Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Hanke: Basra Körfezi’ndeki abluka uzun süre devam edecek

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek, bölgedeki jeopolitik gerilimin faturasının yaz aylarında ağırlaşacağını belirtti.

Uluslararası piyasalar ve makroekonomi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitik dengelerin merkezinde yer alan Basra Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik tıkanıklığı değerlendirdi.

Körfez bölgesinde tam kapsamlı çatışmaların durulmasına yönelik atılan adımların kalıcı bir istikrar üretmediğini ifade eden Profesör Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki işlevsel ablukanın küresel emtia piyasalarında büyük bir patlamaya yol açmak üzere olduğunu belirtti.

Finans piyasalarının yaklaşan fiziki emtia krizine karşı adeta bir uyurgezer gibi yaklaştığını dile getiren Hanke, ABD yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi gerilimlerin ve İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzunun ekonomik maliyetleri tırmandırdığını kaydetti.

“Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalmaya devam edecek”

Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut duruma ilişkin temel senaryosunu paylaşan Profesör Steve Hanke, bölgedeki deniz trafiğinin durma noktasına geldiğini aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Benim temel senaryom, Hürmüz Boğazı’nın oldukça uzun bir süre boyunca işlevsel olarak kapalı ya da istikrarsız kalacağı yönündedir. Şu anda oradan geçen çok kısıtlı bir trafik var ancak bu miktar devede kulak kalır. Bu durumun ana sorumlusu İsrail’dir. İsrail, gerilimi tırmandırma merdivenini tırmanmak, savaşı sürdürmek ve ABD’yi yeniden İran’a karşı aktif bir askeri angajmanın içine çekmek istiyor. Savaşın başlamasından önce boğazda trafik normal akışındaydı ve İran hiçbir şeyi kontrol etmiyordu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı; İran da buna karşı bir hamleyle cevap verdi. Bu karşı hamleyle İran, boğazın kontrolünün kendisinde olduğunu gösterdi ve bu kontrolü sürdürecek. Boğaz yarın açılmayacak, bunu tartışmak tamamen gerçek dışıdır. Boğaz gelecekte yeniden açılsa bile buranın İran kontrolünde kalacağı kanısındayım.”

Körfez ülkelerinin bu yeni gerçeklikle baş etmeye çalıştığını belirten Hanke, bu ülkelerin beklentilerinin giderek düştüğünü ve zararı hafifletmek için savunma önlemlerine başvurduklarını ekledi.

Hanke, “Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek petrol ihraç etmesini sağlayacak bir boru hattı inşa ediyor. Şu an projenin yaklaşık yarısı tamamlanmış durumda ancak bunlar yalnızca savunma amaçlı tepkilerdir ve genel iklim kötüleşmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.

“Finans piyasaları emtia süper döngüsüne karşı uyurgezer gibi hareket ediyor”

Jeopolitik krizin finans piyasaları ile emtia piyasaları arasındaki kopukluğu derinleştirdiğine dikkat çeken Profesör Hanke, fiziki emtia akışındaki kesintilerin küresel sistemde henüz tam olarak fiyatlanmadığını vurguladı.

Hanke, emtia piyasalarının durumuna dair şu tespitlerde bulundu:

“Hürmüz Boğazı işlevsiz kaldığı sürece, küresel ekonomi üzerindeki ekonomik acı daha da artacaktır. Finans piyasalarındaki aktörler emtiayı ve emtia olmadan her şeyin eninde sonunda duracağını anlamıyorlar. Şu anda petrol başta olmak üzere rafineri ürünlerinde talep arzdan daha fazla. Bu açık, mevcut envanterlerin eritilmesiyle kapatılıyor. Envanterler sürekli düşüyor ve muhtemelen temmuz sonu gibi birçok ülkede kritik derecede düşük seviyelere ulaşacak. Bu gerçekleştiğinde, arz ve talebi dengelemenin tek yolu fiyatlarda büyük bir sıçrama yaşanması olacaktır. Şu an vadeli işlem eğrisinde spot fiyat vadeli fiyatın oldukça üzerindedir. Temel olarak şu an petrolde uzun pozisyonda olmak rasyonel bir fırsattır.”

Emtia piyasalarında genel bir yükseliş trendinin çoktan başladığını belirten Hanke, 70 yıldır emtia ticareti yaptığını hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:

“Emtia fiyatlarında şu an bir süper döngünün içindeyiz. Yılın başından bu yana birçok emtia yüzde 50 oranında değer kazandı. Çelik gibi en temel malzemeler bile yüzde 20 yükseldi. Tüm emtia fiyatlarında genel bir artış var. Finans piyasaları ise henüz bunu göremedi. Finans dünyası, bir noktada kafasına darbe indirecek olan bir emtia süper döngüsüne karşı adeta uyurgezer gibi ilerliyor. Bu durum, yaz sonunda petrolde yaşanacak yeni bir fiyat sıçramasıyla kendisini gösterecektir.”

“Yaptırımlara rağmen İran ve Suudi Arabistan büyüme kaydetti”

Bölge ülkelerinin uzun vadeli ekonomik performanslarına dair verileri paylaşan Hanke, Körfez ülkelerine dair hakim olan ekonomik refah anlatısının gerçeği yansıtmadığını savundu.

Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla verilerini analiz ettiğini belirten Hanke, şu açıklamayı yaptı:

“Büyük finansal krizin başladığı 2008 yılından savaşın hemen öncesine kadar olan dönemi incelediğimizde, satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla, iki ülke hariç tüm Körfez ülkelerinde büyük oranda geriledi. Bu iki istisna Suudi Arabistan ve İran’dır. 2008 yılındaki kişi başına düşen milli geliri 100 olarak endeksleyip 2025 yılının sonuna kadar götürdüğünüzde, Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Kuveyt dahil tüm Körfez ülkelerinin aşağıya doğru gittiğini görürsünüz. BAE’nin çok büyük bir büyüme içinde olduğu, herkesin Dubai’ye taşındığı ve gayrimenkul patlaması yaşandığı yönündeki anlatı bir yanılsamadan ibarettir; gerçekte durağan bir seyir izleyerek 100’den 96 seviyesine gerilemiştir. Kuveyt ise 100’den 56’ya düşerek çok ciddi bir refah kaybı yaşamıştır.”

