Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘Woke’ ve ‘anti-woke’ siyahlara karşı

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, George Floyd cinayeti sonrası yükselen “woke” duyarlılığın, ırkçılık karşıtı mücadeleyi metafizik ve ahlaki mutlakiyetçiliğe yaslanan bir söyleme dönüştürmesine odaklanıyor. Yazar, eleştirel ırk teorisinin ve bunun siyasal-popüler tercümelerinin yarattığı ahlaki paniğin, performatif suçluluk gösterileri, kurumsal ritüeller ve katı söylemsel dogmalar aracılığıyla toplumsal eleştirinin yerini aldığını ileri sürüyor. Metin, ırkı “ahlaki bir kategori” olarak aşmanın gereğini teslim ederken, siyah deneyimin tarihsel özgüllüğünü yok saymayan, fakat toplumsal eşitliği hem süreçlerin biçimsel adilliği hem de yurttaşların yetişme koşulları üzerinden ele alan bir adalet yaklaşımı öneriyor.

Burada, makalenin eleştirel görünümüne rağmen temelde liberal bir ufuk içinde kaldığını vurgulamak gerekir. Zira yazar, yapısal sorunların radikal dönüşümle değil, liberal-demokratik düzenin kendi olanakları çerçevesinde çözülebileceğini varsayıyor. Buna karşın metnin önemi, bu liberal sınırları içinde dahi, 2020 sonrası ABD’de hem siyah hem beyaz kesimlerin siyasal tepkilerini nasıl anlamlandırdığını ve ırk meselesinin toplumda ne tür duygu rejimleri yarattığını gösterebilmesinde yatıyor.


Woke ve anti-woke, siyahlığı nasıl siliyor? Irk meselesini görmek zorundayız, ama onun tarafından kuşatılmayalım

Glenn Loury
Unherd
15 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Tarih, 25 Mayıs 2020. Yer, Minneapolis, Minnesota. George Floyd adındaki siyah bir adam, iddiaya göre sahte bir 20 dolarlık banknotla bir paket sigara almaya çalışır. Olay yerine polis çağrılır. Derek Chauvin isimli polislerden biri, dakikalar içinde Floyd’u yere yatırarak dizini adamın boynuna bastırır. Etraftakiler bu sırada olayı kayda almaktadır. Floyd nefes alabilmek için güçlükle çırpınır: “Nefes alamıyorum.” Adam ölecektir.

O anın videoya kaydedilip tüm dünyayla paylaşılması ülkeyi sarstı. Floyd’un ölümünün tıbbi nedeni hâlâ tartışılsa da hepimiz olanları gözlerimizle görmüştük: Korumak ve hizmet etmekle yükümlü bir memurun dizinin altında bir adamın hayatı yavaşça son bulmuştu. İlk tepkiler, olaydaki ırksal dinamiklere yoğunlaştı. Beyaz polis ve siyah kurban.

Peki bu gerçekten ırkla ilgili bir mesele miydi? Yoksa biz mi öyle yorumluyorduk? Ve dünya bu ikisini ayırt etmeyi bıraktığında ne olur?

Öfke anlık, içgüdüsel ve belli bir noktaya kadar anlaşılırdır. Fakat o zaman dikkatimi çeken, bugün de hâlâ beni rahatsız eden şey, yorumcuların, politikacıların ve aktivistlerin hükmünü bu kadar mutlak bir güvenle açıklamış olmasıydı: George Floyd siyah olduğu için öldürülmüştü. “Irkçı polis” ifadesi gereksiz hale gelmişti. Ülkenin ahlaki teşhisi, otopsi henüz başlamadan konmuştu bile.

Floyd’un ölümünü izleyen ahlaki panik, tüm ülkeye, ama özellikle beyaz Amerikalılara, bir dizi talep dayattı: 1- Geçmişte ve bugün hala devam eden Afrika kökenli Amerikalılara karşı işlenen suçları kabul et, 2- Ya “ırkçılık karşıtı” yeniden eğitime tabi ol ya da Amerika’nın her yerine yayılmış beyaz üstünlükçülüğüyle suç ortaklığını itiraf et, 3- Beyaz olmanın, kişinin fiili sosyal konumundan bağımsız olarak, inkar edilemez bir toplumsal ayrıcalık sağladığını kabul et, 4- Liyakat ilkesini zedeleyen taraflı politikalara razı ol ve hepsinden önemlisi de hiçbir itirazda bulunma.

