Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘Woke’ ve ‘anti-woke’ siyahlara karşı

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, George Floyd cinayeti sonrası yükselen “woke” duyarlılığın, ırkçılık karşıtı mücadeleyi metafizik ve ahlaki mutlakiyetçiliğe yaslanan bir söyleme dönüştürmesine odaklanıyor. Yazar, eleştirel ırk teorisinin ve bunun siyasal-popüler tercümelerinin yarattığı ahlaki paniğin, performatif suçluluk gösterileri, kurumsal ritüeller ve katı söylemsel dogmalar aracılığıyla toplumsal eleştirinin yerini aldığını ileri sürüyor. Metin, ırkı “ahlaki bir kategori” olarak aşmanın gereğini teslim ederken, siyah deneyimin tarihsel özgüllüğünü yok saymayan, fakat toplumsal eşitliği hem süreçlerin biçimsel adilliği hem de yurttaşların yetişme koşulları üzerinden ele alan bir adalet yaklaşımı öneriyor.

Burada, makalenin eleştirel görünümüne rağmen temelde liberal bir ufuk içinde kaldığını vurgulamak gerekir. Zira yazar, yapısal sorunların radikal dönüşümle değil, liberal-demokratik düzenin kendi olanakları çerçevesinde çözülebileceğini varsayıyor. Buna karşın metnin önemi, bu liberal sınırları içinde dahi, 2020 sonrası ABD’de hem siyah hem beyaz kesimlerin siyasal tepkilerini nasıl anlamlandırdığını ve ırk meselesinin toplumda ne tür duygu rejimleri yarattığını gösterebilmesinde yatıyor.


Woke ve anti-woke, siyahlığı nasıl siliyor? Irk meselesini görmek zorundayız, ama onun tarafından kuşatılmayalım

Glenn Loury
Unherd
15 Kasım 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Tarih, 25 Mayıs 2020. Yer, Minneapolis, Minnesota. George Floyd adındaki siyah bir adam, iddiaya göre sahte bir 20 dolarlık banknotla bir paket sigara almaya çalışır. Olay yerine polis çağrılır. Derek Chauvin isimli polislerden biri, dakikalar içinde Floyd’u yere yatırarak dizini adamın boynuna bastırır. Etraftakiler bu sırada olayı kayda almaktadır. Floyd nefes alabilmek için güçlükle çırpınır: “Nefes alamıyorum.” Adam ölecektir.

O anın videoya kaydedilip tüm dünyayla paylaşılması ülkeyi sarstı. Floyd’un ölümünün tıbbi nedeni hâlâ tartışılsa da hepimiz olanları gözlerimizle görmüştük: Korumak ve hizmet etmekle yükümlü bir memurun dizinin altında bir adamın hayatı yavaşça son bulmuştu. İlk tepkiler, olaydaki ırksal dinamiklere yoğunlaştı. Beyaz polis ve siyah kurban.

Peki bu gerçekten ırkla ilgili bir mesele miydi? Yoksa biz mi öyle yorumluyorduk? Ve dünya bu ikisini ayırt etmeyi bıraktığında ne olur?

Öfke anlık, içgüdüsel ve belli bir noktaya kadar anlaşılırdır. Fakat o zaman dikkatimi çeken, bugün de hâlâ beni rahatsız eden şey, yorumcuların, politikacıların ve aktivistlerin hükmünü bu kadar mutlak bir güvenle açıklamış olmasıydı: George Floyd siyah olduğu için öldürülmüştü. “Irkçı polis” ifadesi gereksiz hale gelmişti. Ülkenin ahlaki teşhisi, otopsi henüz başlamadan konmuştu bile.

Floyd’un ölümünü izleyen ahlaki panik, tüm ülkeye, ama özellikle beyaz Amerikalılara, bir dizi talep dayattı: 1- Geçmişte ve bugün hala devam eden Afrika kökenli Amerikalılara karşı işlenen suçları kabul et, 2- Ya “ırkçılık karşıtı” yeniden eğitime tabi ol ya da Amerika’nın her yerine yayılmış beyaz üstünlükçülüğüyle suç ortaklığını itiraf et, 3- Beyaz olmanın, kişinin fiili sosyal konumundan bağımsız olarak, inkar edilemez bir toplumsal ayrıcalık sağladığını kabul et, 4- Liyakat ilkesini zedeleyen taraflı politikalara razı ol ve hepsinden önemlisi de hiçbir itirazda bulunma.