Buna karşın yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisinin gösterdiği performansa dair şaşkınlığı değerlendiren Hanke, durumun propaganda ile gölgelendiğini belirterek şunları kaydetti:

“İran ekonomisinin tamamen yok edildiği yönündeki iddialar bir propagandadır. İsraillilerin askeri müdahaleden önce Amerikalılara anlattığı hikaye buydu. İran para birimi riyalin çöktüğü ve büyük bir enflasyon problemi yaşadıkları doğrudur. Ancak toz bulutu dağılıp enflasyon ve döviz kuru düzeltmelerini yaptığınızda, genel tablonun yavaş da olsa iyileştiğini görürsünüz. İran, uygulanan tüm ağır yaptırımlara rağmen, Suudi Arabistan ile neredeyse tamamen aynı oranda, yani 100’den yaklaşık 115-116 seviyesine yükselerek büyüme kaydetmiştir. Bu bölgede 2008’den bu yana en büyük çıkışı yapan ülke ise 100’den 180 seviyesine ulaşan Türkiye olmuştur. Savaş öncesinde zaten zorlanan diğer Körfez ülkeleri için durum mevcut koşullarda daha da kötüleşecektir.”

“İran elinde güçlü kozlar tuttuğunun farkında”

İran’ın son dönemdeki dış politika ve diplomasi dilindeki sertleşmeyi yorumlayan Profesör Steve Hanke, Tahran yönetiminin müzakere masasında ve sahada rasyonel ancak tavizsiz bir tutum takındığını belirtti.

İran’ın müzakerelere olan yaklaşımını ve duyduğu şüpheyi şu sözlerle ifade etti:

“İran müzakereleri profesyonel bir zeminde yürütüyor ancak daha cesur ve kararlı hareket ediyorlar çünkü ellerinde çok güçlü kozlar tuttuklarının, adeta as kartlara sahip olduklarının farkındalar. Bunun yanı sıra sürekli oyalanmaktan ve taahhütlerin çiğnenmesinden de yorulmuş durumdalar. Eğer siz bir müzakere sürecinin ortasındayken ve iyi niyetle hareket ettiğinizi düşünürken aniden bombalanırsanız, diplomatik ifadesiyle söylemek gerekirse, gelecekteki anlaşmaların güvenirliği konusunda aşırı derecede şüpheci olmaz mısınız? İranlılar, ABD ile yapacakları herhangi bir anlaşmanın doğruluğu ve kalıcılığı konusunda son derece şüphecidirler. ABD’nin bu konuda inandırıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu düşünmüyorlar.”

Trump yönetiminin bu krizden bir an önce sıyrılmak istediğini ancak diplomatik araçların yetersiz kaldığını ekleyen Hanke, “Trump bu işten acilen çıkmak istiyor. Eğer taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalanırsa bunu bir zafer olarak sunup müzakerelerin devam edeceğini söyleyerek konuyu zamana yaymak isteyecektir. Ancak iş dünyasında herkes bilir ki mutabakat zabıtları imzalandığı kağıt parçası kadar bile değer taşımaz, bağlayıcılığı yoktur ve hiçbir anlam ifade etmez” şeklinde konuştu.

“Tarifeler ve yaptırımlar dost edinme yöntemi değildir”

Küresel sistemde ABD hegemonyasının zayıfladığı ve çok kutuplu bir dünyaya geçiş yapıldığı yönündeki değerlendirmelerin iktisadi sınırlarına değinen Hanke, ABD’nin finansal gücünün halen benzersiz olduğunu savundu.

Hanke, küresel güç kayması ve ticaret savaşları hakkında şu yorumu yaptı:

“Ekonomide her şey marjinal değişimlerle gerçekleşir. Şu anda marjda gerçekleşen şey, ABD’den uzaklaşan bir eksen kaymasıdır. Bu süreç Trump yönetiminin gümrük vergisi tehditleri ve baskıcı taktikleriyle başladı, İran’a yönelik savaş ve yaptırımlarla da perçinlendi. Ancak ABD imparatorluğu hala muazzam derecede güçlüdür ve ona yaklaşabilen başka bir güç yoktur. Bu durum yalnızca askeri güçle ilgili değil, finansal piyasalarla ilgilidir. Dünyada tek bir baskın sermaye piyasası vardır, o da ABD’dedir. Hiç kimse bu sistemden kolayca ve düşük maliyetle ayrılamaz. Fakat marjdaki bu eksen kayması büyük oranda Çin’e yaramaktadır. Gümrük vergisi tehditleri Çin’i muazzam bir şekilde ileri taşımıştır.”

Trump’ın dış ticaretteki korumacı politikalarını eleştiren Hanke, yaptırımların uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı etkisine değinerek şöyle devam etti:

“Trump gümrük vergilerini yeniden devreye sokmak için yargı engellerini aşacak yeni yollar arıyor. Yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan yeni bir liste üzerinden yüzde 10 ila 12,5 oranında ek vergiler getirmeyi planlıyor. Unutulmamalıdır ki gümrük vergileri ve yaptırımlar saldırgan, adeta savaş benzeri araçlardır. Bunlar dost edinme yöntemi değildir; aksine, nasıl düşman kazanılacağına dair verilmiş birer ders niteliğindedir. Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız, o kadar çok düşman yaratır ve hoşnutsuzluk üretirsiniz. Bu durum küresel sistemdeki eksen kaymasını hızlandırıyor; bu kaymanın ana adresi Çin olurken, enerji ve emtia ihracatındaki boşlukları dolduran Rusya da bu süreçten kazançlı çıkıyor.”

“İsrail lobisi Trump üzerinde büyük bir baskı kuruyor”

ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen askeri ve mali destek konusundaki tartışmaların tırmandığını belirten Profesör Steve Hanke, Washington’daki karar alma mekanizmalarının lobilerin etkisi altında olduğunu vurguladı. ABD ile İsrail arasındaki askeri entegrasyon çabalarını ve bu durumun yaratacağı siyasi riskleri şu sözlerle özetledi:

“ABD iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler doğrudan İsrail lobisinin tam zamanlı çalışmasının bir sonucudur. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gibi yüzlerce sayfalık devasa askeri bütçe tasarılarının içine, iki ülkenin ordularını ve askeri teknolojilerini adeta birleştiren, İsrail’e herkesten daha fazla imtiyaz veren maddeler gizlice yerleştirilmeye çalışılıyor. Bir lobici kongre üyesine gidip taslağa küçük bir madde ekletiyor ve bu durum ancak dikkatli siyasetçiler sayesinde ifşa edilebiliyor. İsrail lobisi çok güçlüdür; nitekim bu gizli maddeleri ifşa eden Thomas Massie gibi siyasetçileri sistemin dışına itmek için tüm güçlerini kullanıyorlar.”

