Dünya Basını
‘Woke’ ve ‘anti-woke’ siyahlara karşı

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, George Floyd cinayeti sonrası yükselen “woke” duyarlılığın, ırkçılık karşıtı mücadeleyi metafizik ve ahlaki mutlakiyetçiliğe yaslanan bir söyleme dönüştürmesine odaklanıyor. Yazar, eleştirel ırk teorisinin ve bunun siyasal-popüler tercümelerinin yarattığı ahlaki paniğin, performatif suçluluk gösterileri, kurumsal ritüeller ve katı söylemsel dogmalar aracılığıyla toplumsal eleştirinin yerini aldığını ileri sürüyor. Metin, ırkı “ahlaki bir kategori” olarak aşmanın gereğini teslim ederken, siyah deneyimin tarihsel özgüllüğünü yok saymayan, fakat toplumsal eşitliği hem süreçlerin biçimsel adilliği hem de yurttaşların yetişme koşulları üzerinden ele alan bir adalet yaklaşımı öneriyor.
Burada, makalenin eleştirel görünümüne rağmen temelde liberal bir ufuk içinde kaldığını vurgulamak gerekir. Zira yazar, yapısal sorunların radikal dönüşümle değil, liberal-demokratik düzenin kendi olanakları çerçevesinde çözülebileceğini varsayıyor. Buna karşın metnin önemi, bu liberal sınırları içinde dahi, 2020 sonrası ABD’de hem siyah hem beyaz kesimlerin siyasal tepkilerini nasıl anlamlandırdığını ve ırk meselesinin toplumda ne tür duygu rejimleri yarattığını gösterebilmesinde yatıyor.
Woke ve anti-woke, siyahlığı nasıl siliyor? Irk meselesini görmek zorundayız, ama onun tarafından kuşatılmayalım
Glenn Loury
Unherd
15 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal
Tarih, 25 Mayıs 2020. Yer, Minneapolis, Minnesota. George Floyd adındaki siyah bir adam, iddiaya göre sahte bir 20 dolarlık banknotla bir paket sigara almaya çalışır. Olay yerine polis çağrılır. Derek Chauvin isimli polislerden biri, dakikalar içinde Floyd’u yere yatırarak dizini adamın boynuna bastırır. Etraftakiler bu sırada olayı kayda almaktadır. Floyd nefes alabilmek için güçlükle çırpınır: “Nefes alamıyorum.” Adam ölecektir.
O anın videoya kaydedilip tüm dünyayla paylaşılması ülkeyi sarstı. Floyd’un ölümünün tıbbi nedeni hâlâ tartışılsa da hepimiz olanları gözlerimizle görmüştük: Korumak ve hizmet etmekle yükümlü bir memurun dizinin altında bir adamın hayatı yavaşça son bulmuştu. İlk tepkiler, olaydaki ırksal dinamiklere yoğunlaştı. Beyaz polis ve siyah kurban.
Peki bu gerçekten ırkla ilgili bir mesele miydi? Yoksa biz mi öyle yorumluyorduk? Ve dünya bu ikisini ayırt etmeyi bıraktığında ne olur?
Öfke anlık, içgüdüsel ve belli bir noktaya kadar anlaşılırdır. Fakat o zaman dikkatimi çeken, bugün de hâlâ beni rahatsız eden şey, yorumcuların, politikacıların ve aktivistlerin hükmünü bu kadar mutlak bir güvenle açıklamış olmasıydı: George Floyd siyah olduğu için öldürülmüştü. “Irkçı polis” ifadesi gereksiz hale gelmişti. Ülkenin ahlaki teşhisi, otopsi henüz başlamadan konmuştu bile.
Floyd’un ölümünü izleyen ahlaki panik, tüm ülkeye, ama özellikle beyaz Amerikalılara, bir dizi talep dayattı: 1- Geçmişte ve bugün hala devam eden Afrika kökenli Amerikalılara karşı işlenen suçları kabul et, 2- Ya “ırkçılık karşıtı” yeniden eğitime tabi ol ya da Amerika’nın her yerine yayılmış beyaz üstünlükçülüğüyle suç ortaklığını itiraf et, 3- Beyaz olmanın, kişinin fiili sosyal konumundan bağımsız olarak, inkar edilemez bir toplumsal ayrıcalık sağladığını kabul et, 4- Liyakat ilkesini zedeleyen taraflı politikalara razı ol ve hepsinden önemlisi de hiçbir itirazda bulunma.
