Dünya Basını

‘Woke’ ve ‘anti-woke’ siyahlara karşı

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, George Floyd cinayeti sonrası yükselen “woke” duyarlılığın, ırkçılık karşıtı mücadeleyi metafizik ve ahlaki mutlakiyetçiliğe yaslanan bir söyleme dönüştürmesine odaklanıyor. Yazar, eleştirel ırk teorisinin ve bunun siyasal-popüler tercümelerinin yarattığı ahlaki paniğin, performatif suçluluk gösterileri, kurumsal ritüeller ve katı söylemsel dogmalar aracılığıyla toplumsal eleştirinin yerini aldığını ileri sürüyor. Metin, ırkı “ahlaki bir kategori” olarak aşmanın gereğini teslim ederken, siyah deneyimin tarihsel özgüllüğünü yok saymayan, fakat toplumsal eşitliği hem süreçlerin biçimsel adilliği hem de yurttaşların yetişme koşulları üzerinden ele alan bir adalet yaklaşımı öneriyor.

Burada, makalenin eleştirel görünümüne rağmen temelde liberal bir ufuk içinde kaldığını vurgulamak gerekir. Zira yazar, yapısal sorunların radikal dönüşümle değil, liberal-demokratik düzenin kendi olanakları çerçevesinde çözülebileceğini varsayıyor. Buna karşın metnin önemi, bu liberal sınırları içinde dahi, 2020 sonrası ABD’de hem siyah hem beyaz kesimlerin siyasal tepkilerini nasıl anlamlandırdığını ve ırk meselesinin toplumda ne tür duygu rejimleri yarattığını gösterebilmesinde yatıyor.


Woke ve anti-woke, siyahlığı nasıl siliyor? Irk meselesini görmek zorundayız, ama onun tarafından kuşatılmayalım

Glenn Loury
Unherd
15 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Tarih, 25 Mayıs 2020. Yer, Minneapolis, Minnesota. George Floyd adındaki siyah bir adam, iddiaya göre sahte bir 20 dolarlık banknotla bir paket sigara almaya çalışır. Olay yerine polis çağrılır. Derek Chauvin isimli polislerden biri, dakikalar içinde Floyd’u yere yatırarak dizini adamın boynuna bastırır. Etraftakiler bu sırada olayı kayda almaktadır. Floyd nefes alabilmek için güçlükle çırpınır: “Nefes alamıyorum.” Adam ölecektir.

O anın videoya kaydedilip tüm dünyayla paylaşılması ülkeyi sarstı. Floyd’un ölümünün tıbbi nedeni hâlâ tartışılsa da hepimiz olanları gözlerimizle görmüştük: Korumak ve hizmet etmekle yükümlü bir memurun dizinin altında bir adamın hayatı yavaşça son bulmuştu. İlk tepkiler, olaydaki ırksal dinamiklere yoğunlaştı. Beyaz polis ve siyah kurban.

Peki bu gerçekten ırkla ilgili bir mesele miydi? Yoksa biz mi öyle yorumluyorduk? Ve dünya bu ikisini ayırt etmeyi bıraktığında ne olur?

Öfke anlık, içgüdüsel ve belli bir noktaya kadar anlaşılırdır. Fakat o zaman dikkatimi çeken, bugün de hâlâ beni rahatsız eden şey, yorumcuların, politikacıların ve aktivistlerin hükmünü bu kadar mutlak bir güvenle açıklamış olmasıydı: George Floyd siyah olduğu için öldürülmüştü. “Irkçı polis” ifadesi gereksiz hale gelmişti. Ülkenin ahlaki teşhisi, otopsi henüz başlamadan konmuştu bile.

Floyd’un ölümünü izleyen ahlaki panik, tüm ülkeye, ama özellikle beyaz Amerikalılara, bir dizi talep dayattı: 1- Geçmişte ve bugün hala devam eden Afrika kökenli Amerikalılara karşı işlenen suçları kabul et, 2- Ya “ırkçılık karşıtı” yeniden eğitime tabi ol ya da Amerika’nın her yerine yayılmış beyaz üstünlükçülüğüyle suç ortaklığını itiraf et, 3- Beyaz olmanın, kişinin fiili sosyal konumundan bağımsız olarak, inkar edilemez bir toplumsal ayrıcalık sağladığını kabul et, 4- Liyakat ilkesini zedeleyen taraflı politikalara razı ol ve hepsinden önemlisi de hiçbir itirazda bulunma.

