Görüş
Milletler, milliyetçilikler, Azerbaycan – 1
“İnsan dediğin bilir düşünmesini de”
BİRİNCİ BÖLÜM: DEVRİMCİ MİLLETLERDEN KARŞIDEVRİMCİ MİLLETLERE
Klasik dönemlerde her millet önce entelektüel küçükburjuvazinin zihninde tasarlanmış bir şey olarak ortaya çıkar. Her klasik millette bu tasarım önce romantiktir; “dil ve tarih coğrafya” onun asli unsurlarıdır. Her klasik millette bu tasarım ancak iki temel şartın bulunması ölçüsünde hayata geçer: ilki, burjuvazinin diğer burjuvazileri dışında tuttuğu bir pazar özlemine cevap vermesi ölçüsünde; ve ikincisi, militan güç olarak küçükburjuvazinin ancien régime’i tasfiye kararlılığı ve bu kararlılığın, köylülerin toprak sorununu çözmesi ölçüsünde. Her klasik millet bu nedenle az veya çok devrimci nitelik taşır, çünkü her klasik millet halkın kanun karşısında eşit olmayan bir kalabalık olmaktan çıkıp kanun karşısında eşit yurttaşlar topluluğu haline gelmesiyle gerçekleşir. Her klasik millet, milleti oluşturacak asli etnisitenin dışında kalan milliyetleri de şimdi etnisitenin adını taşıyan millete katma çabası gösterir, dolayısıyla her klasik millet az çok şovenist eğilimler de taşır. Bu, her klasik millet projesine içkindir, kaçınılmazdır; ne var ki ancien régime’in önce siyasi sonra sosyal tasfiyesi, ve yurttaş eşitliği, şovenizme rağmen milletin devrimci niteliğini ortadan kaldırmaz. Her klasik millet ortaya çıkışı sırasında kendisine romantik bir tarih de yazar, kendisini evvel ve ahir olarak tanımlar. Ancak romantizmin ömrü kısadır; millet artık devlet olarak ortaya çıkınca romantik mitler gericileşir.
Bütün bunların tek istisnası doğrudan doğruya öncesiz bir kapitalist millet olarak ortaya çıkan ABD’dir; orada ne Avrupa’da ve Asya’da olduğu gibi bir ancien régime, ne de asli bir etnisite vardı. Ama gene de, hem merkantilist dönemin Britanya sömürgeciliğine son vermekle, hem de Avrupa devrimlerini tetikleyerek devrimci bir rol oynamıştır.
Emperyalizm, milli mücadele, milli çekirdek
Emperyalist dönemde milletin ortaya çıkışında bütün bunlardan başka bir şey daha temel rol oynar: bu, emperyalizm ve ona karşı yürütülen milli mücadeledir. Şimdi çoğu durumda büyük ölçüde azınlık temsilcilerinden oluşan komprador yerli burjuvazinin de katıldığı ancien régime doğrudan doğruya emperyalizmin işbirlikçisi ve hatta mücadelenin yürütüldüğü coğrafyadaki omurgasıdır; dolayısıyla milli mücadele, aynı zamanda onun işbirlikçilerine karşı yürütülen iç savaş ve bağımsızlık mücadelesidir. Tam da bu nedenle kurtuluş hareketleri bu dönemde ilerici kalmaya devam eder — zira emperyalizm çağında ilericilik ve gericiliğin tek kıstası emperyalizme karşı alınan tutumdur.
Ancak bu süreç 1980’lere gelindiğinde büyük ölçüde tamamlanmıştır. Bunun bir dizi nedeni arasında şunlar sayılabilir: Birincisi, daha önce milli çekirdek niteliklerini haiz toplulukların çok büyük bir bölümü geçtiğimiz yüzyılın 80’li yıllarına kadar devletleşmelerini tamamlamıştır. (Milli çekirdek kavramını 1853 yılında yazdığı bir makalede Engels kullanır; güney Slavlarının henüz bir millet değilseler bile milli çekirdeğe sahip olduklarını söyler.) İkincisi, halen devam eden milli mücadelelerin ve şimdi artık BM üyesi olan bu yeni milli devletlerin önderlikleri daha önce antiemperyalizmleri ölçüsünde sosyalizmle en azından ideolojik bir akrabalık içinde oldukları halde sosyalizmin ortadan kalkması bu ilerici nitelikleri erozyona uğratmıştır. Üçüncüsü, klasik dönemde ve antiemperyalizm döneminde milli mücadelelerin hedefi bağımsız milli devletler kurmakken şimdi bunların büyük bölümü milli devletleri parçalayarak bağımlı (sömürge) “milli” devletler kurmayı hedeflemektedir.