Bu uygulanamaz taleplerin dayatılmasından hoşnutsuzluk duyacaklarını düşünerek beyaz Amerikalıların buna isyan edeceğini düşündüm. Bir tepki dalgasının ortaya çıkacağından ve bunun yükünü siyah Amerikalıların ve siyahlığın kendisinin çekeceğinden korktum. Ve şimdi, üzerinden geçen beş yılın ardından, Amerika’daki ırk siyaseti bir kırılma noktasına gelmiş durumda, siyah Amerika’nın geleceği ise adeta pamuk ipliğine bağlı.
2020 yazı, ABD tarihinin en büyük protesto dalgasına sahne oldu. Genç-yaşlı, siyah-beyaz, kentli-kırsal milyonlarca insan sokaklara dökülerek “Black Lives Matter” dedi. Öfkeleri sadece Floyd’un ölümüyle sınırlı değildi. Bir dizi trajedi gündemlerindeydi: Trayvon Martin, Eric Garner, Michael Brown, Tamir Rice, Freddie Gray, Ahmaud Arbery, Walter Scott… Bu uzun ölüler listesi, kanıtları aşan evrensel bir sembolik anlam kazandı: Amerika’da siyah erkeklerin başlarına gelenler sırf siyah oldukları için yaşanmıştı.
Fakat bu gösterileri harekete geçiren başka bir şey daha vardı. Pandemi döneminde aylar süren kısıtlamalarının ardından Amerikalılar ciddi anlamda huzursuz ve korku içindeydi. Pek çoğu işlerini, yakınlarını veya kurumlara duydukları güveni kaybetmişti. Protestolar, kısmen, ulusal bir arınma ritüeline dönüştü, altüst olmuş bir dünyada kişinin kendi ahlaki konumunu teyit etme fırsatı yaratıyordu.
Protestolar bütünüyle temelsiz değildi. Ekonomist Roland Fryer’ın araştırmaları, polisin öldürücü olmayan güç kullanımının siyah şüphelilere karşı gerçekten de daha sık yaşandığını gösteriyordu. Ancak hareketin söylemi kısa sürede metafizik bir düzeye sıçramıştı. Protestocular polislerin, hapishanelerin, hatta “beyazlığın” ortadan kaldırılmasını talep ediyordu. Reform talebi olarak başlayan şey, kısa zamanda uygarlığa dönük bir haçlı seferine dönüşmüştü. Bu uygarlığın ifade özgürlüğü ve protesto hakkını güvence altına alması, köleliği kaldırması ya da her renkten Amerikalıya eşit yurttaşlık tanıması gibi tarihsel başarılarına yapılan hatırlatmalar ise kulak ardı edildi.
Bu tırmanış bir anda ortaya çıkmadı. Yıllardır, Amerika’yı beyaz üstünlüğünün her yapıya sızdığı sistematik olarak ırkçı bir proje şeklinde çerçeveleyen teoriler, en başta da eleştirel ırk kuramı, entelektüel zemini besledi. 2020’ye gelindiğinde bu fikirler akademiden çıkıp kamusal yaşamın damarlarına sızmaya başladı. Politikacılar ise çoğu zaman etkilerini anlamadan, hareketin sloganlarını dillerine doladı.
Beyazlık, zararsız görünen kurum ve kültürel pratiklerde bile vücut bulan, konuşmamıza ve düşüncemize sızan, tarihimize çöreklenen bir olgu haline gelmişti. “Sistematik ırkçılık” her ırksal farklılığı açıklayan liturjik [ayinsel, ibadetvari] bir ifadeye dönüştü. Şirket yöneticileri ve her düzeyden seçilmişler performatif bir pişmanlıkla diz çöküyordu. Okullar cumhuriyetin kurucu ilkesi olarak ırksal baskıyı merkeze alacak şekilde müfredatlarını yeniden yazmaya başladılar.
