Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Marx: Bir ‘klasik iktisatçı’dan fazlası

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, genç bir Marksist yazarın 2021 yılında, henüz yüksek lisans öğrencisiyken kaleme aldığı bir siyasal iktisat tartışmasına dayanıyor. Tartışmanın odağında, Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğiyle ilişkisini sadece kavramsal bir yakınlık-uzaklık sorunu olarak değil, daha köklü bir mesele olarak, yani toplumsal ilişkilerin kendi göründükleri biçim altında “doğal” kabul edilmesine yönelik sofistike bir eleştiri yatıyor. Makale, Marx’ın Smith’ten Ricardo’ya uzanan klasik geleneği sadece sonuçları bakımından değil, bizzat “soru sorma biçimi” düzeyinde de hedef aldığını göstermeye çalışıyor. Genç yazar, kapitalist toplumsal ilişkilerin tarihsel özgüllüğünü perdeleyen bu doğallaştırma eğiliminin, siyasal iktisadın emek, değer, para, meta, piyasa, kâr ve rant gibi temel kategorilerini “kendinden menkul” varlıklara dönüştürdüğünü ve Marx’ın eleştirisinin tüm keskinliğinin de buradan beslendiğini savunuyor.

Bu çerçeve izlendiğinde siyasal iktisadın eleştirisi, kapitalizmin işleyişine dair daha doğru bilgiler üretme arayışı olmaktan çıkıp kapitalist toplumun kendi kendini kavrayış tarzını sorgulamaya dönüşüyor.


Marx ‘Klasik Bir İktisatçı’dan Fazlasıysa, Bu Neden Önemli? 

Critic of Political Economy
24 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Akademik tartışmalarda, Karl Marx’ın klasik siyasal iktisat geleneğinin, Smith, Ricardo, Malthus ve diğerleriyle ilişkisi konusunda sık sık görüş ayrılıkları ortaya çıkar. Buna, Kapital’in bir alt başlığı olan “siyasal iktisadın eleştirisi” ifadesinin tam olarak ne anlama geldiğine dair tartışmalar da dahildir. Gerek Marksistler gerekse de Marksist olmayanlar arasında yaygın kabul gören bir yorum, Marx’ın eleştirisini klasik okulun bir uzantısı olarak görmektir. Yani onun çalışmasını esasen siyasal iktisadın ampirik bir bilim olarak geliştirilmesine yaptığı katkılar üzerinden okumaktır. Aynı kişiler, Marx’ı, kapitalizmin başarısızlıklarını daha iyi ortaya koymak için “burjuva siyasal iktisada” karşıt biçimde “Marksist siyasal iktisat” geliştirmiş bir iktisatçı olarak da yorumlar. Maurice Dobb, Ronald Meek, Piero Sraffa, Joan Robinson gibi geçmişteki bazı iktisatçılar da dahil olmak üzere, Marx’ı bir “iktisatçı” olarak gören azımsanmayacak sayıda isim olduğu söylenebilir. Oysa Marx, klasik siyasal iktisadın kuramlarını geliştirmekten daha fazlasını yapmaya çalışıyordu, ki pek çok durumda bunu kesinlikle başardığı da aşikâr. Michael Heinrich’in ileri sürdüğü gibi Marx, klasik siyasal iktisadın yalnızca sonuçlarını değil, “onun soru sorma tarzını”, yani politik iktisadın açıklamaya giriştiği şey ile apaçık, açıklamaya ihtiyaç duymayan şey olarak kabul ettiği arasındaki ayrımı da eleştiriyordu (Heinrich 2012, 45). Zira Marx’ın eleştirisinin daha radikal bir amacı vardı: Klasik siyasal iktisadın kapitalizmi kavramsallaştırırken dayandığı insani-toplumsal ilişkilere dair en temel varsayımlara meydan okumak.