Bu uygulanamaz taleplerin dayatılmasından hoşnutsuzluk duyacaklarını düşünerek beyaz Amerikalıların buna isyan edeceğini düşündüm. Bir tepki dalgasının ortaya çıkacağından ve bunun yükünü siyah Amerikalıların ve siyahlığın kendisinin çekeceğinden korktum. Ve şimdi, üzerinden geçen beş yılın ardından, Amerika’daki ırk siyaseti bir kırılma noktasına gelmiş durumda, siyah Amerika’nın geleceği ise adeta pamuk ipliğine bağlı.

2020 yazı, ABD tarihinin en büyük protesto dalgasına sahne oldu. Genç-yaşlı, siyah-beyaz, kentli-kırsal milyonlarca insan sokaklara dökülerek “Black Lives Matter” dedi. Öfkeleri sadece Floyd’un ölümüyle sınırlı değildi. Bir dizi trajedi gündemlerindeydi: Trayvon Martin, Eric Garner, Michael Brown, Tamir Rice, Freddie Gray, Ahmaud Arbery, Walter Scott… Bu uzun ölüler listesi, kanıtları aşan evrensel bir sembolik anlam kazandı: Amerika’da siyah erkeklerin başlarına gelenler sırf siyah oldukları için yaşanmıştı.

Fakat bu gösterileri harekete geçiren başka bir şey daha vardı. Pandemi döneminde aylar süren kısıtlamalarının ardından Amerikalılar ciddi anlamda huzursuz ve korku içindeydi. Pek çoğu işlerini, yakınlarını veya kurumlara duydukları güveni kaybetmişti. Protestolar, kısmen, ulusal bir arınma ritüeline dönüştü, altüst olmuş bir dünyada kişinin kendi ahlaki konumunu teyit etme fırsatı yaratıyordu.

Protestolar bütünüyle temelsiz değildi. Ekonomist Roland Fryer’ın araştırmaları, polisin öldürücü olmayan güç kullanımının siyah şüphelilere karşı gerçekten de daha sık yaşandığını gösteriyordu. Ancak hareketin söylemi kısa sürede metafizik bir düzeye sıçramıştı. Protestocular polislerin, hapishanelerin, hatta “beyazlığın” ortadan kaldırılmasını talep ediyordu. Reform talebi olarak başlayan şey, kısa zamanda uygarlığa dönük bir haçlı seferine dönüşmüştü. Bu uygarlığın ifade özgürlüğü ve protesto hakkını güvence altına alması, köleliği kaldırması ya da her renkten Amerikalıya eşit yurttaşlık tanıması gibi tarihsel başarılarına yapılan hatırlatmalar ise kulak ardı edildi.

Bu tırmanış bir anda ortaya çıkmadı. Yıllardır, Amerika’yı beyaz üstünlüğünün her yapıya sızdığı sistematik olarak ırkçı bir proje şeklinde çerçeveleyen teoriler, en başta da eleştirel ırk kuramı, entelektüel zemini besledi. 2020’ye gelindiğinde bu fikirler akademiden çıkıp kamusal yaşamın damarlarına sızmaya başladı. Politikacılar ise çoğu zaman etkilerini anlamadan, hareketin sloganlarını dillerine doladı.

Beyazlık, zararsız görünen kurum ve kültürel pratiklerde bile vücut bulan, konuşmamıza ve düşüncemize sızan, tarihimize çöreklenen bir olgu haline gelmişti. “Sistematik ırkçılık” her ırksal farklılığı açıklayan liturjik [ayinsel, ibadetvari] bir ifadeye dönüştü. Şirket yöneticileri ve her düzeyden seçilmişler performatif bir pişmanlıkla diz çöküyordu. Okullar cumhuriyetin kurucu ilkesi olarak ırksal baskıyı merkeze alacak şekilde müfredatlarını yeniden yazmaya başladılar.