Bu uygulanamaz taleplerin dayatılmasından hoşnutsuzluk duyacaklarını düşünerek beyaz Amerikalıların buna isyan edeceğini düşündüm. Bir tepki dalgasının ortaya çıkacağından ve bunun yükünü siyah Amerikalıların ve siyahlığın kendisinin çekeceğinden korktum. Ve şimdi, üzerinden geçen beş yılın ardından, Amerika’daki ırk siyaseti bir kırılma noktasına gelmiş durumda, siyah Amerika’nın geleceği ise adeta pamuk ipliğine bağlı.

2020 yazı, ABD tarihinin en büyük protesto dalgasına sahne oldu. Genç-yaşlı, siyah-beyaz, kentli-kırsal milyonlarca insan sokaklara dökülerek “Black Lives Matter” dedi. Öfkeleri sadece Floyd’un ölümüyle sınırlı değildi. Bir dizi trajedi gündemlerindeydi: Trayvon Martin, Eric Garner, Michael Brown, Tamir Rice, Freddie Gray, Ahmaud Arbery, Walter Scott… Bu uzun ölüler listesi, kanıtları aşan evrensel bir sembolik anlam kazandı: Amerika’da siyah erkeklerin başlarına gelenler sırf siyah oldukları için yaşanmıştı.

Fakat bu gösterileri harekete geçiren başka bir şey daha vardı. Pandemi döneminde aylar süren kısıtlamalarının ardından Amerikalılar ciddi anlamda huzursuz ve korku içindeydi. Pek çoğu işlerini, yakınlarını veya kurumlara duydukları güveni kaybetmişti. Protestolar, kısmen, ulusal bir arınma ritüeline dönüştü, altüst olmuş bir dünyada kişinin kendi ahlaki konumunu teyit etme fırsatı yaratıyordu.

Protestolar bütünüyle temelsiz değildi. Ekonomist Roland Fryer’ın araştırmaları, polisin öldürücü olmayan güç kullanımının siyah şüphelilere karşı gerçekten de daha sık yaşandığını gösteriyordu. Ancak hareketin söylemi kısa sürede metafizik bir düzeye sıçramıştı. Protestocular polislerin, hapishanelerin, hatta “beyazlığın” ortadan kaldırılmasını talep ediyordu. Reform talebi olarak başlayan şey, kısa zamanda uygarlığa dönük bir haçlı seferine dönüşmüştü. Bu uygarlığın ifade özgürlüğü ve protesto hakkını güvence altına alması, köleliği kaldırması ya da her renkten Amerikalıya eşit yurttaşlık tanıması gibi tarihsel başarılarına yapılan hatırlatmalar ise kulak ardı edildi.

Bu tırmanış bir anda ortaya çıkmadı. Yıllardır, Amerika’yı beyaz üstünlüğünün her yapıya sızdığı sistematik olarak ırkçı bir proje şeklinde çerçeveleyen teoriler, en başta da eleştirel ırk kuramı, entelektüel zemini besledi. 2020’ye gelindiğinde bu fikirler akademiden çıkıp kamusal yaşamın damarlarına sızmaya başladı. Politikacılar ise çoğu zaman etkilerini anlamadan, hareketin sloganlarını dillerine doladı.

Beyazlık, zararsız görünen kurum ve kültürel pratiklerde bile vücut bulan, konuşmamıza ve düşüncemize sızan, tarihimize çöreklenen bir olgu haline gelmişti. “Sistematik ırkçılık” her ırksal farklılığı açıklayan liturjik [ayinsel, ibadetvari] bir ifadeye dönüştü. Şirket yöneticileri ve her düzeyden seçilmişler performatif bir pişmanlıkla diz çöküyordu. Okullar cumhuriyetin kurucu ilkesi olarak ırksal baskıyı merkeze alacak şekilde müfredatlarını yeniden yazmaya başladılar.

