Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sovyet sirki ve palyaçonun proleterleşmesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale hayli ilginç bir temaya sahip: Sovyet düzeninde kitle eğlencesinin ve propagandanın bir aracı olarak sirk ve Ortaçağ Rusya’sından süzülüp gelen “palyaço” tiplemesinin emekçileşmesi.

Yazar, Ekim Devrimi’nin ardından, özellikle Aydınlanma Komiseri Anatoliy Lunaçarskiy’in çabalarıyla hem pedagojik, hem eğlencelik, hem de propagandif bir niteliğe bürünen sirkin devrim öncesi Rusya’daki ikili işlevine dikkat çekiyor. Ayrıca, “saray soytarısı”ndan farklı olarak devrim öncesinde bile politik hiciv geleneğini sürdüren palyaço karakterinin, Sovyet sistemi içerisinde edindiği yeni role de önemli bir yer veriyor. Sovyet sirki ve palyaçosu, savaş komünizmi sonrasında başlayan geçici ricatta (“Yeni Ekonomik Politika”, NEP) devrimci canlılığını yitirse de, yazar bize Stalin döneminde sirk ve palyaçonun tekrar yeni biçimler alacağına ilişkin ipuçlarını veriyor.


Palyaço komünizmi

After History
The Stalin Era
30 Kasım 2025

SSCB’nin komünist vizyonunun şaşırtıcı bir sembolü, sirk palyaçosu gibi beklenmedik bir figürdü. Erken dönem Sovyet devleti, sosyalist kültür içinde halkın katılımını teşvik etmeyi amaçlıyordu ve palyaçoluğu, kolektif işçi sınıfı gücüne dayanan devrimci devlet kurma projesine çok uygun bir estetik form olarak görüyordu. İlk bakışta bu tuhaf görünebilir, fakat sirk (ve palyaçoları) Sovyet idealleriyle yakından uyumlu belirgin özelliklere sahipti:

Sirkteki coşkulu, kolektif ruhun, sosyalist yaşamın günlük neşesini yansıtması gerekiyordu; cesur fiziksel gösteriler ve akrobasinin, devletin tüm insani sınırları aşma konusundaki ütopik hırsını sergilemesi gerekiyordu; elektrikli aydınlatma, otomobillerin ve mekanize uçuşların gösterilere dahil edilmesi gibi çeşitli mekanik harikaların kullanımının, Sovyet modernizasyonunun Prometheusvari dürtüsünü göstermesi gerekiyordu. Bu unsurlar, sirki Sovyet toplumunda önemli bir siyasi ve kültürel yankı uyandıran, öne çıkan bir sanat formuna yükseltti. Her şeyden önce, bu, vatandaşlarının devrimci bilincini keskinleştirmek amacıyla siyasi-estetik bir projeye toplu katılım arzusunu yansıtan bir tür “kitlesel” eğlenceydi. Elbette, palyaço figürü Sovyet devletinden çok daha eskiye dayanır ve Sovyet versiyonu, önceki gelenekleri hem sürdürdü hem de belirgin şekillerde onlardan ayrıldı.

Fiziksel performans ile komediyi birleştiren ilk öncüler olan proto-palyaço eğlenceleri, antik çağlarda Roma ve Mısır gibi güçlü medeniyetlerde görülmüştür. Popüler algıda, tarihsel palyaço belki de en çok ortaçağ soytarılarıyla ilişkilendirilir. Soytarılar, saray mensupları olarak, alay ve itaat arasındaki hassas dengeyi koruyarak soyluları eğlendirmekle yükümlüydüler. Sonunda saf siyasi itaatin sınırlarından kurtulan palyaço figürü, 18. yüzyılın ticari eğlence dünyasına geçiş yaptı.