Bu durumun ABD Başkanı Donald Trump üzerinde ters tepkiler yarattığına ve onu zor bir ikilemde bıraktığına işaret eden Hanke, analizini şu şekilde tamamladı:

“Bu jeopolitik çıkmaz Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açıyor ve bu durum Trump üzerinde devasa bir ekonomik baskı oluşturuyor. Trump, yükselen petrol ve akaryakıt fiyatlarının, gıda ve diğer tüketim ürünlerindeki pahalılığın anketlerdeki oy oranlarını düşürdüğünün farkında. Bu ekonomik zararı durdurmak ve bölgeden çıkmak istiyor. Ancak İsrail ve Washington’daki İsrail lobisi onun bölgede kalmasını, hatta askeri olarak daha da derine çekilmesini istiyor. Burada büyük bir halat çekme yarışı var. Yaz sonunda ekonomik baskı daha da ağırlaşacaktır. Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler bu yüksek enflasyon ve enerji maliyetleri nedeniyle büyük bir yenilgi alabilir. Senato ve Temsilciler Meclisi Demokratların kontrolüne geçerse Trump’ın hareket alanı tamamen kısıtlanır. Trump büyük bir açmazla karşı karşıyadır; zira İsrail ile olan angajmanları sonlandırmaya karar verirse bu kez de İsrail lobisinin çok büyük siyasi saldırısına maruz kalacaktır.”

Dünya Basını

Günah keçisi olarak Netanyahu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız mülakat, İsrail seçimlerinden önce (26 Ekim) yayınlandı. Nathan Thrall, Binyamin Netanyahu’nun özellikle Batılı hükümetler açısından bir “paratoner” olduğuna, İsrail’in yapısal olarak Filistinlilerin etnik temizliği üzerinde yükseldiğine ve yasa dışı yerleşimlerin “sağ” tarafından değil, İsrail’in kurucu unsuru İşçi Partisi tarafından başlatıldığına işaret ediyor. Dolayısıyla yazara göre Netanyahu’nun kaybetmesi, Filistinlilerin hayatını değil, Batılı hükümetlerin İsrail’i desteklerken ellerinin rahatlamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacak gibi görünmektedir.


Suçu Bibi’ye at

Jonathan Shainin
Equator
26 Ekim 2026

Yarın yapılacak ve İsrail yönetimi altındaki halkın azınlığının ülkenin bir sonraki hükümetini seçeceği oylama öncesinde, İngilizce yayın yapan gazeteler, her zamanki gibi büyük tefekküre daldıran seçim arifesi haberlerini hazırlamak üzere en tanınmış yorumcularını ülkeye getirdiler. Aday mitingleri, sokaktaki insanlarla yapılan röportajlar, bir dönüm noktasında bulunan bir ulus…

Ülkeyi ziyaret eden Sunday Times köşe yazarı, “kimliğinin özü” üzerine tartışan “endişeli” bir ulusla karşılaştı. The Guardian, oy vermek için evlerine dönen pek çok aklı başında İsraillinin varlığının “Bibi döneminin nihayet sona ermek üzere olabileceği” anlamına geldiği yönündeki liberal Siyonist umudu besledi. Financial Times gibi ciddi bir gazete bile, “Netanyahu’nun zaferi ülkeyi ve bölgeyi yıkıcı bir yola sokacaktır” şeklinde oldukça geç kalmış bir uyarıda bulundu ve açıkça etnik temizliğe adanmış bir toplumdaki “derin bölünmeleri iyileştirmek” için “sorumlu liderlik” çağrısında bulundu. Tüm bunlarda, rahatlatıcı bir fanteziye geri dönme yönünde çaresiz bir istek hissediliyor: müttefikimizin, soykırıma ve tüm bu sorunlara neden olan tek adama yönelik basit bir seçim cezasıyla bir gecede normal bir ülke haline gelebileceği fantezisi.

Daha isabetli bir öngörü için, Equator, İsrail’in Filistinlilerin yaşamları üzerindeki köklü egemenlik sisteminin en keskin analistlerinden biri olan Nathan Thrall’a başvurdu. Thrall, çatışma üzerine iki önemli kitabın yazarıdır: The Only Language They Understand, Oslo dönemine dair sert bir inceleme, ve A Day in the Life of Abed Salama, işgal mekanizması içindeki bir Filistinli ailenin çileli yaşamının samimi bir portresi. Kudüs’ten e-posta yoluyla yaptığımız görüşmede, seçim kampanyalarını, muhalefetin iktidardaki performansını, Filistinli partilerin İsrail demokrasisindeki yerini ve başbakan değişikliğinin neden Gazze veya Batı Şeria’dan çok Batı başkentlerinde daha önemli olabileceğini tartıştık.

Şu ana kadar seçim kampanyalarını nasıl değerlendirirsiniz? Mevcut duruma ciddi bir değişiklik öneren herhangi bir parti var mı?
İsrail’de uzun yıllardır seçimlerin ana konusu politika değil, Başbakan Netanyahu’ya karşı mı yoksa lehinde mi olunduğu olmuştur. Netanyahu’ya olan bu saplantı o kadar yaygındır ki, medyanın ve anket şirketlerinin partileri seçim blokları halinde gruplandırma biçimini belirler. Batı ve İsrail medyasında, muhalefetin Netanyahu’nun “sağcı iktidar koalisyonu”nun solunda olduğu sık sık ima edilir. Ama güvenlik ve dış politika konularında, bazı muhalefet partileri, iktidar koalisyonundaki partilerinki kadar, hatta onlardan daha şahin tutumlar sergiliyor. Bunun anlamı şudur: Kimin Netanyahu yanlısı, kimin aleyhtarı olduğuna bakıp da çeşitli partilerin politika önerilerini incelediğimizde, Filistinliler üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesi ve Filistin egemenliğinin engellenmesi yönünde geniş bir Yahudi siyasi konsensüs olduğu görülür.

Filistinli vatandaşların liderlik ettiği partiler anketlerde oyların yaklaşık %12,5’ini alıyor fakat dış politika ve güvenlik konularında çok az etkiye sahipler. Muhalefetteki ve iktidar koalisyonundaki hemen hemen her Siyonist parti, anketlerin muhalefetin bu partilerin desteği olmadan hükümet kuramayacağını göstermesine rağmen, gelecekteki bir hükümette Filistinlilerin liderlik ettiği partilere yer vermeyeceğine söz verdi. Siyonist partiler arasında, Batı Şeria’nın bazı bölgelerinin resmen ilhak edilip edilmeyeceği ya da fiili ilhakla yetinilip yetinilmeyeceği, hangi tür yerleşim yerlerinin genişletilmesine öncelik verilmesi gerektiği (izole çiftlikler mi, yoksa burjuva banliyöleri, kasabalar ve şehirler mi) ve Filistinlilerin yerinden edilmesinin nasıl gerçekleştirileceği (sessizce, sadece ordu tarafından mı, yoksa İsrail’e çok fazla olumsuz haber getiren kanunsuz uygulamalar yoluyla mı) konularında görüş ayrılıkları bulunuyor.

