Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Hindistan‘da çevre kirliliği: Felaket değil, sermaye birikimi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, Hindistan’da kışın yoğunlaşan çevre kirliliği krizini yaygın teknik, mekânsal ve “meteorolojik” açıklamaların ötesine taşıyarak bu sorunu onu üreten politik ekonomi zemininde kavramaya çalışıyor. Yazar Bodapati Srujana, Hindistan devletinin ve sermaye fraksiyonlarının bugüne kadarki tercihlerinin kitle ulaşımının özelleştirme baskılarıyla çökertilmesi ve otomotiv sermayesinin yayılma dinamikleri lehine şekillendiğini göstererek kirliliği rastlantısal bir çevresel felaketi olarak değil, üzerinde yükseldiği birikim stratejisinin maddi sonucu olarak ele alıyor. Kirlilik yükünün toplumsal olarak nasıl dağıldığını (yoksulların daha yoğun maruziyeti, sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizlikler vb.) ayrıntılandırarak ekolojik krizi sınıfsal bir yeniden üretim sorunu olarak kavramsallaştıran Srujana, bu krizin siyasal yönetiminde ise suçun neden sistemli şekilde köylüye yöneltildiğine dair birtakım değerlendirmeler sunuyor.

Srujana’ya göre böyle yaparak, hem tarımın daha fazla piyasaya açılmasına ve tarımsal faaliyetin şirketleşmesine uygun bir zemin oluşturuyor hem de otomotiv merkezli birikim modelinin yapısal sorumluluğu görünmezleştiriliyor. Bu perspektif, güncel küresel tartışmalarda sıkça rastlanan bir eğilim olan ekolojik yıkımın sorumluluğunun devletlerin ve sermaye blokunun uzun vadeli yatırım tercihlerinden ve enerji-ulaşım-altyapı rejimlerinden koparılarak emekçi sınıflara yüklenmesine dair eleştirilerimizi ve iklim krizi etrafında şekillenen geniş ölçekli ideolojik mücadelelere dair kavrayışımızı derinleştirme potansiyeli taşıyor.


Kirlilik Krizinde Köylüleri Günah Keçisi İlan Etmek

Bodapati Srujana
CounterPunch
1 Aralık 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Evet, yılın o zamanı yine geldi: Hindistan’ın başkenti Delhi’nin hava kalitesi tehlikeli düzeylere vardı. Resmî Hindistan hava kalitesi göstergeleri en yüksek olumsuz seviye olan 500’e dayanırken, uluslararası normlara dayalı endeksler 1.000, hatta 2.000 seviyelerini aşarak kentin fiilen bir gaz odasına dönüştüğünü ortaya koyuyor. Zehirli gazlarla yüklü yoğun duman tabakası, insanların sığınabileceği güvenli tek bir yer kalmayacak şekilde, kentin her köşesine, hatta evlerin içlerine kadar sızıyor.

Kış ayları sadece Delhi’de değil, ülke nüfusunun neredeyse yarısını barındıran tüm Hint-Ganj ovası boyunca giderek daha da zehirli bir hale geldi, özellikle de son on yılda. Motorlu taşıtlardan salınan emisyonlar kirli havanın başlıca nedeni olsa da kırsal hanelerde yemek pişirme ve ısınma amacıyla kullanılan odun, Kharif hasadından (Ekim-Kasım aylarına tekabül ediyor) sonra anız yakımı, endüstriyel gazlar, tuğla ocaklarından çıkan duman ve çöplerin açık alanda yakılması gibi faktörler, kış aylarında uzun süreler boyunca yer seviyesine hapsolan devasa miktarda kirletici üretiyor.

Kuzey ovalarında düşük sıcaklıklar, yüksek atmosferik nem, zayıf rüzgarlar ve Himalaya bariyeri ile özdeşleşmiş kış koşulları, kirleticilerin dağılmasını engelleyen stabil bir inversiyon katmanı oluşturuyor. Tüm bunlar, ocak ayında görülen kısa süreli yağışlarla geçici olarak dağılan fakat kent ve kasabaların üzerinde kalın bir örtü gibi duran sürekli bir duman tabakasına yol açmakta.

