Dünya Basını
Marx: Bir ‘klasik iktisatçı’dan fazlası

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, genç bir Marksist yazarın 2021 yılında, henüz yüksek lisans öğrencisiyken kaleme aldığı bir siyasal iktisat tartışmasına dayanıyor. Tartışmanın odağında, Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğiyle ilişkisini sadece kavramsal bir yakınlık-uzaklık sorunu olarak değil, daha köklü bir mesele olarak, yani toplumsal ilişkilerin kendi göründükleri biçim altında “doğal” kabul edilmesine yönelik sofistike bir eleştiri yatıyor. Makale, Marx’ın Smith’ten Ricardo’ya uzanan klasik geleneği sadece sonuçları bakımından değil, bizzat “soru sorma biçimi” düzeyinde de hedef aldığını göstermeye çalışıyor. Genç yazar, kapitalist toplumsal ilişkilerin tarihsel özgüllüğünü perdeleyen bu doğallaştırma eğiliminin, siyasal iktisadın emek, değer, para, meta, piyasa, kâr ve rant gibi temel kategorilerini “kendinden menkul” varlıklara dönüştürdüğünü ve Marx’ın eleştirisinin tüm keskinliğinin de buradan beslendiğini savunuyor.
Bu çerçeve izlendiğinde siyasal iktisadın eleştirisi, kapitalizmin işleyişine dair daha doğru bilgiler üretme arayışı olmaktan çıkıp kapitalist toplumun kendi kendini kavrayış tarzını sorgulamaya dönüşüyor.
Marx ‘Klasik Bir İktisatçı’dan Fazlasıysa, Bu Neden Önemli?
Critic of Political Economy
24 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal
Akademik tartışmalarda, Karl Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğinin, Smith, Ricardo, Malthus ve diğerleriyle ilişkisi konusunda sık sık görüş ayrılıkları ortaya çıkar. Buna, Kapital’in bir alt başlığı olan “siyasal iktisadın eleştirisi” ifadesinin tam olarak ne anlama geldiğine dair tartışmalar da dahildir. Gerek Marksistler gerekse de Marksist olmayanlar arasında yaygın kabul gören bir yorum, Marx’ın eleştirisini klasik okulun bir uzantısı olarak görmektir. Yani onun çalışmasını esasen siyasal iktisadın ampirik bir bilim olarak geliştirilmesine yaptığı katkılar üzerinden okumaktır. Aynı kişiler, Marx’ı, kapitalizmin başarısızlıklarını daha iyi ortaya koymak için “burjuva siyasal iktisada” karşıt biçimde “Marksist siyasal iktisat” geliştirmiş bir iktisatçı olarak da yorumlar. Maurice Dobb, Ronald Meek, Piero Sraffa, Joan Robinson gibi geçmişteki bazı iktisatçılar da dahil olmak üzere, Marx’ı bir “iktisatçı” olarak gören azımsanmayacak sayıda isim olduğu söylenebilir. Oysa Marx, klasik siyasal iktisadın kuramlarını geliştirmekten daha fazlasını yapmaya çalışıyordu, ki pek çok durumda bunu kesinlikle başardığı da aşikâr. Michael Heinrich’in ileri sürdüğü gibi Marx, klasik siyasal iktisadın yalnızca sonuçlarını değil, “onun soru sorma tarzını”, yani politik iktisadın açıklamaya giriştiği şey ile apaçık, açıklamaya ihtiyaç duymayan şey olarak kabul ettiği arasındaki ayrımı da eleştiriyordu (Heinrich 2012, 45). Zira Marx’ın eleştirisinin daha radikal bir amacı vardı: Klasik siyasal iktisadın kapitalizmi kavramsallaştırırken dayandığı insani-toplumsal ilişkilere dair en temel varsayımlara meydan okumak.