Modern sirk, bu dönemde şekillenmeye başladı. Bu dönemin en önemli ismi, 1768 yılında akrobasi ve binicilik gösterileri içeren ilk kalıcı daimi gösteriyi kuran İngiliz Philip Astley’di. Astley’in öncü tiyatro yaklaşımı, modern palyaçoluğun babası olarak kabul edilen, yine İngiliz olan Joseph Grimaldi’ye zemin hazırladı. “Joey” adıyla sahneye çıkan Grimaldi, abartılı makyajı ve komik kişiliğiyle modern palyaçonun arketipik özelliklerini tanımladı. Grimaldi, palyaçoluğu sevilen bir eğlence biçimi haline getirdi. Heyecan verici fiziksel performansları geniş bir izleyici kitlesi tarafından beğenildi ve hem zenginleri hem de işçi sınıfını sirke çekerek sınıfsal sınırların ötesine geçti.

Bu açıdan bakıldığında, Sovyet devletinin palyaçoluğu bir tür “kitle” sanatı olarak görmesi ve işçi sınıfının desteklediği toplumsal dönüşüm projesinin bir parçası haline getirmesi pek de şaşırtıcı değil. Sovyet palyaçosu, Rus halk gösterileri ve Batı Avrupa sirklerinin geleneklerinin bir sentezi olarak ortaya çıkmıştır. Rusya’daki ilk sirk benzeri gösteriler, Batı Avrupa’da popüler olan binicilik gösterilerini bilinçli olarak örnek alan at binme gösterileriydi. Miriam Neirick (2012), When Pigs Could Fly and Bears Could Dance: A History of the Soviet Circus [Domuzlar Uçar ve Ayılar Dans Ederse: Sovyet Sirkinin Tarihi] adlı kitabında şöyle yazıyor:

Erken dönem sirkler muhtemelen açık hava mekanları veya seyircilerin tahta banklarda oturduğu taşınabilir çadırlar kullanıyordu ve belgelere göre bu gezici gösteriler profesyonel topluluklardan çok amatör gösteriler ve yan gösterilerden oluşuyordu. Sirk, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllara kadar sabit, kalıcı bir kurum haline gelmedi.

Sovyet sirki ayrıca köklerini skomorokhi’ye [скоморохи] dayandırır.¹ Skomorokhi, ortaçağ Rusya’sında dans, pandomim, akrobasi, komedi, tiyatro skeçleri ve hatta vahşi hayvanları, özellikle ayıları, gösterilerinde sergilemek için eğitmek gibi çeşitli performans sanatlarında yetenekli gezgin sanatçılardı. Rusya’nın ilk palyaçoları, gösterilerine toplumsal yorumlar katmalarıyla tanınırlar; birçok yeteneklerini, yerel elitlere ve güçlü toprak sahiplerine karşı keskin eleştirilerde bulunmak için kullanırlardı. Skomorokhların yıkıcı yönü, muhtemelen gezgin yaşam tarzlarıyla da ilgilidir, çünkü sıradan insanlar için komedi gösterileri yapmak üzere kasaba kasaba dolaşırlardı.

Siyasi, anti-elitist yönelimleri, Avrupa’daki gezgin sanatçılar arasında nispeten benzersiz statülerini gösterir ve onları elitlerin hizmetinde olan baskın “Shakespearvari soytarı”dan ayırır. Bu, şüphesiz o dönemde Rusya’daki siyasi baskı ortamının bir sonucuydu. Çar III. Aleksandr’ın otokratik iktidarı, devlet gözetimi ve sansürü hevesle benimsemesi, devrimci olarak algılanan tüm faaliyetlere sert bir şekilde müdahale etmesi ve yıkıcı bir Rus palyaço kültürünün temellerini atmasıyla eşi görülmemiş boyutlara ulaştı.