Bu uygulanamaz taleplerin dayatılmasından hoşnutsuzluk duyacaklarını düşünerek beyaz Amerikalıların buna isyan edeceğini düşündüm. Bir tepki dalgasının ortaya çıkacağından ve bunun yükünü siyah Amerikalıların ve siyahlığın kendisinin çekeceğinden korktum. Ve şimdi, üzerinden geçen beş yılın ardından, Amerika’daki ırk siyaseti bir kırılma noktasına gelmiş durumda, siyah Amerika’nın geleceği ise adeta pamuk ipliğine bağlı.

2020 yazı, ABD tarihinin en büyük protesto dalgasına sahne oldu. Genç-yaşlı, siyah-beyaz, kentli-kırsal milyonlarca insan sokaklara dökülerek “Black Lives Matter” dedi. Öfkeleri sadece Floyd’un ölümüyle sınırlı değildi. Bir dizi trajedi gündemlerindeydi: Trayvon Martin, Eric Garner, Michael Brown, Tamir Rice, Freddie Gray, Ahmaud Arbery, Walter Scott… Bu uzun ölüler listesi, kanıtları aşan evrensel bir sembolik anlam kazandı: Amerika’da siyah erkeklerin başlarına gelenler sırf siyah oldukları için yaşanmıştı.

Fakat bu gösterileri harekete geçiren başka bir şey daha vardı. Pandemi döneminde aylar süren kısıtlamalarının ardından Amerikalılar ciddi anlamda huzursuz ve korku içindeydi. Pek çoğu işlerini, yakınlarını veya kurumlara duydukları güveni kaybetmişti. Protestolar, kısmen, ulusal bir arınma ritüeline dönüştü, altüst olmuş bir dünyada kişinin kendi ahlaki konumunu teyit etme fırsatı yaratıyordu.

Protestolar bütünüyle temelsiz değildi. Ekonomist Roland Fryer’ın araştırmaları, polisin öldürücü olmayan güç kullanımının siyah şüphelilere karşı gerçekten de daha sık yaşandığını gösteriyordu. Ancak hareketin söylemi kısa sürede metafizik bir düzeye sıçramıştı. Protestocular polislerin, hapishanelerin, hatta “beyazlığın” ortadan kaldırılmasını talep ediyordu. Reform talebi olarak başlayan şey, kısa zamanda uygarlığa dönük bir haçlı seferine dönüşmüştü. Bu uygarlığın ifade özgürlüğü ve protesto hakkını güvence altına alması, köleliği kaldırması ya da her renkten Amerikalıya eşit yurttaşlık tanıması gibi tarihsel başarılarına yapılan hatırlatmalar ise kulak ardı edildi.

Bu tırmanış bir anda ortaya çıkmadı. Yıllardır, Amerika’yı beyaz üstünlüğünün her yapıya sızdığı sistematik olarak ırkçı bir proje şeklinde çerçeveleyen teoriler, en başta da eleştirel ırk kuramı, entelektüel zemini besledi. 2020’ye gelindiğinde bu fikirler akademiden çıkıp kamusal yaşamın damarlarına sızmaya başladı. Politikacılar ise çoğu zaman etkilerini anlamadan, hareketin sloganlarını dillerine doladı.

Beyazlık, zararsız görünen kurum ve kültürel pratiklerde bile vücut bulan, konuşmamıza ve düşüncemize sızan, tarihimize çöreklenen bir olgu haline gelmişti. “Sistematik ırkçılık” her ırksal farklılığı açıklayan liturjik [ayinsel, ibadetvari] bir ifadeye dönüştü. Şirket yöneticileri ve her düzeyden seçilmişler performatif bir pişmanlıkla diz çöküyordu. Okullar cumhuriyetin kurucu ilkesi olarak ırksal baskıyı merkeze alacak şekilde müfredatlarını yeniden yazmaya başladılar.