Marx, Smith ve Ricardo gibi kuramcıların hiçbir eleştiriye tabi tutmadan benimsediği “kategorik ön kabulleri” (Marx 1990, 90) sorgulayarak siyasal iktisada bir bütün olarak meydan okumak istiyordu. Bu, kapitalist ilişkileri açıklarken hiçbir şeyi veri kabul etmeyen bir yaklaşım gerektirir. Marx’a göre tüm toplumsal biçimler tarihsel olarak özgül ilişkilerin ürünüdür ve bu nedenle de toplumsal olguların özünü, hangi “iktisadi biçim” ya da “iktisadi kategori” altında görünür hâle geliyorlarsa, o biçim içinde açıklamak gerekir (Harvey 2010, 28). Bu, para, kârlar, rantlar, ücretler, faiz, kredi ve özellikle de değer gibi kapitalizme özgü tüm unsurları açıklamayı gerektirir. Klasik siyasal iktisat kimi zaman kapitalizmin yasalarının toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını tespit etmiş olsa da bunu Marx’ın yaptığı tür ve ölçekte yapmamıştır. Tam tersine, genellikle değişim ve meta üretimi gibi kapitalist ilişkileri “doğallaştırmış”, onları ya insan doğasının bir parçası olarak göstermiş ya da sanki şeylerin kendi doğal nitelikleriymiş gibi sunmuştur (Pilling 1980, 67). Bu ilişkilerin kaynaklarını sorgulamaksızın meta ilişkilerini “yarı-doğal koşullar” olarak resmetmiştir. Adam Smith’in ünlü “insanın takas etmeye ve değiş tokuşa doğal eğilimi vardır” (Smith 1776, 25) iddiası bunun tipik bir örneğidir. Smith burada kapitalist üretim ilişkilerinin özelliklerini bireylerin doğuştan gelen nitelikleriymiş gibi göstererek doğallaştırmaktadır. Marx ise bu noktada şu soruyu sorar: Bu ilişkiler neden böyle görünür? Neden ücretler, para, metalar, değişim, pazarlar, fiyatlar, kârlar ve rant vardır? Bu ilişkileri tarihsel olarak kuran toplumsal pratikler nelerdir?
Peki bugün Marx’ın politik iktisadın “kategorik ön kabullerini” eleştirmeye çalıştığını anlamak neden önemlidir? Bunun, dönüştürücü projeler için mücadele eden radikal siyaset savunucularına, kendi insanî-toplumsal ilişki varsayımlarını sorgulamaya devam etmeleri gerektiğini hatırlatması nedeniyle önemli olduğunu savunuyorum. Hiçbir toplumsal öğenin mutlak olmadığı, hepsinin kökenlerinin açıklanması gerektiği, özgürleştirici ya da baskıcı olma potansiyellerinin ancak böyle anlaşılabileceği anlamına gelir (Elson 1979, 112). En önemlisi ise, bu tür bir eleştirel yaklaşımın, toplumu insan özgürlüğünü azami ölçüde genişletecek biçimde nasıl dönüştürebileceğimizi daha iyi kavramamıza olanak tanımasıdır. Nitekim en radikal siyasal projeler bile kimi toplumsal ilişkileri nötr veya her üretim tarzıyla uyumlu kabul ederek eleştirel olmayan bir kabule düşebilir. Bunu geçmişin devlet sosyalizmi deneyimlerinde görebiliriz. SSCB’nin kurucu kadroları radikal şekilde yeni bir toplum inşa etmeye çalışırken, kapitalist iktisadi kategorilerin, pratiklerin, bilimlerin ve teknolojilerin nötrlüğünü sıklıkla varsaymışlardır. Bu da çoğu kez kapitalist toplumdan devralınan sorunların yeni toplumsal formasyonda yeniden üretilmesine yol açmıştır. Örneğin ortodoks Marksistler ve Lenin gibi figürler, iş bölümünü en ince ayrıntısına kadar düzenleyen Taylorizmi, üretici güçlerin nötr bir öğesi ve “sosyalizmde emek sürecinin verimli örgütlenmesi”nin parçası olarak görüyordu (Lenin 1918, 34). Ne var ki bu, kapitalizmdeki yabancılaşma ve ağır çalışma koşullarının benzerlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Stalin ise meta üretimi ve para biçiminin sosyalizmle uyumlu olduğunu savunuyordu (Stalin 1952, 18). Ağır sanayide güçlü büyümeyi, sermaye birikimini ve hızla artan bir GSYİH’yı destekliyordu. Bu büyüme odaklı yaklaşım ise, kaynakların yurttaşların ihtiyaçlarını esas almasını değil, büyüme uğruna büyümeyi temel alan devasa bir “birikim yanlılığı” yaratmıştır. Böylece SSCB’de sermaye birikiminin olumsuz etkilerinin önemli bir kısmı, sosyalist olduğu iddia edilen bir toplumsal formasyon içinde yeniden üretilmiştir. Buradan çıkarılacak ders, herhangi bir radikal projenin, yeni ve özgürleştirici sosyal ilişkiler inşa etmeye yönelik önerilerinde hiçbir şeyi veri kabul etmemesi gerektiğidir. Marx’ın eleştirisi siyasal iktisat bağlamında geliştirilmiş olsa da, bu ilke tüm radikal toplumsal dönüşüm girişimleri için geçerlidir. Toplumsal değişime dönük önerilen her radikal teklif, geçmiş toplumsal sorunların tekerrürüne neden olmaması için eleştirel bir incelemeden geçmelidir.