St. Petersburg’daki Ciniselli Sirki, Bolşevik [devrimi] öncesi sirklerin en önemli örneğiydi. Performans ve siyaseti, modern Sovyet eğlence gösterilerinin gelişiminde belirleyici bir etkiye sahip olacak şekilde bir araya getirdi. Rejim yanlısı gösterileri kitlesel seferberliğin bir aracı olarak kullanmanın yararını gören Romanov rejiminin himayesi altında ortaya çıkmasına rağmen, sirk, 19. yüzyılın sonlarında devrimci faaliyetlerin artmasıyla çatışmalı bir siyasi alan haline geldi; çünkü bu yeni tiyatro uygulamaları, mevcut hiyerarşileri altüst etme ve iktidarları yeni tür mizahla bezeli eleştirilere maruz bırakma fırsatları yaratıyordu. Neirick (2012) şöyle yazıyor:

Siyasi açıdan, Ciniselli Sirki devrimci faaliyetlerin merkezi haline geldi. 1917 yılında, hem Ciniselli Sirki hem de rakibi Cirque Moderne, Bolşevik aktivistler tarafından düzenlenen, işçi hakları, savaş ve sosyal politikalar üzerine odaklanan mitinglere ve kadın gösterilerine ev sahipliği yaptı. Bu etkinlikler binlerce katılımcıyı çekti ve sirkin kültürel eğlence mekanından siyasi mobilizasyon merkezine dönüşümünü örnekledi. İşçilerin ihtiyaçlarına öncelik vererek ve Menşevikler veya Sosyal Devrimciler gibi rakip siyasi grupları aktif olarak dışlayarak, sirk devrimci ideolojiyle uyum sağladı ve performans alanlarının nasıl siyasi ikna ve sosyal disiplin araçlarına dönüştürülebileceğini gösterdi.

1918’de, Aydınlanma Komiseri [Anatoliy] Lunaçarskiy, sirk gösterilerinin daha geniş kapsamlı komünist ideoloji ile nasıl uyumlu hale getirilebileceğini tartışacak bir forum olan Sirk Evi’ni açtı ve yönetmenler, sanatçılar veya halk gibi ilgili paydaşları bu önemli siyasi-estetik reform projesine fikirleriyle katkıda bulunmaya davet etti. Sovyet projesinin, Sovyet devletinin yeni iktisadi gerçekliğini yansıtacak tek tip bir estetik vizyona göre toplumu yeniden şekillendirmeyi amaçlayan yeni bir deneyim olduğu vurgulanmalıdır. Bu, bir toplumun iktisadi koşullarının kültürel ve toplumsal biçimleri doğrudan yansıttığı Marx’ın temel-üst yapı dinamiği tanımına dayanıyordu. Lunaçarskiy’in, devletin kültürel ve estetik kurumlar aracılığıyla devrimci bilinci şekillendirmede kilit bir rol oynadığına dair görüşü, Stalin’in 1930’larda tüm sanat için katı estetik kurallar getirmesinin (sosyalist yaşamı idealize eden ve komünist değerleri teşvik eden resmi Sovyet sanat tarzı olan “Sosyalist Gerçekçilik”) öncüsü olarak kabul edilebilir.

Sovyet estetik projesi, önde gelen kurum olan Komünist Parti’nin Stalin’in yönlendirmesi altında “tüm dünyayı malzeme olarak kullanan bir tür sanatçıya dönüştürülmesi” ve Sovyet yaşamının sosyal gerçekliğini Sosyalist Gerçekçilik parametreleri aracılığıyla filtrelemesi açısından büyük ölçüde benzersizdi (Groys, 1992). 1934 yılında resmi olarak yetkilendirilen bu proje, kitleleri eğitmek ve ilham vermek amacıyla gerçekliği somut siyasi çıkarımlar içeren bir şekilde tasvir etmeyi amaçlıyordu. Sovyet devleti, anarşik ve geri kalmış eski yaşam tarzının aksine, günlük yaşamı rasyonel, örgütlü ve merkezi bir kontrol altına alma arzusu olan güçlü bir Prometheusçu dürtüyle hareket ediyordu. Sosyalist Gerçekçiliğin nihai olarak her yerde var olması, toplumsal gerçekliğin kendisinin rasyonelleştirilip Sovyet komünizminin tek ideolojik vizyonuyla uyumlu hale getirilebilmesinin bir aracıydı. Bu kolektif “toplam sanat eseri” –resim, kitap, tiyatro, film ve evet, sirklerin toplamı– aynı zamanda SSCB’de gerçekte var olan durumun idealize edilmiş bir yansıması ve kitleleri harekete geçiren, bütünsel komünizmin vaat edilen geleceğini gerçekleştirmek için mücadeleyi sürdürmeye çağıran bir çağrıydı. Böylece, temsil gerçeklik haline geldi ve yaşam ile devletin sipariş ettiği yaşamın estetik tasvirleri arasındaki çizgi bulanıklaştı.