Bu retoriği benimseyenlerin bir kısmı bunu oportünistçe, yani oy, bağış ya da günah çıkarma amacıyla, yapıyordu. Fakat diğerleri ise basitçe korkuyordu. Her iki durumda da sonuç aynıydı: Toplumsal eleştiri kılığına bürünmüş bir tür ahlaki panik. O dönemin en bilindik numaraları, dükkân vitrinlerindeki BLM (Black Lives Matter) afişleri, sosyal medya hesaplarındaki siyah avatarlar, kamuya açık etkinliklerdeki “diz çökme” talepleri ve şirket içi eğitimlerde harcanan milyonlarca dolar… Geriye dönüp bakıldığında ırkçılık suçlamalarını peşinen bertaraf etme amacı güden ve sonuçta eşitsizlik konusunda hiçbir şey yapmayan, utanç verici ve paniğe kapılmış birtakım performanslar.
İronik olan, tüm bu gösterilerin onlar için yapıldığı siyah Amerikalıların süreçten en çok zarar gören kesim olmalarıydı. “Polisi fonlamayı azaltın” çağrıları öngörülebilir sonuçlar doğurdu ve polis memurları önleyici faaliyetlerden geri çekildi. Fakat Fryer’ın sonraki araştırmaları siyahlara dönük -orantısız biçimde- yükselen cinayet oranlarını belgelemeye devam etmekteydi. Black Lives Matter diyenler için “siyah hayatlar” belli ki konu dışıydı. Bu arada, bu yüzeysel dayanışma gösterilerine katılmayan fakat karşı çıkmaktan çekinenlerde ise derin bir hoşnutsuzluk birikiyordu.
Açıkçası bu sonuçtan baştan beri korkuyordum. En çok kaygılandığım da, Black Lives Matter hareketinin bir şeyleri “kaldırmayı” başarması değil, öfkeli bir tepkiyi tetikleyecek olmasıydı. Ve nitekim öyle de oldu.
İnsanlar inanmadıkları dogmaları tekrarlamaya zorlandıklarında ya da görünmez suç sistemlerinin faydalanıcıları olarak damgalanmalarına yol açan teorileri onaylar gibi başlarını sallayarak saatler süren ırk hassasiyeti eğitimlerine katılmak zorunda bırakıldıklarında öfke birikmeye başlar. Siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın deyimiyle, bu tür “sessizlik sarmalları” istikrarsızdır. Birisi “bu oyunu” açığa çıkarmaya karar verdiğinde, gösteri aniden sona erer. Bu an, kısmen, Donald Trump’ın sahneye çıkışıyla yaşandı.
“Siyah Amerika’nın geleceği pamuk ipliğine bağlı”
Trump’ın 2020 seçim kampanyası, ilerici aşırılığa duyulan tepkiden büyük bir güç devşirdi. Kendini susturulanların sözcüsü ve başkalarının ancak fısıldayarak söylediği şeyleri yüksek sesle söyleyecek adam olarak sundu. Aslına bakılırsa, destekçilerinin çoğu da, medyanın hayal ettiği türden karikatürize ırkçılar değildi. Genellikle, haksız yere suçlandıklarını düşünen sıradan Amerikalılardı, Jim Crow yasalarından çok uzun yıllar sonra doğmuş, ülkelerinin ve ten renklerinin onları cinayete ortak kıldığı söylenince şaşkına dönen ve kendilerini saygınlıktan ve onurdan dışlanmış hissetmelerine göz yumduğunu düşündükleri kurumlara öfke duyan insanlardı bunlar.
Bu hoşnutsuzluğun ortaya çıkardığı tepkisel enerjiler hâlâ sönümlenmedi. Bugün bunu, pozitif ayrımcılığın geriletilmesinde, çeşitlilik ofislerinin kapatılmasında veya alabildiğine agresif “anti-woke” siyasetinin yükselişinde görüyoruz. Kuşkusuz bu gelişmelerin bir kısmı gecikmiş tepkilerdi. Fakat bu tepki dalgası sadece ırk siyasetinin değil, bizzat siyahlığın da örtük bir reddini beraberinde getiriyor.