Bu retoriği benimseyenlerin bir kısmı bunu oportünistçe, yani oy, bağış ya da günah çıkarma amacıyla, yapıyordu. Fakat diğerleri ise basitçe korkuyordu. Her iki durumda da sonuç aynıydı: Toplumsal eleştiri kılığına bürünmüş bir tür ahlaki panik. O dönemin en bilindik numaraları, dükkân vitrinlerindeki BLM (Black Lives Matter) afişleri, sosyal medya hesaplarındaki siyah avatarlar, kamuya açık etkinliklerdeki “diz çökme” talepleri ve şirket içi eğitimlerde harcanan milyonlarca dolar… Geriye dönüp bakıldığında ırkçılık suçlamalarını peşinen bertaraf etme amacı güden ve sonuçta eşitsizlik konusunda hiçbir şey yapmayan, utanç verici ve paniğe kapılmış birtakım performanslar.

İronik olan, tüm bu gösterilerin onlar için yapıldığı siyah Amerikalıların süreçten en çok zarar gören kesim olmalarıydı. “Polisi fonlamayı azaltın” çağrıları öngörülebilir sonuçlar doğurdu ve polis memurları önleyici faaliyetlerden geri çekildi. Fakat Fryer’ın sonraki araştırmaları siyahlara dönük -orantısız biçimde- yükselen cinayet oranlarını belgelemeye devam etmekteydi. Black Lives Matter diyenler için “siyah hayatlar” belli ki konu dışıydı. Bu arada, bu yüzeysel dayanışma gösterilerine katılmayan fakat karşı çıkmaktan çekinenlerde ise derin bir hoşnutsuzluk birikiyordu.

Açıkçası bu sonuçtan baştan beri korkuyordum. En çok kaygılandığım da, Black Lives Matter hareketinin bir şeyleri “kaldırmayı” başarması değil, öfkeli bir tepkiyi tetikleyecek olmasıydı. Ve nitekim öyle de oldu.

İnsanlar inanmadıkları dogmaları tekrarlamaya zorlandıklarında ya da görünmez suç sistemlerinin faydalanıcıları olarak damgalanmalarına yol açan teorileri onaylar gibi başlarını sallayarak saatler süren ırk hassasiyeti eğitimlerine katılmak zorunda bırakıldıklarında öfke birikmeye başlar. Siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın deyimiyle, bu tür “sessizlik sarmalları” istikrarsızdır. Birisi “bu oyunu” açığa çıkarmaya karar verdiğinde, gösteri aniden sona erer. Bu an, kısmen, Donald Trump’ın sahneye çıkışıyla yaşandı.

“Siyah Amerika’nın geleceği pamuk ipliğine bağlı”

Trump’ın 2020 seçim kampanyası, ilerici aşırılığa duyulan tepkiden büyük bir güç devşirdi. Kendini susturulanların sözcüsü ve başkalarının ancak fısıldayarak söylediği şeyleri yüksek sesle söyleyecek adam olarak sundu. Aslına bakılırsa, destekçilerinin çoğu da, medyanın hayal ettiği türden karikatürize ırkçılar değildi. Genellikle, haksız yere suçlandıklarını düşünen sıradan Amerikalılardı, Jim Crow yasalarından çok uzun yıllar sonra doğmuş, ülkelerinin ve ten renklerinin onları cinayete ortak kıldığı söylenince şaşkına dönen ve kendilerini saygınlıktan ve onurdan dışlanmış hissetmelerine göz yumduğunu düşündükleri kurumlara öfke duyan insanlardı bunlar.

Bu hoşnutsuzluğun ortaya çıkardığı tepkisel enerjiler hâlâ sönümlenmedi. Bugün bunu, pozitif ayrımcılığın geriletilmesinde, çeşitlilik ofislerinin kapatılmasında veya alabildiğine agresif “anti-woke” siyasetinin yükselişinde görüyoruz. Kuşkusuz bu gelişmelerin bir kısmı gecikmiş tepkilerdi. Fakat bu tepki dalgası sadece ırk siyasetinin değil, bizzat siyahlığın da örtük bir reddini beraberinde getiriyor.

Bundan kastım siyah kimliğinin bütünüyle kamusal söylemden silinmesi değil, siyahlığı şüphe konusu yapan bir dizi olgu. Siyah kamu çalışanları, ortada bir kanıt olmaksızın, “DEI kadroları [Çeşitlilik, Eşitlik, Dahil Etme]” ile, yani yetersizliği ima etmek için kullanılan bir kod ifadeyle, suçlanıyor. Siyah gençlerin sorun çıkardığı videolar dolaşıma giriyor ve altlarındaki yorumlarda “daha iyisini beklememeniz gerektiği” ima ediliyor. Trump yönetimi, Harriet Tubman ve Tuskegee Havacıları gibi tarihsel siyah figürlere yapılan atıfları devletin internet sitelerinden çıkarıyor. 2020 kaosunun ardından, ülkede giderek sesi daha gür çıkan bir kesim, “asimile edilemez” olduğunu düşündüğü bu azınlıktan elini eteğini çekmeye pek hevesli görünüyor.