Bu farklılıklar Filistinliler için somut sonuçlar doğurabilir. Fakat apartheidin sona ermesi, yerleşim yerlerinin sökülmesi, Gazze’den çekilme, Filistinlilerin özgürlüğü ve İsrail’deki Filistinli vatandaşlar için eşit kolektif haklar, bir sonraki hükümeti kurmak için yarışan başlıca partiler tarafından, hatta Knesset’in %80’inden fazlası tarafından kesin bir şekilde reddediliyor. Netanyahu siyasi sahneden çekilsin ya da çekilmesin, bu durum değişmeyecek. İsrailli Yahudilerin çoğunluğunun son zamanlarda anketörlere, sadece Gazze’deki Filistinli sakinleri değil, İsrail’in Filistinli vatandaşlarını da sınır dışı etmeyi desteklediklerini söylemiş olmaları da öyle.

Her iki taraf da bunun Netanyahu’ya ilişkin bir referandum olmasını mı istiyor?
Netanyahu’ya olan saplantı birçoklarının işine geliyor. Başbakan ve müttefikleri için bu durum, afişlerin de ilan ettiği gibi, onun “başka bir ligde” olduğunu teyit ediyor. Muhalefet için ise, onun yolsuzluklarını ve yalanlarını kınamak, güvenlik ve dış politika konusunda özü bakımından farklı politika önerileri ortaya koymaktan daha kolay. İsraillilerin ülke tarihinin en kötü güvenlik fiyaskosu olduğu konusunda hemfikir olduğu 7 Ekim’den bu yana Netanyahu’ya yönelik tek taraflı saplantı azalmadı. Muhalefet, haklı olarak bu fiyaskodan sorumlu tutulmasını talep ederken, Netanyahu ise bir başka 7 Ekim’i önleyecek kişinin kendisi olacağına söz veriyor.

Dikkat çekici olan nokta, bu büyüklükteki bir felaketin ve ardından gelen yıllar süren yıkıcı savaşın, seçimlerin ana tartışma konusunun, bu felakete yol açan on yıllardır süren politikaların yeniden gözden geçirilip geçirilmeyeceği değil, o gün İsraillileri korumayı başaramayanın kim olduğu olması. Muhalefet, Netanyahu’yu Hamas’ın yönettiği Gazze’nin çökmesini önlemek için Katar’dan gelen finansmana izin verdiği için sert bir şekilde eleştiriyor; fakat bu politika, İsrail’in başlıca güvenlik kurumları ve muhalefetteki pek çok siyasetçi tarafından da desteklenmişti. Netanyahu bu politikayı, medya danışmanlarının Katar’dan para alması ya da Gazze ve Batı Şeria üzerinde birleşik bir Filistin yönetiminin kurulmasını istememesi nedeniyle değil, İsrail güvenlik camiasının geri kalanının desteklediği aynı nedenden ötürü desteklemişti: Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi devralmak için çok zayıf görüldüğü için, tek gerçekçi seçeneklerin ya İsrail’in bölgeye düzenlediği saldırılarla kesintiye uğrayan uzun süreli sükunet dönemleriyle karakterize edilen Hamas yönetimi ya da tam bir güvenlik kaosuna yol açacak Hamas yönetiminin çöküşü olduğu düşünülüyordu. Genel kanı, ikincisinin İsrail için daha tehlikeli olduğu yönündeydi.

Kısacası, muhalefet 7 Ekim’deki başarısızlığın soruşturulmasını istiyor ama bunu önceleyen siyasi düzenin çöküşü hakkında şaşırtıcı derecede az şey söylüyor.

Netanyahu, her şeyden önce İsrailli merkezciler ve liberaller için elverişli bir günah keçisi; bunlar, ülkelerinin politikaları konusunda hiçbir kişisel sorumluluk taşımadıklarına, ulusun sorunlarının esas olarak mevcut liderden kaynaklandığına ve onun ayrılmasının geçmişle kesin bir kopuşu işaret edeceğine inanmak isteyen aydın muhalefet seçmenleri. Muhalefetin önde gelen liderlerinden biri olan Gadi Eisenkot’un, Gazze’de hedeflerine ulaşamayan savaş kabinesinde görev yapmış olması ya da bir diğer lider Naftali Bennett’in, yerleşim yerlerinin hızla genişlediği ve yerleşimcilerin şiddetinin arttığı bir dönemde yakın zamanda başbakanlık yapmış olması hiç önemsenmiyor.

Netanyahu 7 Ekim’den önceki hakim siyasi düzenin ne ölçüde mimarıydı?
Tarihsel hafıza kaybı, İsrail’deki siyasi tartışmalarda, özellikle de Siyonist merkez ve merkez-solun kendi tarihlerini anlatış biçimlerinde yaygın bir durum. Yerleşim projesi, Netanyahu ya da dindar sağ tarafından icat edilmedi. Projenin ilk on yılı, İşçi Partisi liderliğindeki hükümetler tarafından ilerletildi. Birbirini izleyen İsrail yönetimleri, bu projenin genişletilmesi ve pekiştirilmesi için muazzam siyasi ve iktisadi kaynaklar ayırmıştı. Üstelik yerleşimcilerin şiddet eylemleri, sadece hükümetten bağımsız hareket eden aşırılıkçıların işi olarak anlaşılamaz: Bu eylemler, askeri koruma ve yardım, yasal cezasızlık ve devlet desteği sisteminin içinde gerçekleşiyor.

Batı Şeria’nın İsrail’in hukuk, emniyet, sağlık, eğitim, acil durum hizmetleri, ulaşım, enerji ve iletişim altyapılarına kademeli olarak dahil edilmesi süreci, yasama, yargı ve yürütme organlarının desteğiyle sol, sağ ve merkez hükümetler döneminde devam etti. Netanyahu bu sürecin önemli yönlerini hızlandırdı ve radikalleştirdi ama bu süreci o yaratmadı; ilhakın hızı, onun başbakan olmadığı iki yıl boyunca da yavaşlamamıştı. İşgal ve yerleşim girişimini öncelikle ona atfetmek, bunların gelişmesindeki çok daha geniş siyasi sorumluluğu gizlemek anlamına gelir.

İsrail’in Filistinli vatandaşları tüm bu süreçte nerede yer alıyor?
Knesset’e aday olan Filistinli siyasi partiler, İsrail’de “demokrasi” kelimesinin ne anlama geldiğini belki de en net şekilde ortaya koyuyor. İsrail’in Filistinli vatandaşlarını temsil eden partiler, anketlerde yaklaşık 14 sandalye, yani Knesset’in %12,5’ini elde ediyor ve Netanyahu’nun kalıp kalmayacağını belirleyebilirler. Oysa İsrail devletinin hayatta kalmasının Netanyahu’nun görevden alınmasına bağlı olduğunu iddia eden başlıca Siyonist muhalefet partileri, bu partileri iktidar koalisyonuna dahil etmeyi, hatta koalisyon dışından gelecek oylarına güvenmeyi bile reddediyor. 2015 yılında, seçim gününde Netanyahu, Yahudi İsraillileri “Arap seçmenler akın akın sandığa gidiyor” dediği ve solcu örgütlerin onları otobüslerle sandığa taşıdığı konusunda uyaran bir video yayınlamıştı. Arap vatandaşların demokratik katılımını, destekçilerinin karşı harekete geçmesi gereken bir tehdit olarak sunmuştu.