Bu retoriği benimseyenlerin bir kısmı bunu oportünistçe, yani oy, bağış ya da günah çıkarma amacıyla, yapıyordu. Fakat diğerleri ise basitçe korkuyordu. Her iki durumda da sonuç aynıydı: Toplumsal eleştiri kılığına bürünmüş bir tür ahlaki panik. O dönemin en bilindik numaraları, dükkân vitrinlerindeki BLM (Black Lives Matter) afişleri, sosyal medya hesaplarındaki siyah avatarlar, kamuya açık etkinliklerdeki “diz çökme” talepleri ve şirket içi eğitimlerde harcanan milyonlarca dolar… Geriye dönüp bakıldığında ırkçılık suçlamalarını peşinen bertaraf etme amacı güden ve sonuçta eşitsizlik konusunda hiçbir şey yapmayan, utanç verici ve paniğe kapılmış birtakım performanslar.

İronik olan, tüm bu gösterilerin onlar için yapıldığı siyah Amerikalıların süreçten en çok zarar gören kesim olmalarıydı. “Polisi fonlamayı azaltın” çağrıları öngörülebilir sonuçlar doğurdu ve polis memurları önleyici faaliyetlerden geri çekildi. Fakat Fryer’ın sonraki araştırmaları siyahlara dönük -orantısız biçimde- yükselen cinayet oranlarını belgelemeye devam etmekteydi. Black Lives Matter diyenler için “siyah hayatlar” belli ki konu dışıydı. Bu arada, bu yüzeysel dayanışma gösterilerine katılmayan fakat karşı çıkmaktan çekinenlerde ise derin bir hoşnutsuzluk birikiyordu.

Açıkçası bu sonuçtan baştan beri korkuyordum. En çok kaygılandığım da, Black Lives Matter hareketinin bir şeyleri “kaldırmayı” başarması değil, öfkeli bir tepkiyi tetikleyecek olmasıydı. Ve nitekim öyle de oldu.

İnsanlar inanmadıkları dogmaları tekrarlamaya zorlandıklarında ya da görünmez suç sistemlerinin faydalanıcıları olarak damgalanmalarına yol açan teorileri onaylar gibi başlarını sallayarak saatler süren ırk hassasiyeti eğitimlerine katılmak zorunda bırakıldıklarında öfke birikmeye başlar. Siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın deyimiyle, bu tür “sessizlik sarmalları” istikrarsızdır. Birisi “bu oyunu” açığa çıkarmaya karar verdiğinde, gösteri aniden sona erer. Bu an, kısmen, Donald Trump’ın sahneye çıkışıyla yaşandı.

“Siyah Amerika’nın geleceği pamuk ipliğine bağlı”

Trump’ın 2020 seçim kampanyası, ilerici aşırılığa duyulan tepkiden büyük bir güç devşirdi. Kendini susturulanların sözcüsü ve başkalarının ancak fısıldayarak söylediği şeyleri yüksek sesle söyleyecek adam olarak sundu. Aslına bakılırsa, destekçilerinin çoğu da, medyanın hayal ettiği türden karikatürize ırkçılar değildi. Genellikle, haksız yere suçlandıklarını düşünen sıradan Amerikalılardı, Jim Crow yasalarından çok uzun yıllar sonra doğmuş, ülkelerinin ve ten renklerinin onları cinayete ortak kıldığı söylenince şaşkına dönen ve kendilerini saygınlıktan ve onurdan dışlanmış hissetmelerine göz yumduğunu düşündükleri kurumlara öfke duyan insanlardı bunlar.

Bu hoşnutsuzluğun ortaya çıkardığı tepkisel enerjiler hâlâ sönümlenmedi. Bugün bunu, pozitif ayrımcılığın geriletilmesinde, çeşitlilik ofislerinin kapatılmasında veya alabildiğine agresif “anti-woke” siyasetinin yükselişinde görüyoruz. Kuşkusuz bu gelişmelerin bir kısmı gecikmiş tepkilerdi. Fakat bu tepki dalgası sadece ırk siyasetinin değil, bizzat siyahlığın da örtük bir reddini beraberinde getiriyor.