Bu retoriği benimseyenlerin bir kısmı bunu oportünistçe, yani oy, bağış ya da günah çıkarma amacıyla, yapıyordu. Fakat diğerleri ise basitçe korkuyordu. Her iki durumda da sonuç aynıydı: Toplumsal eleştiri kılığına bürünmüş bir tür ahlaki panik. O dönemin en bilindik numaraları, dükkân vitrinlerindeki BLM (Black Lives Matter) afişleri, sosyal medya hesaplarındaki siyah avatarlar, kamuya açık etkinliklerdeki “diz çökme” talepleri ve şirket içi eğitimlerde harcanan milyonlarca dolar… Geriye dönüp bakıldığında ırkçılık suçlamalarını peşinen bertaraf etme amacı güden ve sonuçta eşitsizlik konusunda hiçbir şey yapmayan, utanç verici ve paniğe kapılmış birtakım performanslar.

İronik olan, tüm bu gösterilerin onlar için yapıldığı siyah Amerikalıların süreçten en çok zarar gören kesim olmalarıydı. “Polisi fonlamayı azaltın” çağrıları öngörülebilir sonuçlar doğurdu ve polis memurları önleyici faaliyetlerden geri çekildi. Fakat Fryer’ın sonraki araştırmaları siyahlara dönük -orantısız biçimde- yükselen cinayet oranlarını belgelemeye devam etmekteydi. Black Lives Matter diyenler için “siyah hayatlar” belli ki konu dışıydı. Bu arada, bu yüzeysel dayanışma gösterilerine katılmayan fakat karşı çıkmaktan çekinenlerde ise derin bir hoşnutsuzluk birikiyordu.

Açıkçası bu sonuçtan baştan beri korkuyordum. En çok kaygılandığım da, Black Lives Matter hareketinin bir şeyleri “kaldırmayı” başarması değil, öfkeli bir tepkiyi tetikleyecek olmasıydı. Ve nitekim öyle de oldu.

İnsanlar inanmadıkları dogmaları tekrarlamaya zorlandıklarında ya da görünmez suç sistemlerinin faydalanıcıları olarak damgalanmalarına yol açan teorileri onaylar gibi başlarını sallayarak saatler süren ırk hassasiyeti eğitimlerine katılmak zorunda bırakıldıklarında öfke birikmeye başlar. Siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın deyimiyle, bu tür “sessizlik sarmalları” istikrarsızdır. Birisi “bu oyunu” açığa çıkarmaya karar verdiğinde, gösteri aniden sona erer. Bu an, kısmen, Donald Trump’ın sahneye çıkışıyla yaşandı.

“Siyah Amerika’nın geleceği pamuk ipliğine bağlı”

Trump’ın 2020 seçim kampanyası, ilerici aşırılığa duyulan tepkiden büyük bir güç devşirdi. Kendini susturulanların sözcüsü ve başkalarının ancak fısıldayarak söylediği şeyleri yüksek sesle söyleyecek adam olarak sundu. Aslına bakılırsa, destekçilerinin çoğu da, medyanın hayal ettiği türden karikatürize ırkçılar değildi. Genellikle, haksız yere suçlandıklarını düşünen sıradan Amerikalılardı, Jim Crow yasalarından çok uzun yıllar sonra doğmuş, ülkelerinin ve ten renklerinin onları cinayete ortak kıldığı söylenince şaşkına dönen ve kendilerini saygınlıktan ve onurdan dışlanmış hissetmelerine göz yumduğunu düşündükleri kurumlara öfke duyan insanlardı bunlar.

Bu hoşnutsuzluğun ortaya çıkardığı tepkisel enerjiler hâlâ sönümlenmedi. Bugün bunu, pozitif ayrımcılığın geriletilmesinde, çeşitlilik ofislerinin kapatılmasında veya alabildiğine agresif “anti-woke” siyasetinin yükselişinde görüyoruz. Kuşkusuz bu gelişmelerin bir kısmı gecikmiş tepkilerdi. Fakat bu tepki dalgası sadece ırk siyasetinin değil, bizzat siyahlığın da örtük bir reddini beraberinde getiriyor.