Marx, Smith ve Ricardo gibi kuramcıların hiçbir eleştiriye tabi tutmadan benimsediği “kategorik ön kabulleri” (Marx 1990, 90) sorgulayarak siyasal iktisada bir bütün olarak meydan okumak istiyordu. Bu, kapitalist ilişkileri açıklarken hiçbir şeyi veri kabul etmeyen bir yaklaşım gerektirir. Marx’a göre tüm toplumsal biçimler tarihsel olarak özgül ilişkilerin ürünüdür ve bu nedenle de toplumsal olguların özünü, hangi “iktisadi biçim” ya da “iktisadi kategori” altında görünür hâle geliyorlarsa, o biçim içinde açıklamak gerekir (Harvey 2010, 28). Bu, para, kârlar, rantlar, ücretler, faiz, kredi ve özellikle de değer gibi kapitalizme özgü tüm unsurları açıklamayı gerektirir. Klasik siyasal iktisat kimi zaman kapitalizmin yasalarının toplumsal ilişkilerden kaynaklandığını tespit etmiş olsa da bunu Marx’ın yaptığı tür ve ölçekte yapmamıştır. Tam tersine, genellikle değişim ve meta üretimi gibi kapitalist ilişkileri “doğallaştırmış”, onları ya insan doğasının bir parçası olarak göstermiş ya da sanki şeylerin kendi doğal nitelikleriymiş gibi sunmuştur (Pilling 1980, 67). Bu ilişkilerin kaynaklarını sorgulamaksızın meta ilişkilerini “yarı-doğal koşullar” olarak resmetmiştir. Adam Smith’in ünlü “insanın takas etmeye ve değiş tokuşa doğal eğilimi vardır” (Smith 1776, 25) iddiası bunun tipik bir örneğidir. Smith burada kapitalist üretim ilişkilerinin özelliklerini bireylerin doğuştan gelen nitelikleriymiş gibi göstererek doğallaştırmaktadır. Marx ise bu noktada şu soruyu sorar: Bu ilişkiler neden böyle görünür? Neden ücretler, para, metalar, değişim, pazarlar, fiyatlar, kârlar ve rant vardır? Bu ilişkileri tarihsel olarak kuran toplumsal pratikler nelerdir?

Peki bugün Marx’ın politik iktisadın “kategorik ön kabullerini” eleştirmeye çalıştığını anlamak neden önemlidir? Bunun, dönüştürücü projeler için mücadele eden radikal siyaset savunucularına, kendi insanî-toplumsal ilişki varsayımlarını sorgulamaya devam etmeleri gerektiğini hatırlatması nedeniyle önemli olduğunu savunuyorum. Hiçbir toplumsal öğenin mutlak olmadığı, hepsinin kökenlerinin açıklanması gerektiği, özgürleştirici ya da baskıcı olma potansiyellerinin ancak böyle anlaşılabileceği anlamına gelir (Elson 1979, 112). En önemlisi ise, bu tür bir eleştirel yaklaşımın, toplumu insan özgürlüğünü azami ölçüde genişletecek biçimde nasıl dönüştürebileceğimizi daha iyi kavramamıza olanak tanımasıdır. Nitekim en radikal siyasal projeler bile kimi toplumsal ilişkileri nötr veya her üretim tarzıyla uyumlu kabul ederek eleştirel olmayan bir kabule düşebilir. Bunu geçmişin devlet sosyalizmi deneyimlerinde görebiliriz. SSCB’nin kurucu kadroları radikal şekilde yeni bir toplum inşa etmeye çalışırken, kapitalist iktisadi kategorilerin, pratiklerin, bilimlerin ve teknolojilerin nötrlüğünü sıklıkla varsaymışlardır. Bu da çoğu kez kapitalist toplumdan devralınan sorunların yeni toplumsal formasyonda yeniden üretilmesine yol açmıştır. Örneğin ortodoks Marksistler ve Lenin gibi figürler, iş bölümünü en ince ayrıntısına kadar düzenleyen Taylorizmi, üretici güçlerin nötr bir öğesi ve “sosyalizmde emek sürecinin verimli örgütlenmesi”nin parçası olarak görüyordu (Lenin 1918, 34). Ne var ki bu, kapitalizmdeki yabancılaşma ve ağır çalışma koşullarının benzerlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Stalin ise meta üretimi ve para biçiminin sosyalizmle uyumlu olduğunu savunuyordu (Stalin 1952, 18). Ağır sanayide güçlü büyümeyi, sermaye birikimini ve hızla artan bir GSYİH’yı destekliyordu. Bu büyüme odaklı yaklaşım ise, kaynakların yurttaşların ihtiyaçlarını esas almasını değil, büyüme uğruna büyümeyi temel alan devasa bir “birikim yanlılığı” yaratmıştır. Böylece SSCB’de sermaye birikiminin olumsuz etkilerinin önemli bir kısmı, sosyalist olduğu iddia edilen bir toplumsal formasyon içinde yeniden üretilmiştir. Buradan çıkarılacak ders, herhangi bir radikal projenin, yeni ve özgürleştirici sosyal ilişkiler inşa etmeye yönelik önerilerinde hiçbir şeyi veri kabul etmemesi gerektiğidir. Marx’ın eleştirisi siyasal iktisat bağlamında geliştirilmiş olsa da, bu ilke tüm radikal toplumsal dönüşüm girişimleri için geçerlidir. Toplumsal değişime dönük önerilen her radikal teklif, geçmiş toplumsal sorunların tekerrürüne neden olmaması için eleştirel bir incelemeden geçmelidir.