On bir yıl sonra, muhalefet Netanyahu’nun ırkçılığını ve otoriterliğini kınarken, Filistinli partilerle birlikte iktidara gelme olasılığını siyasi açıdan kabul edilemez buluyor. Filistinli vatandaşların oy kullanma hakkı elbette var. Ama oyları kimin iktidara geleceğini belirleyebilecek durumda olduğunda, Yahudi sağ için bir tehlike haline gelirler; temsilcileri ise iktidara fiilen katılabilecek durumda olduğunda, İsrail muhalefetinin çoğu için kabul edilemez hale gelirler. İsrail demokrasisinin hayatta kalması için mücadele ettiğini iddia eden aynı partiler, vatandaşlarının önemli bir kesiminin seçilmiş temsilcileriyle iktidarı paylaşmaya –hatta onlardan siyasi destek almaya– kendilerini ikna edemiyorlar. Görünüşe göre demokrasi, Filistinliler bunun bir parçası olmadığı sürece kurtarılmaya değer.

İşte bu şekilde, birçok seçmen tarafından “varoluşsal” olarak algılanan bir seçim yapılabilirken, İsrail’in geleceği için belki de en önemli konu olan, İsrail kontrolü altında yaşayan ve çoğu, hayatlarının neredeyse her yönünü belirleyen devlette hiçbir siyasi hakka sahip olmayan milyonlarca Yahudi olmayan insana ne yapılacağı konusunda çok az somut tartışma yapılabilir. İşte bu şekilde İsrailli Yahudiler, “İsrail demokrasisinin” geleceği konusunda şiddetle ve samimiyetle tartışırken, İsrailli vatandaşlar için demokratik yönetim ile İsrail yönetimi altındaki milyonlarca Filistinliye siyasi hakların kalıcı olarak reddedilmesi arasındaki çelişkiyi büyük ölçüde göz ardı edebiliyorlar.

Yahudi İsrailli seçmenler için başlıca meseleler neler?
Sayısız savaşın yaşandığı, küresel kamuoyunda İsrail aleyhine eşi görülmemiş bir kaymanın yaşandığı, İsrailli kuruluşlara yönelik ilk Batı yaptırımlarının uygulandığı ve Gazze’deki Filistinlilere karşı bir soykırımın sürdüğü bir dönemde yapılan bir seçimde bile, iktisadi kaygılar İsrailli seçmenler için en önemli öncelikler arasında yer almaya devam ediyor. Filistin’de bir değişim görmek isteyen herkesin bunu anlaması gerekiyor. İsrail’in yayılmacı projesi, yalnızca yerleşim hareketinin ideolojik bağlılığına ya da ardışık hükümetlerin kararlarına değil, aynı zamanda İsrailli Yahudi halkının büyük bir kısmının kabulüne, kayıtsızlığına ya da siyasi ilgisizliğine de bağlı. Bu proje, aynı topraklarda milyonlarca Filistinlinin boyun eğdirilmesinin günlük gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalmadan rahat bir orta sınıf hayatı yaşama imkânına bağlı. On yıllardır İsrail, bu rahatlık hissini büyük ölçüde korumayı başardı. Bugün bile, savaşlara ve soykırıma rağmen, bu duygunun büyük bir kısmı hâlâ bozulmamış durumda.

Bunun mümkün olmasının temel nedeni bizlerde yatıyor; yani İsrail’i desteklemeye, İsrail ile ticaret yapmaya, onu diplomatik ve siyasi olarak korumaya ve onunla normal ilişkiler sürdürmeye devam eden devletlerin vatandaşlarında. Buna cezasızlık denir. İsrail Gazze’yi yerle bir ederken ve iki milyon travma geçirmiş ve yakınlarını kaybetmiş insan için cehennem gibi bir ortam yaratırken, Tel Aviv ve Kudüs’teki kafe ve barlar dolup taşıyordu. Filistin’de bir değişim görmek isteyen Batılılar, uluslararası baskının İsrailli seçmenlerin ve liderlerin siyasi hesaplarını nasıl değiştirebileceği sorusuyla yüzleşmeli. Yaptırımlar, diplomatik izolasyon, yatırımların geri çekilmesi, spor boykotları ve seyahat kısıtlamaları, işgalin devam etmesinin ve Filistinlilerin haklarının reddedilmesinin somut bir bedelini ödemesini sağlayabilecek önlemler arasında. Sürekli bir baskı olmadan, büyük Siyonist partilerin Filistin devletine karşı muhalefetinden ya da Filistinlilerin yaşamları üzerindeki İsrail kontrolünü pekiştiren politikalardan vazgeçmelerini beklemek için pek bir neden yok. Bu durumda İsrail’deki siyasi tartışmalar, ard arda gelen hükümetlerin sürdürülmesine katkıda bulunduğu etnik egemenlik sisteminden çok, Netanyahu’nun kişisel skandallarına –şampanya! purolar! hizmetçiye karşı öfke patlamaları!– daha fazla yer vermeye devam edebilir.

Seçim sonuçları, eğer yaratacaksa, Gazze ve Batı Şeria’da ne gibi bir fark yaratacak?
İsrailli Makor Rishon gazetesi, geçtiğimiz günlerde birkaç İsrailli sağcı ve yerleşim yanlısı örgüt tarafından büyük siyasi partilere gönderilen bir anketin sonuçlarını yayınladı. Sonuçlar, Filistin meselesi söz konusu olduğunda Netanyahu karşıtı bloğu “muhalefet” olarak tanımlamanın ne kadar saçma olduğunu ortaya koyuyor. Filistin devleti kurulmasıyla ilgili bir soruya yanıt veren her Siyonist parti, buna karşı olduğunu açıkladı. Yalnızca anketlerde %8’in altında oy alan Demokratlar’ın Filistin devletini desteklediği düşünülüyor ama parti yanıt vermeyi reddetmiş. Partinin lideri Yair Golan, Filistin devletini tanımak gibi tamamen sembolik bir adım atan Fransa’yı kınayarak, bunu İsrail için “yıkıcı” ve “son derece zararlı” olarak nitelendirdi. Golan, Filistin devleti, bağımsızlık veya hatta barıştan bahsetmekten kaçınıyor; bunun yerine, Filistin devletinden hiç söz etmeyen Oslo Anlaşmaları’nın dilini kullanarak Filistinlilerden “ayrılma”dan [separation] söz ediyor.