Peki 2020’de yaşanan aşırılıklar düşünüldüğünde, bu tür çarpıtmaların yanlış olacağını neden söyleyelim? Tam da böylesi geri çekilme anlarında, insanı rahatlatan bir slogana sığınmak kolaydır, mesela “renk körlüğü” (colorblindness). Nitekim muhafazakârlar, toplumdaki önyargıların kalıcı etkilerine karşı bir panzehir ve Sivil Haklar Hareketi sonrası verilen haklara bir alternatif olarak, samimiyet dereceleri değişse de, “renk körlüğü”nü savunageldiler. Bu kulağa makul geliyor. Nitekim ben de uzun sayılabilecek bir süredir, “renk körlüğü”nün sosyal adaletin gerek koşulu olduğunu savunuyorum. Ancak, yeterli değil.

Fakat ırk meselesinde gerçek adalet, sadece rengi görmemeyi değil, fazlasını gerektirir. Rengin fırsatları belirlemediği koşullar yaratmayı mesela. Adil bir toplum bu kaygıya kayıtsız kalamaz. Renk körlüğünün ilgisizliği meşrulaştırmasına izin vermek, Sivil Haklar Hareketi’nin ideallerine ihanettir. Bu noktayı anlamak için eleştirel ırk teorisyeni falan olmaya gerek yok.

Irk eşitsizliklerini, “beyaz üstünlüğü” söylemine başvurmadan da kabul edebiliriz. Ve suçluluk ya da hoşnutsuzluk üretmeden de eşitlik talep edebiliriz. 20. yüzyılın büyük reformcularının çalışması hala tamamlanmadı, başarısız oldukları için değil, başarıları daha incelikli sorunlara neden olduğu için. Onların işini tamamlamak için iki buyruğu dengelemeliyiz: Irkı ahlaki bir kategori olarak aşmak ve siyah deneyimin tarihsel özgüllüğünü onurlandırmak.

Bu hedeflerin içinde, kimliğe dair zımni bir iddia var: Siyahlık, Amerikan siyaseti açısından anlamı olan bir içerik barındırır. Ve bu bazılarının iddia ettiği gibi genetik ya da fenotiple ilgili değil. Bu bir tarih mirasıdır, kölelik ve özgürleşme, göç ve mücadele, ruhani yaratıcılık ve kültürel yenilik tarihinin bir mirası….

Toplumsal ve ahlaki bir oluşumdur aynı zamanda, ataları belirli bir sınavdan geçmiş ve bu deneyimi kalıcı bir mirasa dönüştürmüş kişiler arasında süren, giderek gelişen bir diyalog. Amerika’da siyah olmak, o geçmiş tarafından biçimlendirilmiş varoluşsal bir durumu tecrübe etmektir. Bu, Amerikan hikâyesinde kendine yer açmayı, bunu da sürekli bir mağdur ya da kalıcı bir dışlanmış olarak değil, eş-yazar olarak yapmayı ifade eder.

Kaldı ki bu geçmiş yekpare değildir, “siyah deneyimi” diye tekil bir şey yoktur. Houston’daki Nijeryalı göçmenlerin oğlu, Mississippi’deki köle torunuyla aynı tarihsel bilince sahip değildir. Yine de her ikisi de 21. yüzyılda siyahlığın ne anlama geldiğini tanımlama projesine, farklı biçimlerde olsa da, katılır.

Irk siyasetinin sona ermesinin ırkın kendisinin de sona ermesi anlamına geleceğini düşünmek, semptomu özle karıştırmaktır. Irksal kimliğin fırsatları ya da ahlaki değeri belirlemediği bir geleceğe elbette özlem duyabiliriz. Ama siyahlığın hafızasının, müziğinin, dilinin, ironilerinin ve sezgilerinin, silindiği bir geleceği arzulamamalıyız. Ve ırk karşıtı tepkiler tam da bunu yapma tehdidinde bulunuyor.

