Görüş
Neoconlar, Batı militarizmi ve mükemmel fırtına – 1

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana -Kore ve Vietnam haricinde- güçsüz ülkelerin işgali, vekil güçlerin işe koşulması ve sınırlı operasyonların ötesinde bir büyük savaşa girmemiş olan ABD, neocon’ların liderliğinde ‘mükemmel fırtınayı’ topluyor.
‘Büyük güç rekabeti’ stratejisi uyarınca, aynı anda ikisi de nükleer silahlı güçler olan Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti’ne yükleniyorlar. Özellikle Ortadoğu’daki yangının tüm dünyayı sarstığı bir ortamda, Amerikan hegemonyasının ilelebet idamesini merkezine alan bloklaşmayı derinleştiriyorlar. İşin aslı hiçbir ayar kalmadı.
Biden idaresinin son bir ayda; Ortadoğu’da kontrolden çıkabilecek bir savaşı, kilit müttefik İsrail’i ‘tırmandırma hakimiyeti ayrıcalığından’ da edecek şekilde önleyip yönetmesi, kimseyi yanıltmamalı. Aksine, 5 Kasım başkanlık seçimine giderken, Amerikan iç siyasetindeki çalkantılara eklenen Ortadoğu kriziyle, oluşturdukları dalganın üzerine binerek Kongre’de ‘savaş partisini’ kurdular.
‘Savaş partisi’; dünyada bitmeyen ABD savaşlarının Kongre’deki iki partili uzlaşmayı simgeleyen adlandırma. Son 30 yıla damga vuran her savaşta olduğu gibi Demokratlar ve Cumhuriyetçiler yine birleşti. Ve Kongre’de toplamı 95 milyar doları bulan ‘Ukrayna, İsrail ile Hint-Pasifik (Tayvan)’ askeri yardım fonlarını ayrı ayrı çıkarmakla kalmadılar. Cumhuriyetçi Michael McCaul’un önayak olduğu ’21. Yüzyılda Güç Yoluyla Barış Yasası’ eşliğinde; Rusya, Çin ve İran’a yaptırımlar, Rusya’nın dondurulan varlıklarını çalma yolunu açan ‘Ukrayna İçin Ekonomik Refah ve Fırsatların Yeniden İnşası Yasası (REPO) ile ‘TikTok yasası’ diye anılan Çin’i 9 ayda popüler bir şirketten ekarte etme hedefli ‘Amerikalıları Yabancı Düşman Kontrollü Uygulamalardan Koruma Yasası’nı da geçirdiler.
Yani; Demokrat Başkan Joe Biden’ın altı ay gecikmeyle kurduğu ‘savaş partisinde’ yok yok. Kapitalizmin sözüm ona özel mülkiyetin kutsallığı ilkesini ihlal ederek küresel mali sistemi sarsma riski taşıyan hamleler bilhassa önemli. Ucu Avrupa’dan Çin’e uzanıyor.
Bu koşullarda neoconların topladıkları ‘mükemmel fırtına’ iyi anlamakta fayda var.
ORTADOĞU’DA KONTROLLÜ KRİZ
Biden idaresi, 2014’de Kiev’deki darbe dizaynından kalma Ukrayna iç savaşını körükleyerek, 2022 Şubat’ında Rusya’yı özel harekata mecbur bıraktığı vekalet savaşını başlattığında, hesaba katmadığı unsur Ortadoğu’ydu. 7 Ekim 2023’de Hamas’ın İsrail’e baskınından bir hafta önce Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Ortadoğu’daki suküneti emsal göstermişti. Önceki başkan Donald Trump’ın İbrahim anlaşmalarının üzerine konan Biden idaresi, enerjisini engin kaynaklarına sınırsız erişim arzuladığı Rusya’nın rejim değişikliği ve/veya parçalanması projesine adamıştı.
Ne ki Biden idaresi beklemediği yerden ‘gol yedi’. İsrail, bir günde 1200 vatandaşının öldüğü, onlarcasının kaçırıldığı ortamda hışımla Gazza savaşını başlattı. İsrail’in katliamları ve şehir savaşının yarattığı ağır sivil kayıplarını, ABD’nin dünyadaki medya hakimiyeti bile kaldıramadı. Yedi aylık sürede; ABD BM Güvenlik Konseyi’nde zora düştü, Filistin davası canlandı, İsrail ‘soykırım davalısı’ haline geldi.