Sirk, bu estetik-sosyal dönüşümde önemli bir rol oynayacaktı. Sirk, toplumsal dönüşümün bir aracı olarak büyük bir potansiyele sahip olsa da, Lunaçarskiy, gerçek bir sosyalist sanat formu olarak gerçek potansiyeline ulaşabilmesi için değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Geleneksel sirk, tiyatro prodüksiyonlarından farklı olarak, çeşitli bağımsız gösterilerden oluşma eğilimindeydi ve bu, ideolojik mesajların iletilmesine pek elverişli değildi. Lunaçarskiy, sosyalist sirkte bu gösterilerin, genel bir olay örgüsü içeren tutarlı anlatılara dönüştürülmesini amaçladı. Bu, sirk türünün temel özelliklerinden ödün vermeden prodüksiyonu geleneksel bir tiyatro oyununa daha yakın bir şeye dönüştürdü.

Ek olarak palyaçonun da güncellenmesi gerekiyordu. Lunaçarskiy şöyle yazıyor: “Onların şakaları halkın en sevdiği şey ve bu estetik açıdan hoş… ama biz bir palyaçodan daha fazlasını istiyoruz. ‘Yenilenen sirk’te palyaço geniş bir repertuara sahip olmalıdır. Palyaço, bir halkla ilişkiler uzmanı olmaya cesaret etmelidir. Palyaçonun [durumu], [onun] ulusal karakteri, tamamen inandırıcı ve son derece demokratik olmalıdır” (Abel, 2009). Bu, Palyaçoyu, kitlelerle bütünleşmiş, geçmişteki gezgin Rus sanatçıların devamlılığını taşıyan, son derece proleter bir figür olarak yeniden şekillendirmeyi gerektiriyordu. Ekim Devrimi’nden sonra palyaçolar, seyircilerin günlük yaşamıyla daha iyi ilişki kurabilmek için, Avrupa palyaçolarının tipik gösterişli kostümlerini terk ederek daha sade kostümler giymeye başladılar:

Lazarenko, Rıjiy’in [palyaço] kırmızı peruğunu ve abartılı yüz boyasını terk ederek, daha temiz bir kostüm tercih etti… böylece, Sovyet halkının kalplerinden ve zihinlerinden düşmanı temizlemek gibi ciddi bir işe daha uygun hale geldi. (Neirick, 2012)

Gerçekten de, sanatçı ile seyirci arasındaki engeli ortadan kaldırarak sirki “proleterleştirme” çalışması, işçi sınıfından seyircilerle bir tür toplumsal samimiyet yarattı:

Kendime siyasi propaganda üzerine çalışmak gibi bir hedef koymadım. Fakat izleyicilerimle güçlü bir bağ kurduğum ve bir üçüncü mevki [gallery] rıjiy’i olmaktan utanmadığım, hatta bununla gurur duyduğum için, doğal olarak izleyicilerimin fikir ve ilgi alanlarına göre yaşamaya başladım ve bunlar kitlelerin fikir ve ilgi alanları, emekçi insanların ilgi ve fikirleriydi (Neirick, 2012).