Bundan kastım siyah kimliğinin bütünüyle kamusal söylemden silinmesi değil, siyahlığı şüphe konusu yapan bir dizi olgu. Siyah kamu çalışanları, ortada bir kanıt olmaksızın, “DEI kadroları [Çeşitlilik, Eşitlik, Dahil Etme]” ile, yani yetersizliği ima etmek için kullanılan bir kod ifadeyle, suçlanıyor. Siyah gençlerin sorun çıkardığı videolar dolaşıma giriyor ve altlarındaki yorumlarda “daha iyisini beklememeniz gerektiği” ima ediliyor. Trump yönetimi, Harriet Tubman ve Tuskegee Havacıları gibi tarihsel siyah figürlere yapılan atıfları devletin internet sitelerinden çıkarıyor. 2020 kaosunun ardından, ülkede giderek sesi daha gür çıkan bir kesim, “asimile edilemez” olduğunu düşündüğü bu azınlıktan elini eteğini çekmeye pek hevesli görünüyor.

Peki 2020’de yaşanan aşırılıklar düşünüldüğünde, bu tür çarpıtmaların yanlış olacağını neden söyleyelim? Tam da böylesi geri çekilme anlarında, insanı rahatlatan bir slogana sığınmak kolaydır, mesela “renk körlüğü” (colorblindness). Nitekim muhafazakârlar, toplumdaki önyargıların kalıcı etkilerine karşı bir panzehir ve Sivil Haklar Hareketi sonrası verilen haklara bir alternatif olarak, samimiyet dereceleri değişse de, “renk körlüğü”nü savunageldiler. Bu kulağa makul geliyor. Nitekim ben de uzun sayılabilecek bir süredir, “renk körlüğü”nün sosyal adaletin gerek koşulu olduğunu savunuyorum. Ancak, yeterli değil.

Fakat ırk meselesinde gerçek adalet, sadece rengi görmemeyi değil, fazlasını gerektirir. Rengin fırsatları belirlemediği koşullar yaratmayı mesela. Adil bir toplum bu kaygıya kayıtsız kalamaz. Renk körlüğünün ilgisizliği meşrulaştırmasına izin vermek, Sivil Haklar Hareketi’nin ideallerine ihanettir. Bu noktayı anlamak için eleştirel ırk teorisyeni falan olmaya gerek yok.

Irk eşitsizliklerini, “beyaz üstünlüğü” söylemine başvurmadan da kabul edebiliriz. Ve suçluluk ya da hoşnutsuzluk üretmeden de eşitlik talep edebiliriz. 20. yüzyılın büyük reformcularının çalışması hala tamamlanmadı, başarısız oldukları için değil, başarıları daha incelikli sorunlara neden olduğu için. Onların işini tamamlamak için iki buyruğu dengelemeliyiz: Irkı ahlaki bir kategori olarak aşmak ve siyah deneyimin tarihsel özgüllüğünü onurlandırmak.

Bu hedeflerin içinde, kimliğe dair zımni bir iddia var: Siyahlık, Amerikan siyaseti açısından anlamı olan bir içerik barındırır. Ve bu bazılarının iddia ettiği gibi genetik ya da fenotiple ilgili değil. Bu bir tarih mirasıdır, kölelik ve özgürleşme, göç ve mücadele, ruhani yaratıcılık ve kültürel yenilik tarihinin bir mirası….

Toplumsal ve ahlaki bir oluşumdur aynı zamanda, ataları belirli bir sınavdan geçmiş ve bu deneyimi kalıcı bir mirasa dönüştürmüş kişiler arasında süren, giderek gelişen bir diyalog. Amerika’da siyah olmak, o geçmiş tarafından biçimlendirilmiş varoluşsal bir durumu tecrübe etmektir. Bu, Amerikan hikâyesinde kendine yer açmayı, bunu da sürekli bir mağdur ya da kalıcı bir dışlanmış olarak değil, eş-yazar olarak yapmayı ifade eder.

Kaldı ki bu geçmiş yekpare değildir, “siyah deneyimi” diye tekil bir şey yoktur. Houston’daki Nijeryalı göçmenlerin oğlu, Mississippi’deki köle torunuyla aynı tarihsel bilince sahip değildir. Yine de her ikisi de 21. yüzyılda siyahlığın ne anlama geldiğini tanımlama projesine, farklı biçimlerde olsa da, katılır.

Irk siyasetinin sona ermesinin ırkın kendisinin de sona ermesi anlamına geleceğini düşünmek, semptomu özle karıştırmaktır. Irksal kimliğin fırsatları ya da ahlaki değeri belirlemediği bir geleceğe elbette özlem duyabiliriz. Ama siyahlığın hafızasının, müziğinin, dilinin, ironilerinin ve sezgilerinin, silindiği bir geleceği arzulamamalıyız. Ve ırk karşıtı tepkiler tam da bunu yapma tehdidinde bulunuyor.