Bir sonraki hükümeti kurma şansı olduğu düşünülen partilere gelince, Filistin’in egemenliği ve İsrail’in devam eden kontrolü konusundaki tutumları, Netanyahu’nun Likud Partisi’nden, Netanyahu’ya karşı olmalarının düşündürdüğünden çok daha az farklılık gösteriyor. Netanyahu karşıtı bloğun en büyük iki partisi, İsrail ordusunun “Dahiye doktrini”nin mimarlarından biri olan Gadi Eisenkot ve İsrail yerleşim yerlerini temsil eden çatı kuruluş Yeşa Konseyi’nin eski genel müdürü Naftali Bennett tarafından yönetiliyor. Bu doktrin, sivil altyapıya karşı ezici ve orantısız güç kullanılmasını öngörüyor ve Gazze’de yıkıcı sonuçlar doğuracak şekilde uygulanmıştı. Her ikisi de İran’a karşı savaşları destekliyor, Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor ve Batı Şeria’da yerleşimlerin devamını destekliyor.

Görmezden gelinen asıl sorun olan işgal, İsrail’deki seçim tartışmalarının merkezinde yer almıyor. Hatta tartışmaların kenarlarında bile yer almıyor. Partiler, İsrail’i kimin yönetmesi gerektiği, 7 Ekim olaylarından kimin sorumlu olduğu ve İsrail’in güvenliğini en iyi kim garanti edebileceği konusunda tartışıyor. Ama milyonlarca Filistinlinin İsrail egemenliği altında yaşamaya devam edip etmemesi sorusu, meşru siyasi seçenekler yelpazesinden fiilen çıkarıldı. Yeni bir hükümet, Filistinlilerin yaşadığı temel koşulları değiştirmeden, İsrail’in dünyaya nasıl seslendiğini ve dünyanın İsrail hakkında nasıl konuştuğunu değiştirebilir.

Dolayısıyla Netanyahu’nun yerine başkasının konmasının en önemli etkisi Gazze’de veya Batı Şeria’da değil, Washington, Londra, Paris ve Berlin’de hissedilebilir. Yeni bir İsrail başbakanı, Batılı hükümetlere umutsuzca ihtiyaç duydukları bir şeyi sunabilir: inandırıcı bir değişim öyküsü. İsrail’in Filistinlilere ne yaptığı sorusu, İsrail’in yeni liderliğini en iyi şekilde nasıl destekleyebileceğimiz sorusuyla bir kez daha gölgede bırakılabilir. Ve işgalin temel yapılarını olduğu gibi bırakan bir siyasi değişim, uluslararası alanda bir dönüm noktası olarak sunulabilir.

Netanyahu karşıtı bir hükümetten ne tür bir siyasi değişim bekleyebiliriz?
Batı’daki liberallerin, Netanyahu’suz bir İsrail’in nasıl olabileceğine dair bu kadar büyük umutlar beslemesi nedeniyle, bu deneyin çoktan yapılmış olduğu sıklıkla unutuluyor. Bennett ve onun solundaki merkezci bir isim olan Yair Lapid, 2021’den 2022’ye kadar önceki İsrail hükümetini ortaklaşa yönettiler. Bu Netanyahu karşıtı koalisyon, yani sözde “değişim hükümeti”, Batılı hükümetleri ilgilendiren barış ve güvenlik konularında nasıl bir performans sergiledi?

Filistinliler için “değişim hükümeti”, durumu çoğunlukla daha da kötüye götürdü. Bir önceki Netanyahu hükümeti dönemine kıyasla, yerleşim noktalarının yıllık inşası iki katına çıktı; yerleşimcilerin şiddet eylemleri iki kattan fazla arttı; hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’nın geri kalanında daha fazla sayıda Filistinli evi ve yapısı yıkıldı; bu bölgelerde çok daha fazla yerleşim birimi inşaatı yapıldı; ve İsrailliler, Batı Şeria’da iki katından fazla Filistinliyi öldürdü.

Bu, muhalefetin bir sonraki hükümeti kurmayı başarması halinde hiçbir değişiklik yapmayacağı anlamına gelmez. Şiddet uygulayan yerleşimcilerin yargılanması, belirli yerleşim girişimlerine kısıtlamalar getirilmesi veya bazı yasadışı yerleşim noktalarının boşaltılması yönünde daha ciddi çabalar gösterilebilir. Bu tür önlemler, bunlardan doğrudan etkilenen Filistinliler için önem arz eder ve İsrail hükümetleri arasındaki farklar, işgali sona erdirmeye yetmediği için basitçe göz ardı edilmemeli. Ne var ki bunlar, siyasi bir alternatif olarak da yanlış anlaşılmamalı. Daha geniş kapsamlı gerçeklik ise yerleşim yerlerinin genişlemesinin devam etmesi; Filistinlilerin evlerinin yıkılması; Gazze üzerindeki İsrail askeri kontrolü ve Filistinlilerin bu bölgenin %60’ından fazlasına girişinin engellenmesi; Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik sürekli cinayetler; apartheid’ın yerleşmesi; fiili ilhakın ilerlemesi; ve Filistinlilerin yerinden edilmesine yönelik politikalara İsrailli Yahudiler arasında yaygın destek olarak kalacak.

İşte bu noktada Batılı hükümetlerin sorumluluğunu bu hikayeden ayırmak imkânsız hale geliyor. On yıllardır sürdürdükleri diplomatik koruma, iktisadi işbirliği ve İsrail’e anlamlı yaptırımlar uygulamayı reddetmeleri, bugünkü gerçekliğin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Yerleşim yerleri bir gecede ortaya çıkmadı. Filistin topraklarının parçalanması, Filistin topluluklarının mülksüzleştirilmesi ve İsrail kontrolünün istikrarlı bir şekilde pekiştirilmesi, tek tek kararları defalarca kınarken bir yandan da İsrail’i destekleyen ve daha büyük projenin devam etmesine izin veren hükümetlerin gözü önünde gerçekleşti.

Batı Şeria ve Gazze, Batı’nın politikasına rağmen değil, büyük ölçüde bu politika sayesinde bugünkü durumuna ulaştı.

Netanyahu gerçekten yenilgiye uğrarsa, Batılı hükümetler nasıl tepki verecek?
Netanyahu’nun görevden ayrılması durumunda neler olacağını bir düşünün. Yeni bir İsrail hükümetinin göreve gelmesi, Batılı liderlerin hiç desteklemekten vazgeçmedikleri İsrail’e karşı eleştirelmiş gibi davranmak zorunda kalmamalarını sağlayacak. Yeni İsrail hükümetini geçmişle bir kopuş olarak sunacak ve o geçmişin oluşmasında kendi rollerine dair tüm soruları bastıracak. Batı Şeria konusunda sergilediği eylemsizlik ve Gazze’deki yıkımı durdurmadaki başarısızlığı, Binyamin Netanyahu adını taşımayan bir başbakanı desteklemek gibi basit bir eylemle siyasi olarak affedilebilir. Liderlik değişikliği, Batı hükümetlerinin on yıllardır mümkün kıldığı politikaların sürekliliğini gizleyen bir tür siyasi makyaj haline gelecek.