Sovyet palyaçosunun proleter ethos’u, sosyalist performansa sarsılmaz bir bağlılık gösteren Lazarenko gibi sanatçılarda somutlaşmıştı. Devrimden önce Lazarenko, kariyerini farklı taşra sirkleri arasında seyahat ederek geçirmiş ve her zaman diğer sıradan vatandaşlarla birlikte üçüncü mevkide seyahat etmişti; burada, sıradan insanların endişeleri ve bakış açılarıyla ilgilenme fırsatını yakalamış ve bu, palyaçoluğa yaklaşımını derinden şekillendirmişti. Devrimden önce kariyerine başlayan Lazarenko, öncü çalışmalarıyla daha sonra büyük bir sansasyon yaratacağı erken dönem Sovyet sirkinin habercisi oldu. Sanatçı olarak gücünü, halkla düzenli temasından kaynaklanan güncel eylemlerinden alıyordu. Lazarenko, emekçi insanların yaşayan, nefes alan dünyasına dikkat ediyor ve performansının bunu yansıtmasını sağlıyordu.

Palyaçonun artık apolitik bir tür kaba eğlence olmaktan çıkıp sosyalizmin ilerlemesine tehdit oluşturan iç ve dış tehditleri eleştirmek için hiciv ve alegori yöntemlerini ustaca kullanan bir figür haline geldiği açıktı. Lazarenko, basit rutinleri kolektif ruhun güçlü bir ifadesi haline getiren, sadık ve çalışkan bir sanatçı olarak devletin idealize ettiği imajı somutlaştırarak Sovyet palyaçosunun arketipi haline geldi. O, sadece bir karakteri oynamakla kalmayıp, aktör ile karakter arasındaki sınırı ortadan kaldırarak gerçek bir kişisel dönüşüm geçirerek proleter palyaço haline geldiği için ideal Sovyet palyaçosuydu. Bu, bir sirk sanatçısı için çok ciddi bir rol gibi görünebilir, fakat bu konular liderlik için ciddi siyasi sonuçlar doğuruyordu. Nitekim Lunaçarskiy, kahkahayı sınıf savaşında özellikle uygun bir silah olarak görüyor ve onu canlı bir dille anlatıyordu. Ona göre kahkaha, “yakın zamanda katledilmiş, tabutundan geri dönmeye hazır olan kara büyücüye saplanan bir kavak ağacı kazığı” idi; neredeyse yenilmiş bir düşmana karşı mücadelede son hamle, sosyalist kahramanımızın gardını düşürmesi halinde, belki de toparlanıp karşı saldırıya geçecek kadar gücü olan bir hamle. Lunaçarskiy başka bir yerde kahkahayı, eski burjuva kültürünün yeniden canlanmasını önlemek ve yeni gelişen kültürü yerleştirmek için bir araç olarak, “büyük bir arındırıcı” olarak tanımlar.

1919’da Lenin’in sirki devletleştirmesi ve halkın sevdiği bu gösteriyi resmi olarak Sovyet iktidarının kontrolü altına alması şaşırtıcı değildir. Erken dönem Sovyet sirk gösterilerinin önemli bir örneği, 1920’de Moskova’nın İkinci Devlet Sirki’nde sahnelenen Şampiyona adlı gösteridir. Vizyoner palyaço Lazarenko, Mayakovskiy’in 150000000 adlı şiirinden uyarlanan bu gösterinin yaratıcı zekasıydı. Bu şiir, Herkül gibi kahramanların temsil ettiği çeşitli dünya güçlerinin dünya sahnesinde savaştığı epik, mitolojik ölçeğiyle bilinir. Çağdaş bir okuyucuya bu sahneler, Marvel benzeri bir süper kahraman destanını andırır: sıradan işçilerin kolektif gücünden doğan devasa Bolşevik şampiyon, süper güçlere sahip Amerikalı Woodrow Wilson ile savaşır. Bunun biraz saçma geldiğini düşünüyorsanız, yalnız değilsiniz, çünkü Lenin’in kendisi bu eserle “anlamsız, tamamen aptalca ve iddialı” olarak alay etmişti.