Bu hafızayı korumak, Amerika’daki ırk sorununun değişmekte olduğunu kabul etmeyi gerektirir. 20. yüzyılın siyasetini biçimlendirmiş olan siyah-beyaz ikiliği, yerini bir mozaiğe bırakıyor. Göç, ülkeyi çeşitlendirdi. Hispanik, Asyalı ve çok ırklı Amerikalılar, demografik ve kültürel manzarayı yeniden şekillendiriyor.

Bu yeni düzende, bir zamanlar “zenci” ya da “siyah topluluk” adına dile getirilen iddialar artık daha az politik ağırlık taşıyabilir. Zira yüzyıl ortası liberalizmine damgasını vuran suçluluk ve telafi söylemi etkisini yitiriyor. “Irk” kategorisinin bizzat kendisi, politik bir kimlik olarak, ulusun demografisiyle birlikte dönüşüyor.

Bu ille de kötü bir şey değil. Fakat bu durumda siyahlığın yeri ne olacak?

İkiye ayrılabilir: Önemsizleştirilip müzeye kaldırılabilir, yıldönümlerinde tekrarlanan talepler listesine ya da politik bedenin ölü bir uzvuna dönüşebilir. Ya da daha zengin bir şeye evrilebilir: Tüm Amerikalıların erişebileceği bir kültürel mirasa, acıyı, direnci ve yenilenmeyi anlamak için bir ahlaki kaynağa.

Tercih bizim.

Önümüzdeki görev, ırkı kamusal yaşamdan silmek değil, anlamını yeniden düşünmektir. Eşit nitelikli eğitime erişim, hukukun adil uygulanması ve ailelere ile topluluklara yatırım gibi geriye kalan resmî çözümler ayrıcalık yaratmayı değil, insanları hayata hazırlamayı amaçlamalıdır. Sadece süreçlerin adilliğine odaklanmak yetmez, yurttaşlarımızın nasıl yetiştiğini de önemsemeliyiz. Yurttaşlarımızın yetişme koşullarına, en az yöntemlerin adilliği kadar dikkat etmeliyiz. Fakat liyakatı ne kadar değerli görsek de, insanlar beceri, bilgi ve deneyim edinme açısından büyük eşitsizliklere maruz kaldığında liyakatın ahlaki temeli zayıflar. Doğru kavrandığında, meselenin, sınav skorlarının mekanik hesabından öte, sınıf ve ırk farklılıklarını aşacak şekilde insan potansiyelinin geliştirilmesi olduğu görülecektir. Bu, hem fırsata hem de sorumluluğa dayanan daha kapsamlı bir liyakat anlayışıdır.

Süregelen ırksal eşitsizlikler karşısındaki aksi senaryo iç karartıcı görünüyor: Şikâyeti silah olarak kullananlarla inkârın arkasına saklananlar arasında bölünmüş bir toplum, duygusal suçluluk ve cezalandırıcı tepki arasında sallanan bir siyaset yapma biçimi. Böyle bir toplumun neye benzeyebileceğine dair ise zaten bir fikrimiz var: Aksayan demokratik kurumlar, etnik gerilimler, iç savaş söylemleri ve inançları çatışan insanlar arasında her geçen gün daha derinleşen toplumsal ve coğrafi ayrışma.

George Floyd yazının bizi bu eşiğe getirmesi kaçınılmaz değildi. Fakat korkarım ki öyle oldu. O andan çıkarılacak ders, Amerika’nın onarılamayacak kadar ırkçı olduğu ya da ırkın hiçbir önem taşımadığı değildir. Aksine, ırkı görmek ile onun tarafından yönetilmek arasına ayrım koyabilmektir.

Yıllar önce, ırk hakkında yazılar yazmaya başladığımda, Sivil Haklar Hareketi’nin sona erdiğini ilan etmiştim, zira geçmişin stratejileri, programları ve politikaları bugüne uygun değildi. Ancak o hareketin ruhu, yani ulus genelinde gerçek eşitliğin kılavuz ilke olması yönündeki iddiası, hâlâ yaşıyor. Bu hareketin işi henüz tamamlanmış değil ve onu tamamla görevi şimdi bize düşüyor.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English