Kış aylarındaki bu zehirli hava, coğrafi açıdan çok daha geniş bir alanı kapsayıp Kuzey Hindistan’daki birçok eyaleti etkilese de kirlilik Delhi’de özellikle görünür hâle geliyor. Zira burası ülkenin siyasal, idari, yargısal ve medya elitinin bulunduğu bir merkez ve onların ayrıcalıklı mekânları dahi bu kirli havadan azade değil. Aslına bakılırsa bazı küçük kent ve kasabalardaki kış kirliliği Delhi’den daha ağır, fakat bu yerlerin maruziyeti medyada neredeyse hiç yer bulamıyor.

Tehlikeli boyutlardaki kış kirliliği, solunum yolu hastalıklarında artıştan hipertansiyon ve kanser vakalarındaki yükselişe, çocuklarda bilişsel gerilemeden genel hastalık yükündeki artışa, yaşlılar ve bebekler arasında daha yüksek ölüm oranlarına kadar ciddi bir halk sağlığı krizi demek. Bu durumun etkisi en ağır biçimde nüfusun en alttaki yüzde 90’ı üzerinde hissediliyor. Çünkü bu kesim hem yetersiz finanse edilen bir kamusal sağlık sistemiyle karşı karşıya hem de yeterli bakımı karşılayamıyor. Tabii hastalık, onlar için ayrıca kaybedilen işgünü, yüksek maliyetli hastane masrafı ve testler anlamına geliyor ve bu da yoksulluğu daha da derinleştiriyor.

Halkın en kırılgan kesimleri olan işçi sınıfı ve köylülüğe yüklenmeden, kirliliğin temel nedenlerini saptamak ve önleme maliyetini gidermek, Hindistan devletinin karşısında acil bir görev olarak duruyor.

Ne var ki, Hindistan hükümeti, kirlilik kriziyle mücadele etmek için kapsamlı bir plan geliştirmek yerine, suçu Haryana, Pencap ve Uttar Pradeş’teki çiftçilere atmış, hasat sonrası anız yakmayı Delhi’nin zehirli havasının birincil nedeni olarak görmüş ve eyaletleri çiftçilere 5.000 ila 30.000 rupi arasında ağır para cezaları kesmeye zorlamış durumda.

Asıl fail artan otomobil sahipliği

Gerçekte ise, Delhi’deki kirliliğin en büyük nedeni, otomobil sahipliğinde ve kullanımında yaşanan astronomik artış. Çalışmalar, kentin hava kirliliğinin yarısından fazlasının taşıt emisyonlarından kaynaklandığını tahmin ediyor. Bu pek de şaşırtıcı sayılmaz. Zira Delhi’deki otomobil sayısı, Hindistan’ın üç büyük kenti olan Mumbai, Kalküta ve Chennai’daki [Madras] araçların toplamından fazla, üstelik bunların yüzde 90’ı özel araçlar.

Kaldı ki sorun Delhi ile sınırlı değil. En üst gelir dilimindeki otomobil sahipliğinin hızla artması, bir zamanlar görece temiz havaya sahip yarı kırsal bölgelerde dahi trafik sıkışıklığını ve ağır kirliliği sıradan hale getirdi.

Otomobil sahipliği ve karayolu taşımacılığı, Hindistan’ın neoliberal büyüme modelinin merkezine yerleştirildi. Özelleştirmeye dönük baskılarla birlikte, hükümetler, demiryolları da dahil, daha az kirletici olan kamusal ulaşım sistemlerini kasten zayıflattılar. Devlete ait Hindistan Demiryolları, yaşlanmış ve aşırı yüklenmiş bir altyapıyla bırakıldı. Öyle ki yük taşımadaki payı 1991’de yaklaşık yüzde 60 iken bugün yüzde 29’a gerilemiş durumda, yolcu taşımacılığındaki pay da buna paralel bir çöküş yaşadı.