Marx’ın meta fetişizmi kuramı, taşıdığı büyük öneme rağmen çoğunlukla geçiştirilir. Terim genellikle, cinsel takıntı anlamına gelen yaygın modern kullanımına benzer şekilde, tüketicilerin metaların gösterisine duyduğu saplantıya indirgenir. Kapital bağlamında ise, insanların ve toplumsal ilişkilerin üzerinde “büyüsel güçler” taşıdığı varsayılan nesnelere, çoğu kez insanlar tarafından yaratılmış olanlara, atfedilen bir etkinliktir (Marx 1990, 163). Aslına bakılırsa bu terim, Avrupalı sömürgecilerin Afrika ve Amerika’daki yerli toplulukların ritüelleri ve dini pratiklerini alaya almak için kullandığı bir kavramdı. Heinrich’in açıkladığı üzere, kapitalist toplumsal ilişkilerin egemen hâle gelmesi ve endüstriyel üretiminin gerektirdiği bilim ve teknolojinin sistematik biçimde gelişmesiyle birlikte feodal ve dinsel bağlara dayanan eski toplumsal ilişkiler hızla çözülmeye başladı (Heinrich 2012, 78). Bu durum, Aydınlanmanın da etkisiyle, Avrupa toplumunun kendisini “uygarlığın doruk noktası” olarak görmeye başlamasına yol açmıştı. İşte tüm bunlar Avrupalı sömürgecileri yerli toplumların ritüellerini küçümseyen ırkçı bir tutuma itti. Onlara göre yerli halklar, büyülü güçlere sahip olduğuna inandıkları “şeylerin” kontrolü altında yaşıyordu, yani fetişizmin etkisindeydiler.

Burjuva toplumunun “geri kalmış” yerli toplumlara kıyasla ilan ettiği “üstünlük” iddiasına rağmen Marx, burjuva toplumsal ilişkilerinin bütününün ve bunun siyasal iktisattaki teorik temsillerinin meta ilişkilerinin fetişleştirilmesine dayandığını göstermiştir. (Marx 1990, 165). Zira siyasal iktisat, meta üretiminin toplumsal niteliğini açığa çıkarmak yerine, metaları sanki kendiliğinden toplumsal güçlere sahipmiş gibi ele alıyordu. Marx bunu, bir metanın değerinin, yani değişim [mübadele] değerinin, kökenine dair anlayışları yapı söküme uğratarak gösterdi. Bir metanın kullanım değeri ve değişim değeri olmak üzere “iki faktörü” olduğunu ortaya koydu. (Marx 1990, 126). Bir metaya kullanım değerini veren şey, bir insan ihtiyacını karşılayan nesnenin maddi özelliklerinden kaynaklanır, bu, üretim tarzından bağımsızdır, doğal olarak da harcanan emek miktarına bağlı değildir. Fakat nesneler kapitalizm altında meta hâline geldiklerinde, aynı zamanda bir değişim değeri kazanırlar. Bir metaya değişim değerini veren şey, başka bir metanın belirli bir miktarıyla takas edilebilir olmasından gelir. Kullanım değerleri söz konusu olduğunda, “hiçbir gizem yoktur”, çünkü hangi üretim tarzında olursak olalım, onlar yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılayan duyusal şeylerdir. Fakat ne zaman ki metalar değişim değeri kazanırlar, “duyusallık aşılmış olur”. Metanın bu “gizemli karakteri”, yani meta fetişizmi, emeğin toplumsal ilişkilerini yansıtıyor olmasına rağmen değişim değerinin metanın nesnel özelliğiymiş gibi görünmesinden kaynaklanır, sanki bu özellikler şeylerin “sosyo-doğal nitelikleri”ymiş gibi (Marx 1990, 164)… İşte siyasal iktisat tam da bunu yapar. Oysa Marx, değişim değeri ve değerin, parayı, piyasayı, değişimi, rekabeti, özel mülkiyeti, ücretli emeği ve diğer unsurları içeren kapitalist “toplumsal formasyonun”, yani kapitalizmin pratiklerinin ve kurumlarının bir sonucu olduğuna dikkat çeker.