Bu hafızayı korumak, Amerika’daki ırk sorununun değişmekte olduğunu kabul etmeyi gerektirir. 20. yüzyılın siyasetini biçimlendirmiş olan siyah-beyaz ikiliği, yerini bir mozaiğe bırakıyor. Göç, ülkeyi çeşitlendirdi. Hispanik, Asyalı ve çok ırklı Amerikalılar, demografik ve kültürel manzarayı yeniden şekillendiriyor.

Bu yeni düzende, bir zamanlar “zenci” ya da “siyah topluluk” adına dile getirilen iddialar artık daha az politik ağırlık taşıyabilir. Zira yüzyıl ortası liberalizmine damgasını vuran suçluluk ve telafi söylemi etkisini yitiriyor. “Irk” kategorisinin bizzat kendisi, politik bir kimlik olarak, ulusun demografisiyle birlikte dönüşüyor.

Bu ille de kötü bir şey değil. Fakat bu durumda siyahlığın yeri ne olacak?

İkiye ayrılabilir: Önemsizleştirilip müzeye kaldırılabilir, yıldönümlerinde tekrarlanan talepler listesine ya da politik bedenin ölü bir uzvuna dönüşebilir. Ya da daha zengin bir şeye evrilebilir: Tüm Amerikalıların erişebileceği bir kültürel mirasa, acıyı, direnci ve yenilenmeyi anlamak için bir ahlaki kaynağa.

Tercih bizim.

Önümüzdeki görev, ırkı kamusal yaşamdan silmek değil, anlamını yeniden düşünmektir. Eşit nitelikli eğitime erişim, hukukun adil uygulanması ve ailelere ile topluluklara yatırım gibi geriye kalan resmî çözümler ayrıcalık yaratmayı değil, insanları hayata hazırlamayı amaçlamalıdır. Sadece süreçlerin adilliğine odaklanmak yetmez, yurttaşlarımızın nasıl yetiştiğini de önemsemeliyiz. Yurttaşlarımızın yetişme koşullarına, en az yöntemlerin adilliği kadar dikkat etmeliyiz. Fakat liyakatı ne kadar değerli görsek de, insanlar beceri, bilgi ve deneyim edinme açısından büyük eşitsizliklere maruz kaldığında liyakatın ahlaki temeli zayıflar. Doğru kavrandığında, meselenin, sınav skorlarının mekanik hesabından öte, sınıf ve ırk farklılıklarını aşacak şekilde insan potansiyelinin geliştirilmesi olduğu görülecektir. Bu, hem fırsata hem de sorumluluğa dayanan daha kapsamlı bir liyakat anlayışıdır.

Süregelen ırksal eşitsizlikler karşısındaki aksi senaryo iç karartıcı görünüyor: Şikâyeti silah olarak kullananlarla inkârın arkasına saklananlar arasında bölünmüş bir toplum, duygusal suçluluk ve cezalandırıcı tepki arasında sallanan bir siyaset yapma biçimi. Böyle bir toplumun neye benzeyebileceğine dair ise zaten bir fikrimiz var: Aksayan demokratik kurumlar, etnik gerilimler, iç savaş söylemleri ve inançları çatışan insanlar arasında her geçen gün daha derinleşen toplumsal ve coğrafi ayrışma.

George Floyd yazının bizi bu eşiğe getirmesi kaçınılmaz değildi. Fakat korkarım ki öyle oldu. O andan çıkarılacak ders, Amerika’nın onarılamayacak kadar ırkçı olduğu ya da ırkın hiçbir önem taşımadığı değildir. Aksine, ırkı görmek ile onun tarafından yönetilmek arasına ayrım koyabilmektir.

Yıllar önce, ırk hakkında yazılar yazmaya başladığımda, Sivil Haklar Hareketi’nin sona erdiğini ilan etmiştim, zira geçmişin stratejileri, programları ve politikaları bugüne uygun değildi. Ancak o hareketin ruhu, yani ulus genelinde gerçek eşitliğin kılavuz ilke olması yönündeki iddiası, hâlâ yaşıyor. Bu hareketin işi henüz tamamlanmış değil ve onu tamamla görevi şimdi bize düşüyor.

Dünya Basını

Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Yayınlanma

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.

Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.

2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.

Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.

“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”

Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.

1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.

Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.

Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.

“Servet ile para aynı şey değildir”

Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.

Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”

Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.

Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”

Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.

Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.

Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:

“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”

“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”

Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.

İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.

Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.

Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.

Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:

“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”

“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”

Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.

1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.

ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.

İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.

Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.

Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”

Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English