Bundan kastım siyah kimliğinin bütünüyle kamusal söylemden silinmesi değil, siyahlığı şüphe konusu yapan bir dizi olgu. Siyah kamu çalışanları, ortada bir kanıt olmaksızın, “DEI kadroları [Çeşitlilik, Eşitlik, Dahil Etme]” ile, yani yetersizliği ima etmek için kullanılan bir kod ifadeyle, suçlanıyor. Siyah gençlerin sorun çıkardığı videolar dolaşıma giriyor ve altlarındaki yorumlarda “daha iyisini beklememeniz gerektiği” ima ediliyor. Trump yönetimi, Harriet Tubman ve Tuskegee Havacıları gibi tarihsel siyah figürlere yapılan atıfları devletin internet sitelerinden çıkarıyor. 2020 kaosunun ardından, ülkede giderek sesi daha gür çıkan bir kesim, “asimile edilemez” olduğunu düşündüğü bu azınlıktan elini eteğini çekmeye pek hevesli görünüyor.

Peki 2020’de yaşanan aşırılıklar düşünüldüğünde, bu tür çarpıtmaların yanlış olacağını neden söyleyelim? Tam da böylesi geri çekilme anlarında, insanı rahatlatan bir slogana sığınmak kolaydır, mesela “renk körlüğü” (colorblindness). Nitekim muhafazakârlar, toplumdaki önyargıların kalıcı etkilerine karşı bir panzehir ve Sivil Haklar Hareketi sonrası verilen haklara bir alternatif olarak, samimiyet dereceleri değişse de, “renk körlüğü”nü savunageldiler. Bu kulağa makul geliyor. Nitekim ben de uzun sayılabilecek bir süredir, “renk körlüğü”nün sosyal adaletin gerek koşulu olduğunu savunuyorum. Ancak, yeterli değil.

Fakat ırk meselesinde gerçek adalet, sadece rengi görmemeyi değil, fazlasını gerektirir. Rengin fırsatları belirlemediği koşullar yaratmayı mesela. Adil bir toplum bu kaygıya kayıtsız kalamaz. Renk körlüğünün ilgisizliği meşrulaştırmasına izin vermek, Sivil Haklar Hareketi’nin ideallerine ihanettir. Bu noktayı anlamak için eleştirel ırk teorisyeni falan olmaya gerek yok.

Irk eşitsizliklerini, “beyaz üstünlüğü” söylemine başvurmadan da kabul edebiliriz. Ve suçluluk ya da hoşnutsuzluk üretmeden de eşitlik talep edebiliriz. 20. yüzyılın büyük reformcularının çalışması hala tamamlanmadı, başarısız oldukları için değil, başarıları daha incelikli sorunlara neden olduğu için. Onların işini tamamlamak için iki buyruğu dengelemeliyiz: Irkı ahlaki bir kategori olarak aşmak ve siyah deneyimin tarihsel özgüllüğünü onurlandırmak.

Bu hedeflerin içinde, kimliğe dair zımni bir iddia var: Siyahlık, Amerikan siyaseti açısından anlamı olan bir içerik barındırır. Ve bu bazılarının iddia ettiği gibi genetik ya da fenotiple ilgili değil. Bu bir tarih mirasıdır, kölelik ve özgürleşme, göç ve mücadele, ruhani yaratıcılık ve kültürel yenilik tarihinin bir mirası….

Toplumsal ve ahlaki bir oluşumdur aynı zamanda, ataları belirli bir sınavdan geçmiş ve bu deneyimi kalıcı bir mirasa dönüştürmüş kişiler arasında süren, giderek gelişen bir diyalog. Amerika’da siyah olmak, o geçmiş tarafından biçimlendirilmiş varoluşsal bir durumu tecrübe etmektir. Bu, Amerikan hikâyesinde kendine yer açmayı, bunu da sürekli bir mağdur ya da kalıcı bir dışlanmış olarak değil, eş-yazar olarak yapmayı ifade eder.

Kaldı ki bu geçmiş yekpare değildir, “siyah deneyimi” diye tekil bir şey yoktur. Houston’daki Nijeryalı göçmenlerin oğlu, Mississippi’deki köle torunuyla aynı tarihsel bilince sahip değildir. Yine de her ikisi de 21. yüzyılda siyahlığın ne anlama geldiğini tanımlama projesine, farklı biçimlerde olsa da, katılır.

Irk siyasetinin sona ermesinin ırkın kendisinin de sona ermesi anlamına geleceğini düşünmek, semptomu özle karıştırmaktır. Irksal kimliğin fırsatları ya da ahlaki değeri belirlemediği bir geleceğe elbette özlem duyabiliriz. Ama siyahlığın hafızasının, müziğinin, dilinin, ironilerinin ve sezgilerinin, silindiği bir geleceği arzulamamalıyız. Ve ırk karşıtı tepkiler tam da bunu yapma tehdidinde bulunuyor.