Demek ki milli kurtuluş hareketlerinin her zaman ilerici olduğu iddiası bir safsatadır. Bu hareketler, klasik dönemde ancien régime’den, antiemperyalizm çağında da emperyalizmden kurtuluş mücadelesi güttükleri için ilericiydiler. Bugünse emperyalizmden kurtuluş değil işbirliğini siyasi çizgi haline getiren bütün hareketler, hangi sıfatı taşıyor olurlarsa olsunlar, nasıl bir “medeniyet” seviyesinde amel ediyor olurlarsa olsunlar, gericidirler.
Gözden kaçırılan ‘siyasi birlik’
Millet, bir defa kurulduktan sonra etnik, kültürel, tarihi niteliklerinden çok siyasi niteliğiyle öne çıkar: millet, artık devleti olan bir yurttaşlar topluluğudur. Bu bizim sosyalist literatürümüzde genellikle gözden kaçırılan bir şeydir; bizim millet tanımımız şu veya bu ölçüde bir dil, tarih, coğrafya, kültür, duygu birliğinden başka temel olarak “iktisadi hayat” (pazar) birliğini saptar, ama bunu yaparken siyasi birlik görünmez hale gelir. Bu, tanımın bağlamından kaynaklanan bir sorundur. Tanım en rafine haliyle Rus devriminin önderlerinden alınmıştır ve gerçekten de onun içinde siyasi birlik özel olarak ifade edilmez, çünkü ifade etmeye gerek yoktur: çünkü millet, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, tabiatı itibariyle zaten ancak bu siyasi bağlam içinde mevcut olabilir. Bu yüzden millet, Amerikan kullanımında olduğu gibi Rusçada da, dolayısıyla Rus devriminin önderlerinin kafasında da her zaman devleti çağrıştırır, onunla birlikte anlam kazanır — tıpkı “Birleşmiş Milletler” dediğimizde milletin her zaman devlet anlamını da taşıyor olması gibi.
Dolayısıyla millet, bir defa meydana geldikten sonra değişmeden kalan bir organizma değildir. Devlet veya en genelde siyasi iktidar, millete şekil verir; her iktidar değişikliği milletin niteliğini değiştirir — veya, dilerseniz, aynı adı taşısa da gerçekte yeni bir millet oluşturur. Birinci Cumhuriyet’in Fransız milletiyle Beşinci Cumhuriyet’in Fransız milleti esasen alakasız hatta taban tabana zıt şeylerdir. 1793’ün devrimci Fransız milletiyle, bugünün Rothschild iktidarı tarafından şekillendirilmiş, duygu, kültür ve tarih birliği yok edilmiş, dahası giderek kanun karşısında eşit yurttaşlığını da kaybetmekte olan Fransız milleti arasında aynı coğrafyada aynı adı taşıyan bir devletin uyrukluğu olmak dışında neredeyse hiçbir ortak özellik yoktur.