Netanyahu yönetimi ise Refah operasyonuna girişme sinyallerinin Batılı müttefiklerde bile alarm yarattığı koşullarda 1 Nisan’da kumarını oynadı. Suriye’nin başkenti Şam’daki İran Büyükelçiliğinin konsolosluk binasını vurdu. Enkaza dönen binada ikisi general yedi İran subayı öldürüldü. Viyana sözleşmesi alenen ihlal edilmişken, Batı Bloku BM Güvenlik Konseyi’nden bir kınamayı bile engelledi.
Ne ki, İsrail’in ya İran’ın geçmişte ‘yanıtsız bıraktığı’ saldırılardan hareketle yahut her koşulda ABD’yi İran’la çatışmaya sokma hesabıyla yaptığı bu saldırı, benzersiz sonuçlar üretti.
İran, İsrail’i 13-14 Nisan’da göstere göstere doğrudan vurdu. ‘Gerçek Vaat’ adı verilen misillemede İHA ve balistik füzeler, 5 saatlik sürede dalgalar halinde fırlatıldı. İsrail’i çok katmanlı savunma sistemine eklenen ABD-Britanya-Fransa üçlüsü koruyabildi. Fakat bu ‘kalkan’, ABD’li kaynakların da teslim ettiği üzere 9, belki de fazla füzenin hedeflerine ulaşmasına engel olamadı. İsrail’in Nevatim ve Ramon askeri üsleri ile rivayet o ki Hermon Dağı’ndaki Mossad üssü vuruldu. 5 saatlik savunmanın İsrail ve müttefiklerine maliyeti 1.3 milyar dolar oldu.
Tahran, ‘görece eski sistemler kullandıklarını’ söyleyip, ‘yenileri de var’ mesajı verirken, İsrail ‘stratejik caydırıcılığını’ bir yıl geçmeden ikinci kez hedef alan bu misillemeye 20 Nisan’da yanıt verdi. Doğrusu İran’ın hesaplı biçimde sınırlandırılmış gövde gösterisini karşılamaktan uzak kaldı. Natanz nükleer tesisinin de bulunduğu İsfahan’daki askeri üssü hedef alan saldırıya dair ABD’li yetkililer Amerikan medyasını örgütledi. O medya ‘İsrail’in başarılı yanıtına’ dair haberler geçti.
İranlılar ise üç İHA’nın hava savunma sistemi tarafından vurulduğunu duyurdu. Ertesi günü İsrail İç Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir kendi saldırılarının ‘zayıf kaldığını’ X hesabından ifşa ederken, İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan ‘çocuk oyuncağı’ diye andığı İHA’larla verilen bu yanıtı ‘saldırıdan saymadıklarını’ söyledi.
Hakikaten uydu görüntüleri İsfahan’daki üste hasara işaret etmedi. Bu arada İsrail’e ait iki F-35’in Irak hava sahasından saldırı girişimine dair iddialar doğrulanmış değil. Bu krizden Tahran, nükleer tesislerinin hedef alınması halinde ‘barışçı nükleer doktrinini değiştireceği’ vurgusuyla çıktı.
Hesaplaşma boyunca CIA Başkanı William Burns’ün devrede olduğu, Umman’da İranlılarla konuştuğu belirtiliyor. Netanyahu’nun ise Biden ile görüşünce büyük ve sert yanıtı rafa kaldırdığı…
Her koşulda sonuç; sivil kayıplardan kaçınan İran’ın ‘stratejik caydırıcılık’ kapasitesini göğsünü gere gere sergilemesi olurken, İsrail üslerinde ‘çok az hasar olduğu’ anlatısı jeopolitik etkiyi kurtarmıyor.