Her ne olursa olsun, bu şiir, renkli forma, kuşak ve madalyalarla süslenmiş farklı şampiyonların temsil ettiği rakip süper güçler arasında benzer şekilde devasa bir kavganın yaşandığı Şampiyona sirk gösterisine büyük ilham kaynağı oldu. Örneğin, Lloyd George’un temsil ettiği İngiltere, Millerand’ın temsil ettiği Fransa, Wilson’ın temsil ettiği Amerika Birleşik Devletleri, Sidorov’un temsil ettiği Sovyet vurguncusu, Józef Piłsudski’nin temsil ettiği Polonya, General Peter Wrangel’in temsil ettiği Beyaz direniş ve tabii ki sahnede tökezleyen, Bolşeviklerin acımasız rakiplerinin “engelleyici politikalarını” temsil eden “neredeyse Şampiyon” Menşevik’i temsil ediyordu (Neirick, 2012). Ardından, Devrim karakteri sahneye giriyor ve hakem, tüm burjuva ulusların sadece kendi dar çıkarları için savaştığını, Devrim’in ise işçi kitlelerinin davasını savunduğunu ve ringdeki kapitalistlerin korkaklığını ortaya çıkardığını ilan ediyordu. 1920’de sahnelenen bu senaryo, iç savaşın gerilimini yansıtıyor ve Kızıl davanın meşruiyetini onaylamaya çalışıyor, izleyicileri Ekim’in duygusal dünyasına davet ediyor ve kendilerini geleceğe doğru ilerleyen bu hareketin bir parçası olarak görmelerini sağlıyordu. Bu dönemde Lunaçarskiy, palyaçolara ve sanatçılara, Sovyet davası için ajitasyon yapmak üzere sahip oldukları tüm kültürel kanalları kullanarak “halkla ilişkiler uzmanı” [publicist] olarak hareket etmeleri için çağrıda bulunmuştu. Devrim sonrası ve iç savaş dönemi, korkunç kan dökülmesine rağmen, yaratıcıların Ekim devriminin coşkusunu kullanarak sirk geleneklerini yıkıcı bir şekilde yeniden şekillendirmek için hevesle çabaladıkları için ütopik bir canlılıkla doluydu. Gérin (2015), Devastation and laughter: Satire, power, and culture in the early Soviet state [Yıkım ve kahkaha: Erken Sovyet devletinde hiciv, iktidar ve kültür] adlı kitabında şöyle yazıyor:

Hicivli monologlar ve alaycı sözlerle çerçevelenen erken dönem Sovyet sirk gösterileri, genellikle üst sınıfları hicveden komik binicilik numaraları ve kaba kapitalistleri, çocuksu köylüleri, korkak rahipleri ve grotesk yabancıları alay etmek için tipaj² kullanarak grafik hicivleri yansıtan pandomimlerden oluşuyordu. Bu gösteriler, İç Savaş bağlamında, eski rejimin kültürel metaforlarını yıkma ve düşmanlarını, gerçekçilik gerektirmeden, son derece basit retorik araçlarla itibarsızlaştırma gücüne sahip olduğuna inanılan, abartılı tipler ve abartılı jestlerden oluşan bir dünya yarattı.

Performanslar, politik mesajlarında hiç de incelikli değildi. Örneğin, yukarıda bahsettiğimiz Sovyet palyaço-akrobat Lazarenko, Bolşeviklerin öncülüğünü yaptığı hızlı toplumsal değişimin büyüklüğünü simgeleyen, “Devrimci Sıçrama” adlı göz kamaştırıcı bir rutinde bir dizi engelin üzerinden atladığı komik bir skeç sergiledi. Benzer şekilde, 1919’daki bir gösteride Rukavişnikov, biri emeği, diğeri sermayeyi temsil eden iki palyaço güreşçi arasında dramatik bir çatışma sahneledi ve [sahne] nihayetinde emeğin sermayenin egemenliğinden kurtulduğu heyecan verici bir sahneyle sona erdi. Fiziksel yarışma ve spor benzeri rekabet, Sovyet sirklerinde sıkça tekrarlanan başlıca temalardı. Gérin (2015), güreşin

fiziksel komedi ve atletik performansın toplumsal hiyerarşileri ve ideolojik mücadeleleri erişilebilir ve eğlenceli bir biçimde nasıl aktarabildiğini örneklediğini ve bu durumun, mizah, abartı ve rol tersine çevirme yoluyla otoriteyi eleştirmek gibi palyaçoluğun yıkıcı potansiyeliyle uyumlu olduğunu [anlatır].