Bundan kastım siyah kimliğinin bütünüyle kamusal söylemden silinmesi değil, siyahlığı şüphe konusu yapan bir dizi olgu. Siyah kamu çalışanları, ortada bir kanıt olmaksızın, “DEI kadroları [Çeşitlilik, Eşitlik, Dahil Etme]” ile, yani yetersizliği ima etmek için kullanılan bir kod ifadeyle, suçlanıyor. Siyah gençlerin sorun çıkardığı videolar dolaşıma giriyor ve altlarındaki yorumlarda “daha iyisini beklememeniz gerektiği” ima ediliyor. Trump yönetimi, Harriet Tubman ve Tuskegee Havacıları gibi tarihsel siyah figürlere yapılan atıfları devletin internet sitelerinden çıkarıyor. 2020 kaosunun ardından, ülkede giderek sesi daha gür çıkan bir kesim, “asimile edilemez” olduğunu düşündüğü bu azınlıktan elini eteğini çekmeye pek hevesli görünüyor.
Peki 2020’de yaşanan aşırılıklar düşünüldüğünde, bu tür çarpıtmaların yanlış olacağını neden söyleyelim? Tam da böylesi geri çekilme anlarında, insanı rahatlatan bir slogana sığınmak kolaydır, mesela “renk körlüğü” (colorblindness). Nitekim muhafazakârlar, toplumdaki önyargıların kalıcı etkilerine karşı bir panzehir ve Sivil Haklar Hareketi sonrası verilen haklara bir alternatif olarak, samimiyet dereceleri değişse de, “renk körlüğü”nü savunageldiler. Bu kulağa makul geliyor. Nitekim ben de uzun sayılabilecek bir süredir, “renk körlüğü”nün sosyal adaletin gerek koşulu olduğunu savunuyorum. Ancak, yeterli değil.
Fakat ırk meselesinde gerçek adalet, sadece rengi görmemeyi değil, fazlasını gerektirir. Rengin fırsatları belirlemediği koşullar yaratmayı mesela. Adil bir toplum bu kaygıya kayıtsız kalamaz. Renk körlüğünün ilgisizliği meşrulaştırmasına izin vermek, Sivil Haklar Hareketi’nin ideallerine ihanettir. Bu noktayı anlamak için eleştirel ırk teorisyeni falan olmaya gerek yok.
Irk eşitsizliklerini, “beyaz üstünlüğü” söylemine başvurmadan da kabul edebiliriz. Ve suçluluk ya da hoşnutsuzluk üretmeden de eşitlik talep edebiliriz. 20. yüzyılın büyük reformcularının çalışması hala tamamlanmadı, başarısız oldukları için değil, başarıları daha incelikli sorunlara neden olduğu için. Onların işini tamamlamak için iki buyruğu dengelemeliyiz: Irkı ahlaki bir kategori olarak aşmak ve siyah deneyimin tarihsel özgüllüğünü onurlandırmak.
Bu hedeflerin içinde, kimliğe dair zımni bir iddia var: Siyahlık, Amerikan siyaseti açısından anlamı olan bir içerik barındırır. Ve bu bazılarının iddia ettiği gibi genetik ya da fenotiple ilgili değil. Bu bir tarih mirasıdır, kölelik ve özgürleşme, göç ve mücadele, ruhani yaratıcılık ve kültürel yenilik tarihinin bir mirası….
Toplumsal ve ahlaki bir oluşumdur aynı zamanda, ataları belirli bir sınavdan geçmiş ve bu deneyimi kalıcı bir mirasa dönüştürmüş kişiler arasında süren, giderek gelişen bir diyalog. Amerika’da siyah olmak, o geçmiş tarafından biçimlendirilmiş varoluşsal bir durumu tecrübe etmektir. Bu, Amerikan hikâyesinde kendine yer açmayı, bunu da sürekli bir mağdur ya da kalıcı bir dışlanmış olarak değil, eş-yazar olarak yapmayı ifade eder.
Kaldı ki bu geçmiş yekpare değildir, “siyah deneyimi” diye tekil bir şey yoktur. Houston’daki Nijeryalı göçmenlerin oğlu, Mississippi’deki köle torunuyla aynı tarihsel bilince sahip değildir. Yine de her ikisi de 21. yüzyılda siyahlığın ne anlama geldiğini tanımlama projesine, farklı biçimlerde olsa da, katılır.
Irk siyasetinin sona ermesinin ırkın kendisinin de sona ermesi anlamına geleceğini düşünmek, semptomu özle karıştırmaktır. Irksal kimliğin fırsatları ya da ahlaki değeri belirlemediği bir geleceğe elbette özlem duyabiliriz. Ama siyahlığın hafızasının, müziğinin, dilinin, ironilerinin ve sezgilerinin, silindiği bir geleceği arzulamamalıyız. Ve ırk karşıtı tepkiler tam da bunu yapma tehdidinde bulunuyor.