Fakat Biden yönetiminin ‘realist’ tavrı dikkat çekici. Şüphesiz İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak seçim yılında petrol fiyatlarına tavan yaptıracağı bir çatışma işlerine gelmiyor. Kriz, Ortadoğu’daki kilit müttefikin zayıf görünmesi pahasına yönetildi. Tabii İsrail’in fırsat bulduğunda İran’ı hedef seçmesi hala beklenebilir. Hele Gazze çatışmasının ucu bucağı henüz görünmezken…
BIDEN’IN ASIL SAVAŞI
Krizle birlikte Batı’da İran’ın arkasında ‘Çin ve Rusya’nın olduğu’ analizleri sökün ederken, Biden ekibi asıl savaşlarına kolayca döndü. Aylardır Cumhuriyetçi partinin ‘önce Amerikacı’ kanadı güney sınırındaki göç kriziyle sınır güvenliğini talep ederek ayak diremekteyken, Temsilciler Meclisi’nin Başkanı Mike Johnson, yelkenleri indirdi. Sınır sorunlarını kenara koydu, İsrail için İncil pasajları okudu, ‘istihbaratı dinleyince Ukrayna için ikna olduğunu’ söyledi. Bush döneminden kalma “Xi, Putin ve İran şer ekseni” diye buyurdu.
Johnson’a Florida Mar-a-Lago’da görüştüğü Donald Trump’ın da onay vermesi çarpıcı. ‘Seçilirse 24 saatte Ukrayna savaşını bitirmekten’ söz eden Trump, liberallerin ‘Rusya casusu’ ithamlarına uğramıştı. Sonuçta Rusya Devlet Başkanı Putin’in “ABD’de kimin seçileceğinin kendileri için fark etmeyeceği” saptaması isabetle doğrulanmış oldu.
‘SAVAŞ PARTİSİNİN’ FONLARI
ABD Kongresi’nin onayladığı 95 milyar dolarlık askeri yardımın 61 milyar doları Kiev’e, 9 milyar doları insani yardım olmak üzere 26 milyar doları İsrail’e, 8 milyar doları ise Hint-Pasifik’e (Tayvan) ayrıldı.
ABD ve AB’nin bugüne kadar toplamda yaklaşık 200 milyar dolar fonladıkları Ukrayna için bu kez 61 milyar dolar kimseyi tatmin etmedi. Tüm Batı basını şimdiden ‘çok az çok geç’ diyor. Geçen yıl yaz taarruzu öncesi onca ‘mucize’ silah ve mühimmatın işe yaramamış olmasına rağmen ‘gecikme’ teması işleniyor. Fonlamanın adresi belli.
“Biz niye İsrail gibi korunmuyoruz” diye yakınan Zelenskiy aslında sadece 13.5 milyar dolar alacak. ABD’ye ait bir ‘şirket-devlet’ olarak zaten ödmeyeceği kredi şeklinde sunulan fonun yarısını başkan affedebilecek. Örneğin, 23.2 milyar doları ABD silah stoklarının yenilenmesi için; 11.3 milyar dolar bölgedeki ABD askeri operasyonları için kullanılacak. Ve paranın çoğu ABD askeri-sınai kompleksi ile başkanlık seçiminin kilit kararsız eyaletlerine gidecek. Patriotların üretildiği Arizona, Javelinlerin üretildiği Alabama, top mermilerinin üretildiği Pennsylvania, Ohio ve Texas… (Askeri paketin içeriği için Brian Barletic’in The New Atlas kanalını öneririm.)
Askeri paketin en önemli unsuru 300 km menzilli ATACMS sistemleri. Donbass cephesinde durum Kiev’in aleyhine dönerken, Zelenskiy’nin ATACMS’lar dahil kimi deniz drone’larıyla Kırım Köprüsü’nü vurma şovu bekleniyor. Askeri uzmanlar, bunun sahada hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söyleseler de…
Hedef açık; Kiev’in 5 Kasım başkanlık seçimine kadar ‘dayanması’. Artık Fransız askerlerinin çaktırmadan sahaya indiği gibi ABD’nin tıpkı Vietnam/Kore örneğindeki gibi danışmanlarını artırma kisvesi altında savaşa katılımı beklenebilir.
VASAL AVRUPA RAHAT BİR NEFES ALDI
‘ABD’siz savaşı biz karşılayamayız’ diye beyan etmiş Avrupalılar Kongre’nin Kiev’e yeni fonlamasından memnun. Macaristan ve Slovakya dışında ‘müzakere’ diyen zaten yok. Avrupalılar şimdi Rusya’nın sürekli imha ettiği hava savunma sistemlerinden ellerinde kalanları sunmak üzere seferber oldular.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg adeta ‘silah/mühimmat bizden, insan kaynağı sizden’ diye buyurmuşken, Kiev’in seferberlik yasası da çıktı. İlk sonucu Banderacı rejimin Avrupa’ya kaçan askerlik yaşındaki Ukraynalılar için konsolosluk hizmetlerine son vermesi oldu. ‘404’ şirket-devletin bu icraatının ‘insan hakları ve hukuku’ işine geldiği gibi yorumlamaya başlayan AB’nin itirazıyla karşılaşmasını beklemek gerçekçi değil.