Bu hafızayı korumak, Amerika’daki ırk sorununun değişmekte olduğunu kabul etmeyi gerektirir. 20. yüzyılın siyasetini biçimlendirmiş olan siyah-beyaz ikiliği, yerini bir mozaiğe bırakıyor. Göç, ülkeyi çeşitlendirdi. Hispanik, Asyalı ve çok ırklı Amerikalılar, demografik ve kültürel manzarayı yeniden şekillendiriyor.

Bu yeni düzende, bir zamanlar “zenci” ya da “siyah topluluk” adına dile getirilen iddialar artık daha az politik ağırlık taşıyabilir. Zira yüzyıl ortası liberalizmine damgasını vuran suçluluk ve telafi söylemi etkisini yitiriyor. “Irk” kategorisinin bizzat kendisi, politik bir kimlik olarak, ulusun demografisiyle birlikte dönüşüyor.

Bu ille de kötü bir şey değil. Fakat bu durumda siyahlığın yeri ne olacak?

İkiye ayrılabilir: Önemsizleştirilip müzeye kaldırılabilir, yıldönümlerinde tekrarlanan talepler listesine ya da politik bedenin ölü bir uzvuna dönüşebilir. Ya da daha zengin bir şeye evrilebilir: Tüm Amerikalıların erişebileceği bir kültürel mirasa, acıyı, direnci ve yenilenmeyi anlamak için bir ahlaki kaynağa.

Tercih bizim.

Önümüzdeki görev, ırkı kamusal yaşamdan silmek değil, anlamını yeniden düşünmektir. Eşit nitelikli eğitime erişim, hukukun adil uygulanması ve ailelere ile topluluklara yatırım gibi geriye kalan resmî çözümler ayrıcalık yaratmayı değil, insanları hayata hazırlamayı amaçlamalıdır. Sadece süreçlerin adilliğine odaklanmak yetmez, yurttaşlarımızın nasıl yetiştiğini de önemsemeliyiz. Yurttaşlarımızın yetişme koşullarına, en az yöntemlerin adilliği kadar dikkat etmeliyiz. Fakat liyakatı ne kadar değerli görsek de, insanlar beceri, bilgi ve deneyim edinme açısından büyük eşitsizliklere maruz kaldığında liyakatın ahlaki temeli zayıflar. Doğru kavrandığında, meselenin, sınav skorlarının mekanik hesabından öte, sınıf ve ırk farklılıklarını aşacak şekilde insan potansiyelinin geliştirilmesi olduğu görülecektir. Bu, hem fırsata hem de sorumluluğa dayanan daha kapsamlı bir liyakat anlayışıdır.

Süregelen ırksal eşitsizlikler karşısındaki aksi senaryo iç karartıcı görünüyor: Şikâyeti silah olarak kullananlarla inkârın arkasına saklananlar arasında bölünmüş bir toplum, duygusal suçluluk ve cezalandırıcı tepki arasında sallanan bir siyaset yapma biçimi. Böyle bir toplumun neye benzeyebileceğine dair ise zaten bir fikrimiz var: Aksayan demokratik kurumlar, etnik gerilimler, iç savaş söylemleri ve inançları çatışan insanlar arasında her geçen gün daha derinleşen toplumsal ve coğrafi ayrışma.

George Floyd yazının bizi bu eşiğe getirmesi kaçınılmaz değildi. Fakat korkarım ki öyle oldu. O andan çıkarılacak ders, Amerika’nın onarılamayacak kadar ırkçı olduğu ya da ırkın hiçbir önem taşımadığı değildir. Aksine, ırkı görmek ile onun tarafından yönetilmek arasına ayrım koyabilmektir.

Yıllar önce, ırk hakkında yazılar yazmaya başladığımda, Sivil Haklar Hareketi’nin sona erdiğini ilan etmiştim, zira geçmişin stratejileri, programları ve politikaları bugüne uygun değildi. Ancak o hareketin ruhu, yani ulus genelinde gerçek eşitliğin kılavuz ilke olması yönündeki iddiası, hâlâ yaşıyor. Bu hareketin işi henüz tamamlanmış değil ve onu tamamla görevi şimdi bize düşüyor.

Çok Okunanlar

Exit mobile version