Netanyahu istifa ederse, yeni İsrail başbakanına bir şans verilmesi, yaptırımların durdurulması ve İsrail ile yeni bir sayfa açılması için çağrıda bulunan pek çok Batılı ses duyulacak. Bu çağrılara kulak verilirse, İsrail Filistin toprakları ve halkı üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için kendine daha fazla zaman kazanmış olacak, Filistinliler boyun eğdirilmeye ve boğulmaya devam edecek ve Batılı liderler, tozlanmış eski barış ve umut sloganlarını yeniden canlandırarak suç ortaklığı ve hesap verme sorularından kaçınabilecekler.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Emperyalizmin açmazları: Savaşlar, yalanlar ve çöken refah devleti

Yayınlanma

Manitoba Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Radhika Desai, Doç. Pascal Lottaz’ın yayınına konuk olarak Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki savaşlara, yapay zeka spekülasyonundan Avrupa’daki sokak hareketlerine kadar küresel sistemin tıkanıklıklarını değerlendirdi.

Kanada’daki Manitoba Üniversitesi Siyaset Çalışmaları Bölümü Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Ekonomi Araştırma Grubu Direktörü Prof. Radhika Desai, İsviçreli uluslararası ilişkiler uzmanı ve Kyoto’daki Waseda Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları başlıklı programına konuk oldu.

Programda Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki çatışmalara, ABD’nin iç siyasi krizinden Avrupa’daki sokak hareketlerine ve kapitalizmin yapısal tıkanıklıklarına kadar geniş bir değerlendirme yapıldı.

Prof. Desai, söyleşinin başında Latin Amerika’daki dengeleri değiştiren Brezilya seçimlerini ele aldı. Luiz Inacio Lula da Silva’nın zaferinin kendisi için beklenmedik olmadığını belirten Desai, ikinci tur öncesinde tabanın harekete geçirildiğini söyledi. Lula yönetiminin ilk turdaki rehaveti hızla fark ettiğini belirten Desai, üç haftalık arada sergilenen çabanın sonucu belirlediğini aktardı.

Yerleşik medya organlarının ve sermaye çevrelerinin Lula’nın zaferine mesafeli yaklaştığını hatırlatan Desai, piyasa çevrelerinin oluşturduğu baskıya dikkat çekti. Brezilya para birimi realin 1998 yılından bu yana en düşük seviyesine gerilemesinin bu kesimlerin hoşnutsuzluğunu yansıttığını dile getiren Desai, toplumsal dinamiklerin solun lehine işlediğini kaydetti.

Brezilya’da 1988 anayasasından bu yana halkın ağırlıklı olarak sola yöneldiğine işaret eden Desai, sağ kanadın yalnızca bir dönem iktidarda kalabildiğini anımsattı. Jair Bolsonaro kazansaydı bile istikrarlı bir yönetim kuramayacağını vurgulayan Desai, halkın sosyal harcamalara bağımlı olduğunu ve bu kesintilerin kolayca yapılamayacağını söyledi.

Lula’nın elde ettiği sonucun bölgesel bir dalgayı temsil ettiğini vurgulayan Desai, “Lula’nın zaferi, Latin Amerika genelinde solun kaybettiği yaklaşık altı seçimin ardından kıtadaki solu yeniden güçlendirdi. Bir yükselip bir alçalan pembe dalga şimdi yeniden yükselecek” dedi. Kurumsal sermaye güçlerinin ve Kongre’deki sağ çoğunluğun baskılarına rağmen Lula’nın daha kararlı bir yönetim sergileyeceğini ekledi.

Seçim sürecinde Brezilya Yüksek Mahkemesinin oynadığı role de değinen Desai, otobüs seferlerinin aksaması nedeniyle oy verme saatlerinin uzatılması gibi adımların sürecin meşruiyetini koruduğunu belirtti. Aşırı sağın sonuçları tartışmaya açma girişimlerinin yargı organları tarafından engellendiğini ve demokratik mekanizmanın işlediğini kaydetti.

“İsrail’deki seçim, iki farklı formatta soykırım ile soykırım arasındaki bir yarıştan ibarettir”

Söyleşinin ikinci ana gündem maddesini İsrail’deki seçimler ve hükümetin izlediği çatışma siyaseti oluşturdu. Doç. Pascal Lottaz’ın sahadaki siyasi seçeneklerin şiddetin dozunu belirleme yarışına dönüştüğü yönündeki tespitine katılan Prof. Desai, tablonun son derece kaygı verici olduğunu dile getirdi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarını korumak için her yola başvurduğunu söyleyen Desai, yaklaşan seçimlerin bıçak sırtında olduğunu ifade etti. Netanyahu’nun kaybetmesi durumunda hakkındaki yolsuzluk davaları ve güvenlik zaafları nedeniyle hapis tehdidiyle karşılaşacağını belirten Desai, bu paniğin toplumu zehirlediğini dile getirdi.

Netanyahu’nun Arap seçmenlerin sandığa gitmesini tehdit gibi sunan ve Kudüs üzerinde nükleer mantar bulutu gösteren propaganda afişlerine değinen Desai, toplumdaki dönüşüme işaret etti. Bir dönem Filistinlilerin haklarını cesurca savunan bir İsrail solunun var olduğunu ancak bu kesimin tamamen silindiğini söyledi.

İsrail toplumunun ezici bir çoğunluğunun savaşı destekler hale geldiğini vurgulayan Desai, muhalefetin eleştirilerinin sadece yönteme odaklandığını belirtti. Muhalif seslerin hükümete sadece işi neden bitirmediğini sorduğunu aktaran Desai, eskinin bir deyişini hatırlatarak tanrıların yok etmek istedikleri kişilerin önce akıllarını başlarından aldığını, İsrail’in de benzer bir akıl tutulmasına sürüklendiğini aktardı.

İsrail’in İran karşısında mutlak bir zafer elde etmesinin imkansız olduğunu savunan Desai, Netanyahu yönetiminin kendisini aşırılıkçı bir köşeye hapsettiğini bildirdi. Bu durumun sadece bir liderin tercihi olmadığını, bütün bir devlet aygıtının içine girdiği ve küçülerek çıkabileceği bir tuzak haline geldiğini anlattı.

Doç. Lottaz’ın ABD’deki İsrail lobisinin rolüne dair sorusu üzerine Desai, uluslararası ilişkiler kuramcısı John Mearsheimer’ın tezlerine mesafeli yaklaştığını belirtti. Mearsheimer’ın Ukrayna krizinde Batı’nın sorumluluğunu açıkça ortaya koyan yaklaşımını takdir ettiğini ifade eden Desai, lobi açıklamasının yetersiz bir soyutlama olduğunu dile getirdi.