Yıllardır güvenliğini NATO üzerinden ABD’ye havale edip ‘zenginliğine bakan’ Avrupa, ABD’nin dediğini yapmak zorunda. Yani halklarına ‘savaş pazarlaması’. Bu yüzden Donbass iç savaşında bombalanan Ruslar ve Rusça konuşan nüfusun görmezden gelinmesi ve ‘Putin bizi işgal edecek’ propagandası lazım. Bırakın Avrupa’yı, Ukrayna’nın batısındaki Lvov’la dahi ilgilenmeyen, 1989 öncesi Doğu Avrupa’nın başlarına açtığı dertleri anımsayan bir siyasi liderliğin bulunduğu Rusya’nın ‘Dunkirk sahillerine ulaşacağı’ yönünde fantastik bir tema sunuluyor. Kendine ‘analist’ diyenler, Rusya’nın NATO üyesi olup 5. Madde şemsiyesinde bulunan Baltık ülkelerine yahut Polonya’ya saldıracağını öne sürüyorlar. Haritaya şöyle bir bakmak 30 yıldır kimin nereye yayıldığını gösterirken…
RUSYA, ÇİN VE VARLIK HIRSIZLIĞI
Rusya’nın bu olup bitenlere şaşırdığı söylenemez. Ruslar, Donbass sahasında ilerlerken, ele geçirdikleri Batı’nın ‘mucize silahlarını’ 9 Mayıs Zafer Bayramı öncesinde Moskova’da sergilemekle meşguller. Özel askeri harekatı provokasyonlarla da ilgilenmeden bildikleri gibi sürdürüyorlar. Batı’da bahsi açılan ‘savaş ekonomisi’ onlar için geçerli görünmezken, IMF yaptırımlara rağmen Rusya ekonomisinin yüzde 3’ü aşan büyüme oranlarına atıf yapıyor.
Asıl kritik gelişme, 34 trilyon dolara ulaşan rekor borçlarıyla ilgili krizi çözmek yerine başkalarının rezervlerine el koyarak gelir elde etmeye odaklanan ABD’nin varlık çalma girişimi. Rusya’nın ABD’deki REPO yasası ile çalınabilecek 5 milyar dolarlık dondurulmuş varlığı var. 300 milyar dolara yakın asıl büyük meblağ ise başta Brüksel olmak üzere Avrupa’da. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Lagarde dahil kimi finans uzmanları Rusya varlıklarına el koymanın ‘euro’ ve mali piyasalarda yaratacağı sıkıntılara işaret ediyorlar. Avrupa aylardır Rusya varlıklarının işletilmesinden elde edilen faizleri çalma yahut özel tahviller çıkarma tartışmalarıyla paraları Kiev’e aktarmanın ‘hukuki’ icat yollarını tartışıyor. Rusya da dava açmaya ve Rusya’daki Batılı varlıklara el koymaya hazırlanıyor.
Biden yönetiminin Avrupa ile birlikte tasarladığı bu aleni hırsızlığın Çin’le hesaplaşmayı etkilememesi, mali sistem açısından açık emsal teşkil etmesi kaçınılmaz. Kongre’nin ‘TikTok yasasının’ başka Çin şirketleri üzerinde ‘Demokles’in Kılıcı’na dönüşmesi işten bile değilken, Ukrayna’nın yanında Tayvan’ı da fonlayan neocon Biden yönetimi, Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ı Pekin’e göndererek ültimatomlarını da çektiler.
ABD kara birliklerinin geçen şubatta konuşlandığı Tayvan ve Hint-Pasifik’te ikinci bir Ukrayna olmak üzere kışkırtılan Filipinler eşliğinde ABD’de ‘savaşırsak Çin’i yeneriz’ temaları da belirdi. Bu koşullarda Putin’in mayıs ayındaki Pekin ziyareti, dünyayı hızla savaşa taşıyarak ‘mükemmel fırtına’ hazırlayan neocon’lara odaklı olacak. Blinken’ın Çin’e Çin’i tehdit etme ziyareti ve Pekin’in yanıtları ise bir sonraki yazıya…
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum











