Marx Kapital’in üç cildinde bu terimi hiç kullanmaz. Elson’ın söylediği gibi Marx’ın bir “emeğin değer teorisi” vardır (Elson 1979, 112). Bu yeniden adlandırma bile kuramın ağırlık merkezini kökten değiştirmektedir. Çünkü mesele sadece kapitalizm altında emeğin değer yaratması değil, aynı zamanda bunun tüm insan emeğine içkin doğal bir özellik olmamasıdır. Fakat, metaların fetiş niteliği, emeğin değer yaratmasının kapitalist “toplumsal formasyonun” bir sonucu olduğunu gizler. Marx’ın belirttiği gibi, siyasal iktisat emeği değerin özü ve emek zamanını da değerin niceliği olarak doğru şekilde tanımlamıştır; fakat şu temel soruları hiç sormamıştır: Bu içerik neden o özel biçimi alır? Emek neden değer olarak ifade edilir ve emek zamanın ölçüsü neden ürünün değer büyüklüğü olarak görünür?” (Marx 1990, 174). Tıpkı Ricardo’nun yaptığı gibi emeği toplumsal ilişkilerden arındırarak doğal bir kategoriye indirgemek, sanki avcı-toplayıcı toplumlarda bile insanlar üretim için harcanan çalışma sürelerine göre değişim yapıyormuş izlenimi yaratır. Oysa emek tüm üretim tarzlarında zenginlik ve kullanım değerleri yaratır, fakat sadece kapitalizm altında, siyasal iktisadın analiz etmeye çalıştığı bu tarihsel olarak özgül biçimleri alır.

Değeri doğallaştırdığımızda, onu tarihin belirli bir “toplumsal üretimi” olarak görmekten vazgeçeriz ve onu üreten ve yeniden üreten ilişkileri analiz etme yeteneğimizi yitiririz. Oysa bu fetişi bir kez kavradığımızda, her metanın kapitalist toplumsal ilişkileri anlamamıza yarayan bir “toplumsal hiyeroglif” içerdiğini görebiliriz (Marx 1990, 167). Marx’ın siyasal iktisadın kategorik ön kabullerine meydan okuyan eleştirel yöntemi, kapitalizmi mümkün kılan toplumsal ilişkileri daha doğru biçimde tespit etmesini sağlamıştır. Sonuç olarak, radikal siyasi projeler, insan özgürlüğüne ulaşmak yolunda neyin değiştirilebileceğini ve neyin değiştirilmesi gerektiğini anlamak için toplumsal ilişkilere dair ön kabullerini daima sorgulamalıdır. Nihayetinde, bir sosyal ilişkiler bütününü analiz ederken, nasıl işlediğini anlasak dahi, neden bu şekilde işlediğini sormak, onları nasıl değiştirebileceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Bu nedenle de Marx’ın fetiş analizi yöntemi, kapitalist ya da kapitalist olmayan tüm toplumsal ilişkilerin eleştirel analizine dâhil edilmelidir.


Kaynakça

Elson, Diane. 1979. The Value Theory of Labour. London: Verso.

Harvey, David. 2010. A Companion to Marx’s Capital. London: Verso.

Heinrich, Michael. 2012. How to Read Marx’s Capital. New York: Monthly Review Press.

Lenin, Vladimir. 1918. The Immediate Tasks of the Soviet Government. Moscow: Progress Publishers.

Marx, Karl. 1990. Capital: Volume I. Translated by Ben Fowkes. London: Penguin Classics.

Pilling, Geoffrey. 1980. Marx’s Capital: Philosophy and Political Economy. London: Routledge.

Smith, Adam. 1776. An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. London: W. Strahan and T. Cadell.

Stalin, Joseph. 1952. Economic Problems of Socialism in the USSR. Moscow: Foreign Languages Publishing House.

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English