Dünya Basını

Prof. Brenner: Stratejik mantık aynı, yöntemler daha saldırgan

Yayınlanma

Pittsburgh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Michael Brenner, ABD’nin İran’a yönelik son saldırılarını ve Washington’daki yerleşik dış politika konsensüsünü değerlendirdi. Brenner’a göre Trump yönetimi, 30 yıl önce temelleri atılan Amerikan hegemonyasını kurumsallaştırma stratejisini, daha riskli ve saldırgan bir boyuta taşıyarak devam ettiriyor.

Neutrality Studies kanalında Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sorularını yanıtlayan Pittsburgh Üniversitesi Emekli Profesörü Dr. Michael Brenner, ABD’nin İran’a yönelik son askeri müdahalesini, Amerikan dış politikasının son 30 yılına damga vuran yerleşik bir stratejinin doruk noktası olarak nitelendirdi.

Brenner, Donald Trump’ın Amerikan dış politikasının ana rotasını değiştirdiğine dair yaygın kanaatin hatalı olduğunu belirterek, “Trump’ın yaptığı tek şey yöntemleri değiştirmek oldu; politikayı daha cüretkar, riske daha hazır, daha saldırgan ve askeri ya da finansal zorlama araçlarına daha fazla vurgu yapan bir hale getirdi” dedi.

Brenner, ABD’deki dış politika elitleri arasında Soğuk Savaş’ın hemen ardından, yaklaşık 30 yıl önce şekillenen kapsamlı bir konsensüs olduğunu hatırlattı.

Bu konsensüsün temelinde, Paul Wolfowitz tarafından kaleme alınan ve ABD’nin küresel hegemonyasını kurumsallaştırmayı hedefleyen ünlü memorandumu yer alıyor.

Brenner, bu doktrinin ana felsefesini şöyle özetledi: “Bu strateji, ABD’ye meydan okuma kapasitesine sahip olabilecek her türlü güce karşı, dünyanın her bölgesinde ‘tırmandırma hakimiyeti’ kurmayı ve önleyici eylemlerde bulunmayı öngörüyordu.”

“11 Eylül, Amerikan dış politikasını yeniden enerjiyle doldurdu”

Brenner’a göre, 1992 yılında hazırlanan Wolfowitz Doktrini başlangıçta Baba Bush yönetimi tarafından reddedilmiş olsa da, 11 Eylül saldırıları bu düşünceyi Amerikan siyasi sınıfının temel inancı haline getirdi.

11 Eylül’ün Amerikan sisteminde kalıcı etkiler yarattığını belirten Brenner, “Bu saldırılar, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra yenilmez olduğuna inanan ABD’nin kırılganlığını ilk kez ortaya koydu. Bu şok, ABD’nin gücünü kullanarak Amerikan hakimiyetini ve kontrolünü uluslararası ilişkilerin her alanında kurumsallaştırma hedefini yeniden canlandırdı” diye konuştu.

Brenner, bu müdahaleci politikanın sadece Cumhuriyetçilere özgü olmadığını, Barack Obama döneminde de Suriye’ye asker gönderilmesi, Yemen’deki Suudi Arabistan operasyonlarına verilen lojistik destek ve insansız hava aracı saldırılarının genişletilmesi gibi adımlarla sürdürüldüğünü vurguladı.

Bu bağlamda Trump’ın mevcut eylemlerinin, Washington’daki yerleşik “derin devlet” müdahaleciliğiyle taban tabana zıt olmadığını, aksine Wolfowitz Doktrini ile Trump’ın örtük önermelerinin “özdeş” olduğunu kaydetti.

“İsrail ile ABD arasında çılgınca bir hırs birleşmesi var”

Lottaz’ın, ABD’nin İsrail tarafından mı yönlendirildiği yoksa İsrail’i bir araç olarak mı kullandığı yönündeki sorusuna Brenner, her iki tarafın hırslarının bir “yakınsama” içinde olduğu cevabını verdi.

Brenner durumu şu sözlerle analiz etti:

“İsrail’in ‘Büyük İsrail’i yaratma yönündeki çılgınca hırsları ile ABD’nin hayati gördüğü bir bölgeyi kontrol etme arzusu arasında kesin bir örtüşme var.”