Sovyet sirkinin bu ilk yılları, değişen siyasi ortamda seyreden tiyatro deneyimleri ve cesur eleştirilerle doluydu. Yine de önlerindeki yol pürüzsüz değildi; sirkin ütopik coşkusuyla geçen ilk yıllar, sınırlı piyasa liberalleşmesinin yaşandığı NEP [Yeni Ekonomik Politika] dönemi ile sona erdi ve bu dönem yeni engeller ve ideolojik gerilimler getirdi. Kırsal kesimde piyasa teşviklerinin getirilmesi, sınıf ayrımlarına belirli bir ölçüde tolerans gösterilmesi anlamına geliyordu ve bu, sosyalizmi kurmak için verilen daha geniş mücadelede isteksizce yapılan taktiksel bir geri çekilmeydi. Gérin (2018), “1921’de NEP’in getirilmesiyle, Sovyet sirkinin kârlı olması bekleniyordu ve açıkça didaktik devrimci içeriğinin çoğu ortadan kaldırıldı, böylece hızla devrim öncesi tanıdık tarzına yakın bir forma geri döndü,” diye yazıyor; sanat eserlerinin siyasi olarak geri adım attığı izlenimi verdiği için kapitalizmin geri dönüşüyle ilgili endişeler körükleniyordu. Buna ek olarak, NEP’in iktisadi açıklığı, Sovyet toplumunun “yabancı filmler, alışveriş merkezleri, caz grupları, bira bahçeleri ve aşk romanları gibi” burjuva yabancı eğlencelerin akınına tanık olmasıyla bir dereceye kadar kültürel açıklığa da işaret ediyordu ve Sovyet eğlencesi bunlarla rekabet etmekte zorlanıyordu (Neirick, 2012).

Sovyet liderleri için, NEP’in daha hoşgörülü ortamı, sirklerin Avrupa’daki muadillerine rahatsız edici bir şekilde yaklaşmasına neden olmuştu, özellikle de yabancı sanatçılara bağımlı olmaya devam ettiği için. Sirkler burjuva Batıdaki muadillerine giderek daha fazla benzemeye başladıkça, göstericiler ve seyirciler palyaçonun devrimci vaadine şüpheyle yaklaşmaya başladı. Stalin’in “yukarıdan devrimi” eski haline dönüşü mü müjdeliyordu?

Bu iki bölümlük dizinin ikinci bölümünde, Stalin döneminde palyaçoluk ve sirkin evrimini ele alacağım.


Alıntılanan Eserler

Neirick, M. (2012). When pigs could fly and bears could dance: A history of the Soviet circus. University of Wisconsin Press.

Gérin, A. (2018). Devastation and laughter: Satire, power, and culture in the early Soviet state. University of Toronto Press.

Abel, L. L. (2009). Politics of clowning (Doctoral dissertation). OhioLink Electronic Theses and Dissertations Center.

Groys, B. (1992). The total art of Stalinism: Avant-garde, aesthetic dictatorship, and beyond. Princeton University Press.


¹ Skomoroh sözcüğünün Antik Yunancadaki skommarkhos veya İtalyancadaki scaramuccia sözcüğünden geldiği düşünülüyor. Arapçadaki maskara sözcüğünün kökeninin de İtalyanca olduğunu akılda tutarsak, Akdeniz’den Rusya steplerine kadar uzanan büyük bir coğrafyada komedyenliğe benzer isimler verildiğini görürüz. (ç.n.)
² “Rusça ‘tipaj’ kelimesi, tipik bir görünüm, bir toplumsal sınıfın temsilcisi, yıldız aktöre karşı çıkan sinematografik bir eylemin kahramanı” (Buraya bakınız, ç.n.)

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English