Bu hafızayı korumak, Amerika’daki ırk sorununun değişmekte olduğunu kabul etmeyi gerektirir. 20. yüzyılın siyasetini biçimlendirmiş olan siyah-beyaz ikiliği, yerini bir mozaiğe bırakıyor. Göç, ülkeyi çeşitlendirdi. Hispanik, Asyalı ve çok ırklı Amerikalılar, demografik ve kültürel manzarayı yeniden şekillendiriyor.
Bu yeni düzende, bir zamanlar “zenci” ya da “siyah topluluk” adına dile getirilen iddialar artık daha az politik ağırlık taşıyabilir. Zira yüzyıl ortası liberalizmine damgasını vuran suçluluk ve telafi söylemi etkisini yitiriyor. “Irk” kategorisinin bizzat kendisi, politik bir kimlik olarak, ulusun demografisiyle birlikte dönüşüyor.
Bu ille de kötü bir şey değil. Fakat bu durumda siyahlığın yeri ne olacak?
İkiye ayrılabilir: Önemsizleştirilip müzeye kaldırılabilir, yıldönümlerinde tekrarlanan talepler listesine ya da politik bedenin ölü bir uzvuna dönüşebilir. Ya da daha zengin bir şeye evrilebilir: Tüm Amerikalıların erişebileceği bir kültürel mirasa, acıyı, direnci ve yenilenmeyi anlamak için bir ahlaki kaynağa.
Tercih bizim.
Önümüzdeki görev, ırkı kamusal yaşamdan silmek değil, anlamını yeniden düşünmektir. Eşit nitelikli eğitime erişim, hukukun adil uygulanması ve ailelere ile topluluklara yatırım gibi geriye kalan resmî çözümler ayrıcalık yaratmayı değil, insanları hayata hazırlamayı amaçlamalıdır. Sadece süreçlerin adilliğine odaklanmak yetmez, yurttaşlarımızın nasıl yetiştiğini de önemsemeliyiz. Yurttaşlarımızın yetişme koşullarına, en az yöntemlerin adilliği kadar dikkat etmeliyiz. Fakat liyakatı ne kadar değerli görsek de, insanlar beceri, bilgi ve deneyim edinme açısından büyük eşitsizliklere maruz kaldığında liyakatın ahlaki temeli zayıflar. Doğru kavrandığında, meselenin, sınav skorlarının mekanik hesabından öte, sınıf ve ırk farklılıklarını aşacak şekilde insan potansiyelinin geliştirilmesi olduğu görülecektir. Bu, hem fırsata hem de sorumluluğa dayanan daha kapsamlı bir liyakat anlayışıdır.
Süregelen ırksal eşitsizlikler karşısındaki aksi senaryo iç karartıcı görünüyor: Şikâyeti silah olarak kullananlarla inkârın arkasına saklananlar arasında bölünmüş bir toplum, duygusal suçluluk ve cezalandırıcı tepki arasında sallanan bir siyaset yapma biçimi. Böyle bir toplumun neye benzeyebileceğine dair ise zaten bir fikrimiz var: Aksayan demokratik kurumlar, etnik gerilimler, iç savaş söylemleri ve inançları çatışan insanlar arasında her geçen gün daha derinleşen toplumsal ve coğrafi ayrışma.
George Floyd yazının bizi bu eşiğe getirmesi kaçınılmaz değildi. Fakat korkarım ki öyle oldu. O andan çıkarılacak ders, Amerika’nın onarılamayacak kadar ırkçı olduğu ya da ırkın hiçbir önem taşımadığı değildir. Aksine, ırkı görmek ile onun tarafından yönetilmek arasına ayrım koyabilmektir.
Yıllar önce, ırk hakkında yazılar yazmaya başladığımda, Sivil Haklar Hareketi’nin sona erdiğini ilan etmiştim, zira geçmişin stratejileri, programları ve politikaları bugüne uygun değildi. Ancak o hareketin ruhu, yani ulus genelinde gerçek eşitliğin kılavuz ilke olması yönündeki iddiası, hâlâ yaşıyor. Bu hareketin işi henüz tamamlanmış değil ve onu tamamla görevi şimdi bize düşüyor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