Marx’ın meta fetişizmi kuramı, taşıdığı büyük öneme rağmen çoğunlukla geçiştirilir. Terim genellikle, cinsel takıntı anlamına gelen yaygın modern kullanımına benzer şekilde, tüketicilerin metaların gösterisine duyduğu saplantıya indirgenir. Kapital bağlamında ise, insanların ve toplumsal ilişkilerin üzerinde “büyüsel güçler” taşıdığı varsayılan nesnelere, çoğu kez insanlar tarafından yaratılmış olanlara, atfedilen bir etkinliktir (Marx 1990, 163). Aslına bakılırsa bu terim, Avrupalı sömürgecilerin Afrika ve Amerika’daki yerli toplulukların ritüelleri ve dini pratiklerini alaya almak için kullandığı bir kavramdı. Heinrich’in açıkladığı üzere, kapitalist toplumsal ilişkilerin egemen hâle gelmesi ve endüstriyel üretiminin gerektirdiği bilim ve teknolojinin sistematik biçimde gelişmesiyle birlikte feodal ve dinsel bağlara dayanan eski toplumsal ilişkiler hızla çözülmeye başladı (Heinrich 2012, 78). Bu durum, Aydınlanmanın da etkisiyle, Avrupa toplumunun kendisini “uygarlığın doruk noktası” olarak görmeye başlamasına yol açmıştı. İşte tüm bunlar Avrupalı sömürgecileri yerli toplumların ritüellerini küçümseyen ırkçı bir tutuma itti. Onlara göre yerli halklar, büyülü güçlere sahip olduğuna inandıkları “şeylerin” kontrolü altında yaşıyordu, yani fetişizmin etkisindeydiler.
Burjuva toplumunun “geri kalmış” yerli toplumlara kıyasla ilan ettiği “üstünlük” iddiasına rağmen Marx, burjuva toplumsal ilişkilerinin bütününün ve bunun siyasal iktisattaki teorik temsillerinin meta ilişkilerinin fetişleştirilmesine dayandığını göstermiştir. (Marx 1990, 165). Zira siyasal iktisat, meta üretiminin toplumsal niteliğini açığa çıkarmak yerine, metaları sanki kendiliğinden toplumsal güçlere sahipmiş gibi ele alıyordu. Marx bunu, bir metanın değerinin, yani değişim [mübadele] değerinin, kökenine dair anlayışları yapı söküme uğratarak gösterdi. Bir metanın kullanım değeri ve değişim değeri olmak üzere “iki faktörü” olduğunu ortaya koydu. (Marx 1990, 126). Bir metaya kullanım değerini veren şey, bir insan ihtiyacını karşılayan nesnenin maddi özelliklerinden kaynaklanır, bu, üretim tarzından bağımsızdır, doğal olarak da harcanan emek miktarına bağlı değildir. Fakat nesneler kapitalizm altında meta hâline geldiklerinde, aynı zamanda bir değişim değeri kazanırlar. Bir metaya değişim değerini veren şey, başka bir metanın belirli bir miktarıyla takas edilebilir olmasından gelir. Kullanım değerleri söz konusu olduğunda, “hiçbir gizem yoktur”, çünkü hangi üretim tarzında olursak olalım, onlar yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılayan duyusal şeylerdir. Fakat ne zaman ki metalar değişim değeri kazanırlar, “duyusallık aşılmış olur”. Metanın bu “gizemli karakteri”, yani meta fetişizmi, emeğin toplumsal ilişkilerini yansıtıyor olmasına rağmen değişim değerinin metanın nesnel özelliğiymiş gibi görünmesinden kaynaklanır, sanki bu özellikler şeylerin “sosyo-doğal nitelikleri”ymiş gibi (Marx 1990, 164)… İşte siyasal iktisat tam da bunu yapar. Oysa Marx, değişim değeri ve değerin, parayı, piyasayı, değişimi, rekabeti, özel mülkiyeti, ücretli emeği ve diğer unsurları içeren kapitalist “toplumsal formasyonun”, yani kapitalizmin pratiklerinin ve kurumlarının bir sonucu olduğuna dikkat çeker.