Demiryolu kapasitesi böyle yerinde sayarken, karayolu taşımacılığı, özellikle de kişisel ve ticari araç kullanımı, kontrolsüz biçimde büyüdü. Otomotiv sektörü bugün imalat sanayii katma değerinin yaklaşık yarısını oluşturuyor. Devlet, karayolu ağının hızla genişletilmesiyle bu sektörü sürekli desteklerken, kitlesel toplu taşımayı sağlayan eyalet karayolu taşımacılığını çöküşe bıraktı. Otomobil, cip ve taksi sayısı yıllık bileşik büyüme oranı olarak yüzde 8,56’ya ulaşırken, kamusal ulaşımın belkemiğini oluşturan otobüs sayısı yalnızca yüzde 2,48 arttı.

Son birkaç on yılda merkezî hükümet, sermaye harcamalarının orantısız bir payını karayolu inşasına yönlendirerek otomobil merkezli bir ekonomiyi teşvik etti. Hindistan bugün coğrafyası ve nüfus yoğunluğuyla uyumsuz biçimde dünyanın en büyük karayolu ağlarından birine sahip ve demiryolu sistemi yerinde sayarken karayolu ağı hızla genişlemeye devam ediyor. Öyle ki gelinen noktada Hindistan’ın toplam yol uzunluğu, benzer nüfusa, üç kat daha fazla toprağa ve çok daha büyük bir ekonomiye sahip olan Çin’in yol uzunluğunu dahi geçmiş durumda. İki ülke 2010 civarında kabaca aynı güzergâh uzunluğuna sahipken, geçtiğimiz yirmi yılda Hindistan demiryolları sadece yüzde 6 büyüdü, Çin’in demiryolları ise yaklaşık yüzde 65 genişledi ve şu anda Hindistan’ınkinden yaklaşık yüzde 60 daha uzun.

Yoksulluk ve kirlilik

Kirliliği asıl olarak “zenginlik” körüklemekle birlikte, Hindistan’ın çarpık ve “damlama etkisi”ne [trickle-down] dayalı büyüme modeli milyonlarca aileyi hâlâ topladıkları oduna bağımlı bırakmakta ve köylülerin önemli bir kısmını anız yakmaya zorlamakta. Sınırlı ekonomik büyüme, alternatiflere geçme kapasitesini yaratamadığı için hava kalitesini günden güne kötüleştiriyor.

Kuzey Hindistan’daki kış kirliliğinin yaklaşık yüzde 30’unun biyokütle yakımından, yani yemek pişirme ve ısınmada kullanılan odun ve tezek ile ekim sonu, kasım başındaki anız yakımından, kaynaklandığı tahmin edilmekte.

Hane halklarını odun kullanımından LPG’ye geçirmeyi amaçlayan devlet programları yetersiz finanse edildikçe, bu geçiş kırsal kesimin büyük bölümü için oldukça pahalı kalmaya devam edecek. Kadınlar tarafından toplanan odun hâlâ temel enerji kaynağı. Elektrikli ısıtma nüfusun çoğu için erişilemez olduğundan, açık ateşler kırsal kuzey Hindistan’da ve hatta kentlerdeki göçmen işçiler için de kışları temel kış ısıtma yöntemi.

Suç köylülerde mi?

Ekim ortasından kasıma kadar yapılan anız yakımı, motorlu taşıtlardan ve diğer kaynaklardan gelen zaten yüksek düzeydeki kış kirliliğine geçici bir zirve ekliyor. Hint medyası ise bu artışı ana suçlu olarak sunuyor. Oysa kirlilik seviyeleri, anız yakımının çoktan sona erdiği aralık ve ocak aylarında dahi aynı derecede ağır seyrediyor. Bu durum Delhi ve bölge genelindeki zehirli havanın esas belirleyicilerinin başta motorlu taşıtlar olmak üzere kalıcı kaynaklar olduğunu açıkça göstermekte.

2023 yılında Delhi’nin hava kalitesinin “iyi” kategoride olduğu yalnızca tek bir gün kaydedildi. 2024’te ise hava, bir gün bile bu kategoriye ulaşmadı. Tüm bunları yalnızca bir aylık anız yakımı ile açıklamak ikna edici gözükmüyor.