Demek ki milletler devrimci olabilecekleri gibi karşıdevrimci de olabilirler. En azından 1999’da Yugoslavya’nın yok edilmesinden bu yana yaşadığımız hemen bütün gelişmelerde de böyle olmuştur. Yıkımların ve parçalanmaların ardından milletin az çok ilerici bir entite olarak varlığını korumayı başardığı, geçmişini milli kimliğinin parçası olarak kabul etmeyi sürdüren pek az örnek vardır. Geçmişin ortak ve paralel inkârı üzerine ayrılan Çekiya ve Slovakya’yı bir tarafa koyarsak, kısmen Sırbistan ve en önemlisi Rusya ve Belarus, biricik örneklerdir. Bunların ilk ikisi kapitalizm şartlarında yegâne barışçıl ayrılık örneğidir. Üçüncüsü, Kusturica’nın unutulmaz filminde resmettiği gibi üzerinde delice bir düğün alayıyla nehrin akıntısına kapılarak ufukta yok olan ülkenin geçmişini ne kadar istese de emperyalist saldırganlık yüzünden inkâr edemeyen bileşenidir. Son ikisi ise Sovyetler Birliği’nden tamamen başka bir siyasi tercih yapmalarına rağmen onu kimliklerinin bir parçası (ama yegâne parçası değil) saymışlardır ve bu, Rusya’da Putin, Belarus’ta Lukaşenko iktidarıyla, onlar sayesinde gerçekleşmiştir. Bunlar kendilerine yeni bir tarih yazmaya girişmemiş, ancak tarihlerinin farklı kesitlerini birleştirmekle yetinmişlerdir. Bu bir millet inşasıdır, üstelik başarılı bir inşadır; bu milletlerin (dolayısıyla devletlerin de) istikrarlı bir nitelik kazanmasının esas nedeni budur.
Parçalanmanın ardından ortaya çıkan her yeni devletin yeni bir millet inşası anlamına gelmesi, geçmişin inkârı, tarihin de, herkesin düşman ve benim hep mağdur olduğum, ama, heyhat, işte en nihayet mağduriyetimi giderdiğim anlatısıyla yeniden yazılması, sadece karşıdevrimlerin tetiklediği bir siyasi tercih değil, yeni iktidar ilişkilerinin ortaya çıkardığı kaçınılmaz bir durumdur. Yugoslavya’nın hemen bütün parçaları, Ortadoğu’nun bütün parçalanmış toplumları, eski Sovyetler Birliği’nin Rusya ve Belarus dışında bütün cumhuriyetleri bu işe girişmişlerdir. En liberallerin en azılı antikomünistler olması ve geçmişlerinin en kirli sayfalarından milli kahramanlıklar devşirmeye çalışmaları nedensiz değildir.
Anti-millet inşası
Eğer Baltık ülkelerini saymazsak, eski birlik cumhuriyetleri arasında bunu ilk yapanlar Ermenistan’ın şoven yöneticileriydi — ama bu başka bir hikayedir. Onları Orta Asya’da adı cumhuriyet olan hanedanlar kuran Özbekistan ve Türkmenistan’ın yöneticileri takip etti. Devrimden önce etnik aidiyetlerine rağmen henüz millet olamamış bu ülkelerde yaşanan, neredeyse bir anti-millet inşasıdır, zira bir tür feodal üstyapı (gerçek bir ucube) yeniden hakim kılınmıştır. Kendine has pragmatizmiyle Nazarbayev Kazakistan’da nüfusun yüzde 20’sini bulan Rus etnisitesini de dikkate alarak Belarus’a benzer yol tutmaya çalışmıştır; ama uluslararası panturanist bir şebekenin bütün devlet organlarına gene onun döneminde sızdığı 2021’deki darbe girişimi sırasında açık seçik ortaya çıkmıştır ve dahası, Nazarbayev’in düşmesinin ardından tıpkı bizdeki 1945 turancı davasında olduğu gibi göstermelik birkaç duruşmanın ardından bu defa Tokayev iktidarı Sovyet dönemini inkâr üzerinde yeni bir millet inşasını fiilen resmi siyaset haline getirmiştir. Oysa Kazakistan, Sovyetler Birliği döneminde Orta Asya devletlerinden bile geç bir dönemde, ancak 1936’da birlik cumhuriyeti statüsü kazanmıştı.
Bu inkârların, dolayısıyla geçmişlerinde Sovyet iktidarına karşı unsurları yeni millet inşasının kurucu ideolojik unsuru haline getirmenin doğal sonucu, bu ülkelerin kendi içinde milli meselenin, en temelde de bu etnisitenin varlığı ölçüsünde güç kazanan Rus meselesinin tetiklenmesidir.