Marx’ın fetişizm kuramının, siyasal iktisadın ön kabullerine meydan okuyarak metaların fetiş görünümünü yapı söküme uğratarak kapitalizmin temelindeki sosyal ilişkilere ulaşmaya çalışması nedeniyle, onun radikal eleştiri yönteminin özü niteliğinde olduğunu öne sürüyorum (Harvey 2010, 92). Fetişleşmiş toplumsal ilişkileri çözmek, onları hem daha iyi açıklamamızı hem de, muhtemel ki, nasıl dönüştürülebileceğimizi fark etmemizi sağlar. Bu süreci, Marx’ın değer ve emek analizinde açıkça görmek mümkündür. Bu noktada Marx’ın değer teorisi ile klasik emek-değer teorisini karşılaştırmak kafa açıcı olacaktır. Diane Elson, Michael Heinrich, David Harvey, Geoffrey Pilling ve diğer birçok araştırmacıyla birlikte ben de Marx’ın bir “emek-değer teorisine” sahip olmadığı kanaatindeyim. Nitekim Marx Kapital’in üç cildinde bu terimi hiç kullanmaz. Elson’ın söylediği gibi Marx’ın bir “emeğin değer teorisi” vardır (Elson 1979, 112). Bu yeniden adlandırma bile kuramın ağırlık merkezini kökten değiştirmektedir. Çünkü mesele sadece kapitalizm altında emeğin değer yaratması değil, aynı zamanda bunun tüm insan emeğine içkin doğal bir özellik olmamasıdır. Fakat, metaların fetiş niteliği, emeğin değer yaratmasının kapitalist “toplumsal formasyonun” bir sonucu olduğunu gizler. Marx’ın belirttiği gibi, siyasal iktisat emeği değerin özü ve emek zamanını da değerin niceliği olarak doğru şekilde tanımlamıştır; fakat şu temel soruları hiç sormamıştır: Bu içerik neden o özel biçimi alır? Emek neden değer olarak ifade edilir ve emek zamanın ölçüsü neden ürünün değer büyüklüğü olarak görünür?” (Marx 1990, 174). Tıpkı Ricardo’nun yaptığı gibi emeği toplumsal ilişkilerden arındırarak doğal bir kategoriye indirgemek, sanki avcı-toplayıcı toplumlarda bile insanlar üretim için harcanan çalışma sürelerine göre değişim yapıyormuş izlenimi yaratır. Oysa emek tüm üretim tarzlarında zenginlik ve kullanım değerleri yaratır, fakat sadece kapitalizm altında, siyasal iktisadın analiz etmeye çalıştığı bu tarihsel olarak özgül biçimleri alır.
Değeri doğallaştırdığımızda, onu tarihin belirli bir “toplumsal üretimi” olarak görmekten vazgeçeriz ve onu üreten ve yeniden üreten ilişkileri analiz etme yeteneğimizi yitiririz. Oysa bu fetişi bir kez kavradığımızda, her metanın kapitalist toplumsal ilişkileri anlamamıza yarayan bir “toplumsal hiyeroglif” içerdiğini görebiliriz (Marx 1990, 167). Marx’ın siyasal iktisadın kategorik ön kabullerine meydan okuyan eleştirel yöntemi, kapitalizmi mümkün kılan toplumsal ilişkileri daha doğru biçimde tespit etmesini sağlamıştır. Sonuç olarak, radikal siyasi projeler, insan özgürlüğüne ulaşmak yolunda neyin değiştirilebileceğini ve neyin değiştirilmesi gerektiğini anlamak için toplumsal ilişkilere dair ön kabullerini daima sorgulamalıdır. Nihayetinde, bir sosyal ilişkiler bütününü analiz ederken, nasıl işlediğini anlasak dahi, neden bu şekilde işlediğini sormak, onları nasıl değiştirebileceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Bu nedenle de Marx’ın fetiş analizi yöntemi, kapitalist ya da kapitalist olmayan tüm toplumsal ilişkilerin eleştirel analizine dâhil edilmelidir.
Kaynakça
Elson, Diane. 1979. The Value Theory of Labour. London: Verso.
Harvey, David. 2010. A Companion to Marx’s Capital. London: Verso.
Heinrich, Michael. 2012. How to Read Marx’s Capital. New York: Monthly Review Press.
Lenin, Vladimir. 1918. The Immediate Tasks of the Soviet Government. Moscow: Progress Publishers.
Marx, Karl. 1990. Capital: Volume I. Translated by Ben Fowkes. London: Penguin Classics.
Pilling, Geoffrey. 1980. Marx’s Capital: Philosophy and Political Economy. London: Routledge.
Smith, Adam. 1776. An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. London: W. Strahan and T. Cadell.
Stalin, Joseph. 1952. Economic Problems of Socialism in the USSR. Moscow: Foreign Languages Publishing House.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