Daha ucuz toplu taşıma alternatifleri yerine özel karayolu taşımacılığını önceliklendirmekten vazgeçeceği için, araç kirliliğinin temel sorunuyla yüzleşmek istemeyen hükümet, bunun yerine hedef tahtasına çiftçileri yerleştiriyor.

Anız yakımının hava kalitesini kötüleştirdiği bir gerçek. Çiftçiler de bunun farkında, zira duman önce kendi köylerini boğuyor, sonra Delhi gibi kentlere ulaşıyor. Fakat kâr marjları daralmış, devlet desteği erimiş olan köylülüğün uygulanabilir bir alternatifi yok. Anız hızla temizlenmezse Rabi mahsulünün ekimi gecikir ve tüm mahsul döngüsü aksar. İklim değişikliği bu baskıyı daha da arttırdı. Son beş-altı yıldır güneybatı musonu Kuzey Hindistan’a geç geliyor. Bir zamanlar normal ekim ayı olan haziran artık aşırı kurudu, ekim temmuza, Kharif hasadı ise kışa doğru sarktı. Bazen muson tıpkı bu yıl olduğu gibi ekim ayına kadar sürse de, tarlada hasada hazır pirinç ıslanıyor, kuruması için tarlada haftalarca bekletiliyor ve hasat gecikiyor. Bu nedenle, Kharif pirinci sonrası bitki artıklarının doğal olarak ayrışması için yeterli zaman kalmadan tarlaların Rabi buğdayı için hazırlanması gerekiyor.

Hindistan’da köylülerin ekseriyetini “küçük” ve “marjinal” geçimlik çiftçiler oluşturuyor. Bu koşullarda, değişen iklime uygun teknolojilere yatırım yapmak ve uygun çeşitler geliştirmek devletin sorumluluğu. Hint devleti ise bunun yerine pirinç ve buğday için verilen asgari destek fiyatı (MSP) ile sınırlı olan desteği dahi geri çekmeye çalışıyor (Bu arada hükümet MSP’yi toptan kaldırıp tarım piyasalarını bütünüyle şirketlere devretmeye çalışmış, bu da 2020–21’de tarihi bir çiftçi eylemliliğine yol açmıştı).

Hükümet çiftçilere su tasarrufu, iklim değişikliğine uyumluluk, piyasa oynaklıklarına direnç gibi gerekçelerle ürün çeşitlendirmesi çağrısı yapıyor, fakat alternatif ürünler için anlamlı bir fiyat desteği sunmuyor, yeni çeşitlere ve tarımsal teknolojiye kayda değer bir yatırım yapmıyor ve aslında bu alanı tarım şirketlerinin insafına bırakıyor. Bu nedenle ürün çeşitlendirmesi çiftçiler için fiilen uygulanabilir değil.

Hükümet, mahsul kalıntılarını yönetmeye yönelik teknolojilere yatırım yapmak ve çiftçilerin bu teknolojileri benimseyebilmesi için gerekli mali desteği sağlamak yerine, zaten müşkül durumdaki köylülüğe ağır para cezaları yüklemeyi tercih ediyor; medya ise çiftçileri kirliliğin başlıca suçluları olarak resmederek sürekli bir olumsuz haber akışını teşvik ediyor. Bu çerçevenin politik bir işlevi var: Çiftçilere yönelik kamuoyu sempatisini aşındırmak ve tarım üzerinde daha fazla kontrol isteyen şirket çıkarlarını önceleyerek gelecekteki yasal düzenlemeler için toplumsal zemini hazırlamak.

Kirliliğin sorumluluğunun çiftçilere yüklenmesinin Hindistan devletinin aktif olarak desteklediği şirketler için ise iki temel işlevi var gibi duruyor: Birincisi, çiftçilerin “geri kalmış uygulamalarını” modernleştirilmeye muhtaç göstererek tarımın şirketleştirilmesine yönelik olası hamleler için zemin oluşturabilmek. İkincisi ise, dikkatleri [kirliliğin] gerçek faili olan otomotiv sektörü, özel araç kullanımındaki artış ve kamusal ulaşımın sistematik ihmalinden saptırmak.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English