İki ülkenin de “grandiöz” ve şişirilmiş amaçlara sahip, iradi liderler tarafından yönetildiğini belirten Brenner, Trump ve Netanyahu arasındaki ilişkiyi stratejik bir mantıktan ziyade psikolojik bir uyum olarak tanımladı:

“Her iki ülke de geleneksel uluslararası davranış normlarından sapan, akıl hastası rejimlerin izleyeceği bir rotayı takip ediyor. Netanyahu ve Trump’ın takındığı tavrı tarihsel bir bağlamda normal veya konvansiyonel kabul edilen liderler arasında bulmak oldukça zor.”

“Batı’da derinlere kök salmış bir ırkçılık ve üstünlük hissi hakim”

Brenner, mülakatın devamında Batı dünyasının Filistin’de yaşananlara ve İsrail’in Gazze’deki eylemlerine karşı takındığı “pasif” tavrın altında yatan nedenlere değindi.

Avrupa hükümetlerinin Netanyahu’ya “yeşil ışık” yakmasını “tuhaf bir patoloji” olarak nitelendiren Brenner, burada belirleyici faktörün “subjektif bir ırkçılık” olduğunu ifade etti:

“Batılı ülkelerin hala diğer ırklara kıyasla derinlere kök salmış bir üstünlük ve ‘haklı üstünlük’ hissi taşıdığına dair hiçbir şüphe yok. Filistinlilere yönelik zulmün evrensel kabulünü, bu faktörü hesaba katmadan açıklayamazsınız. Aynı durum ABD’nin Çin takıntısı için de geçerli. Çin ile olan rekabet sadece pragmatik değil; bunun içinde ırksal bir element de var. Çinli yöneticiler Alman ya da Rus değil, farklı bir ırktanlar ve bu durum onlara karşı duyulan düşmanlığa bilinçaltında farklı bir keskinlik kazandırıyor.”

“Trump’ın bir planı yok, sadece hayaller dünyasında yaşıyor”

İran ile yaşanan mevcut gerilimi değerlendiren Brenner, Washington’ın attığı adımların rasyonellikten uzak olduğunu ve operasyonun sonunda ne yapılacağına dair bir planın bulunmadığını belirtti.

“En çarpıcı olan şey, yapılanların çılgınlığı ve mantıksızlığının yanı sıra hiçbir planın olmamasıdır” diyen Brenner, Chaz Freeman’ın karar alma mekanizmaları üzerine çalışmalarına atıfta bulunarak şu ifadeleri kullandı:

“Mantıklı bir hükümet başkanı savaşa girmeyi düşünürken önce hedeflerini belirler, elindeki araçları tartar ve savaşın hangi şartlarda sona ereceğini planlar. Trump ekibi bunların hiçbirini düşünmedi. İran halkının İslami rejime karşı ayaklanacağına dair fantezileri her zaman anlamsızdı. Bu, Trump ve kıdemli danışmanlarının işgal ettiği bir ‘hayal dünyası’ idi.”

“Kaybetmek veya başarısızlığı kabul etmek Trump için ölümcüldür”

Brenner, Trump’ın içine düştüğü “İran bataklığından” bir çıkış yolu arıyor olabileceğini ancak narsisistik kişiliğinin buna engel teşkil ettiğini vurguladı.

Trump için en tahammül edilemez şeyin “kaybeden” olarak görülmek olduğunu belirten Brenner, mülakatı şu uyarıyla sonlandırdı:

“Eğer herhangi bir çıkış yolu ABD için bir başarısızlık veya Trump için kişisel bir kayıp olarak görülecekse, Trump bu yolu tercih etmeyecektir. Bu yüzden savaşın bir şekilde devam ettirileceğini düşünüyorum. Hatta Amerikan piyadelerinin ve deniz piyadelerinin kıyı şeridini ele geçirmesi gibi Orta Çağvari ve pratik olmayan fikirleri bile deneyebilirler. Bir toplumun veya yönetici kliğin gerçeklikten bu kadar saptığı bir durumda her şey mümkündür. Buna İsrail’in nükleer silah kullanma ihtimali de dahildir.”

Brenner, mülakatın sonunda Netanyahu’nun nükleer şantaj veya kişisel arşivler üzerinden Trump üzerinde baskı kurma ihtimalinin de göz ardı edilemeyecek kadar reel bir perspektif olduğunu sözlerine ekledi.

Çok Okunanlar

Exit mobile version