Marx’ın fetişizm kuramının, siyasal iktisadın ön kabullerine meydan okuyarak metaların fetiş görünümünü yapı söküme uğratarak kapitalizmin temelindeki sosyal ilişkilere ulaşmaya çalışması nedeniyle, onun radikal eleştiri yönteminin özü niteliğinde olduğunu öne sürüyorum (Harvey 2010, 92). Fetişleşmiş toplumsal ilişkileri çözmek, onları hem daha iyi açıklamamızı hem de, muhtemel ki, nasıl dönüştürülebileceğimizi fark etmemizi sağlar. Bu süreci, Marx’ın değer ve emek analizinde açıkça görmek mümkündür. Bu noktada Marx’ın değer teorisi ile klasik emek-değer teorisini karşılaştırmak kafa açıcı olacaktır. Diane Elson, Michael Heinrich, David Harvey, Geoffrey Pilling ve diğer birçok araştırmacıyla birlikte ben de Marx’ın bir “emek-değer teorisine” sahip olmadığı kanaatindeyim. Nitekim Marx Kapital’in üç cildinde bu terimi hiç kullanmaz. Elson’ın söylediği gibi Marx’ın bir “emeğin değer teorisi” vardır (Elson 1979, 112). Bu yeniden adlandırma bile kuramın ağırlık merkezini kökten değiştirmektedir. Çünkü mesele sadece kapitalizm altında emeğin değer yaratması değil, aynı zamanda bunun tüm insan emeğine içkin doğal bir özellik olmamasıdır. Fakat, metaların fetiş niteliği, emeğin değer yaratmasının kapitalist “toplumsal formasyonun” bir sonucu olduğunu gizler. Marx’ın belirttiği gibi, siyasal iktisat emeği değerin özü ve emek zamanını da değerin niceliği olarak doğru şekilde tanımlamıştır; fakat şu temel soruları hiç sormamıştır: Bu içerik neden o özel biçimi alır? Emek neden değer olarak ifade edilir ve emek zamanın ölçüsü neden ürünün değer büyüklüğü olarak görünür?” (Marx 1990, 174). Tıpkı Ricardo’nun yaptığı gibi emeği toplumsal ilişkilerden arındırarak doğal bir kategoriye indirgemek, sanki avcı-toplayıcı toplumlarda bile insanlar üretim için harcanan çalışma sürelerine göre değişim yapıyormuş izlenimi yaratır. Oysa emek tüm üretim tarzlarında zenginlik ve kullanım değerleri yaratır, fakat sadece kapitalizm altında, siyasal iktisadın analiz etmeye çalıştığı bu tarihsel olarak özgül biçimleri alır.

Değeri doğallaştırdığımızda, onu tarihin belirli bir “toplumsal üretimi” olarak görmekten vazgeçeriz ve onu üreten ve yeniden üreten ilişkileri analiz etme yeteneğimizi yitiririz. Oysa bu fetişi bir kez kavradığımızda, her metanın kapitalist toplumsal ilişkileri anlamamıza yarayan bir “toplumsal hiyeroglif” içerdiğini görebiliriz (Marx 1990, 167). Marx’ın siyasal iktisadın kategorik ön kabullerine meydan okuyan eleştirel yöntemi, kapitalizmi mümkün kılan toplumsal ilişkileri daha doğru biçimde tespit etmesini sağlamıştır. Sonuç olarak, radikal siyasi projeler, insan özgürlüğüne ulaşmak yolunda neyin değiştirilebileceğini ve neyin değiştirilmesi gerektiğini anlamak için toplumsal ilişkilere dair ön kabullerini daima sorgulamalıdır. Nihayetinde, bir sosyal ilişkiler bütününü analiz ederken, nasıl işlediğini anlasak dahi, neden bu şekilde işlediğini sormak, onları nasıl değiştirebileceğimizi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Bu nedenle de Marx’ın fetiş analizi yöntemi, kapitalist ya da kapitalist olmayan tüm toplumsal ilişkilerin eleştirel analizine dâhil edilmelidir.


Kaynakça

Elson, Diane. 1979. The Value Theory of Labour. London: Verso.

Harvey, David. 2010. A Companion to Marx’s Capital. London: Verso.

Heinrich, Michael. 2012. How to Read Marx’s Capital. New York: Monthly Review Press.

Lenin, Vladimir. 1918. The Immediate Tasks of the Soviet Government. Moscow: Progress Publishers.

Marx, Karl. 1990. Capital: Volume I. Translated by Ben Fowkes. London: Penguin Classics.

Pilling, Geoffrey. 1980. Marx’s Capital: Philosophy and Political Economy. London: Routledge.

Smith, Adam. 1776. An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. London: W. Strahan and T. Cadell.

Stalin, Joseph. 1952. Economic Problems of Socialism in the USSR. Moscow: Foreign Languages Publishing House.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English