Gerçekçilik kuramının devleti tek parça bir aktör saydığı için sermaye sınıflarının çıkarlarını açıklamakta zorlandığını anlatan Desai, “Gerçekçilik paradigması, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarına göre hareket etmediği olgusunu açıklayabilmek için adeta şapkadan İsrail lobisi tavşanını çıkarmak zorunda kalıyor. Oysa ABD, halkın çıkarlarını değil, kendi dev şirketler sınıfının emperyalist projesini takip ediyor” dedi.

Emperyalizmin tarih boyunca vekil güçler üzerinden iş gördüğünü ve İsrail’in bölgede batmayan bir uçak gemisi gibi konumlandırıldığını belirten Desai, bu vekil gücün bazen merkezden özerk hareket edebildiğini söyledi. Şair William Butler Yeats’in doğanın dengesini anlatan dizelerine atıfla bazen doğanın terbiyecisini dinlemediğini ve İsrail’in de kendi inisiyatifini dayatmaya çalıştığını ifade etti.

Seçim öncesinde Netanyahu’nun İran’a kapsamlı saldırılar düzenlenmesi için Washington’a yoğun baskı yaptığını ancak beklediği onayı alamadığını hatırlatan Desai, çıkarların her zaman örtüşmediğini kaydetti. ABD’de Donald Trump ve mevcut siyasi karar vericilerin petrol fiyatlarını ve enflasyonu artıracak yeni bir savaştan iç politika kaygılarıyla kaçındığını belirtti.

“Trump, neoliberallerin elli yıldır halka vurduğu darbenin yarattığı büyük öfkeyi sömürerek iktidara geldi”

Söyleşide Doç. Pascal Lottaz, jeopolitik ekonomi yaklaşımının sınıf ile devleti nasıl birleştirdiğini gündeme getirdi. Prof. Desai, geliştirdiği jeopolitik ekonomi çerçevesinin Marksistlerin ulus devleti ihmal etme eğilimine bir yanıt niteliğinde olduğunu, sınıf ile devleti aynı analiz dairesine yerleştirdiğini açıkladı.

Brezilya örneğinde olduğu gibi sınıfsal mücadelelerin çok kutupluluğu ve BRICS gibi yapıları doğrudan desteklediğini anlatan Desai, iç politikanın dış politikanın seyrini tayin ettiğini söyledi. ABD’nin Ortadoğu ve Latin Amerika’daki saldırgan hamlelerinin arkasında da derin bir iç meşruiyet krizi yattığını dile getirdi.

Donald Trump’ın iktidara gelişini ve izlediği politikaları bu mercekle değerlendiren Desai, anketlerdeki düşüşe dikkat çekti. Trump’ın göreve geldikten birkaç ay sonra halk desteğini kesintisiz biçimde kaybetmeye başladığını belirten Desai, verilen sözler ile sergilenen pratik arasındaki uçuruma işaret etti.

İşçi sınıfına istihdam, sanayileşme ve enflasyonun düşürülmesi vaatleriyle gelen bir liderin koltuğa oturur oturmaz şirketler sınıfına hizmet etmeye başladığını kaydeden Desai, neoliberal modelin sınırlarına gelindiğini söyledi. ABD halkının elli yıldır uygulanan piyasa politikalarıyla ezildiğini ve artık köklü çözümler talep ettiğini ifade etti.

Halk desteğini toparlayamayan Trump yönetiminin dikkatleri dağıtmak için zafer ilan edebileceği bir dış düşman arayışına girdiğini belirten Desai, önce Venezuela kıyılarına donanma yığıldığını hatırlattı. Aylarca balıkçı teknelerinin vurulduğunu ve uyuşturucu taşındığı iddiasıyla masum insanların hayatına kastedildiğini söyleyen Desai, sonunda dağ fare doğurdu diyerek operasyonun Nicolas Maduro’nun kaçırılması girişimine kadar vardığını anlattı.

Venezuela Devlet Başkanı Yardımcısı Delcy Rodriguez ile yürütülen temaslara değinen Desai, emperyalist planların başarısız olduğunu bildirdi. Karakas’ta Maria Corina Machado gibi bir kuklanın iktidara getirilemeyeceğinin anlaşıldığını çünkü Bolivarcı devrim dışında hiçbir gücün ülkeyi yönetemeyeceğinin görüldüğünü dile getirdi.

Latin Amerika’daki başarısızlığın ardından Washington’ın Netanyahu’nun uzun süredir dile getirdiği İran’ı vurma çağrılarına daha açık hale geldiğini aktaran Desai, Trump’ın bu vaatlere aldandığını söyledi. Netanyahu’nun harekatın sadece bir hafta sonu süreceği, bombalamalar başlayınca İran halkının ayaklanıp hükümeti devireceği yönündeki telkinlerine inanıldığını belirtti.

ABD toplumunun içinde bulunduğu bunalımın en somut belirtisinin Trump gibi bir figürün seçilmesi olduğunu vurgulayan Desai, siyasetçilerin bu kadar büyük vaatlerde bulunmak zorunda kalmasının elli yıllık neoliberal yıkımın doğrudan sonucu olduğunu kaydetti.

“İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen refah çağı, sermayenin işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı tavizlerin sonucuydu”

Tarihsel süreci ayrıntılandıran Doç. Lottaz, Roosevelt dönemindeki Yeni Düzen politikalarının ve savaş sonrası uzlaşmanın nasıl tasfiye edildiğini sordu. Prof. Desai, 1945 sonrasındaki Keynesyen refah devletinin sermayenin gönüllü bir tercihi olmadığını, iki dünya savaşı ve Büyük Buhran’ın kapitalizmin saygınlığını yerle bir etmesi nedeniyle zorunlu hale geldiğini hatırlattı.

Büyük Buhran’dan en ağır yarayı ABD’nin aldığını belirten Desai, savaş sonrası dönemde kapitalistlerin işçi sınıfının taleplerini kısmen de olsa tanımak zorunda kaldığını kaydetti. Bu tavizlerin 1950 ve 1960’larda muazzam bir iç talep ve büyüme dalgası yarattığını, eşitsizlikleri gerilettiğini anlattı.

Bu dengenin 1970’lerde krize girmesiyle birlikte şirketler sınıfının sözcüsü olan neoliberal kadroların sahneye çıktığını söyleyen Desai, sermayenin işçilere verdiği bütün hakları tek tek geri almaya başladığını aktardı. Bu tasfiyenin halkın sisteme olan bağlılığını tamamen zayıflattığına işaret etti.

Sistemin elinde rıza üretecek maddi araçlar kalmadığında iki yönteme sarıldığını vurgulayan Desai, “Sermaye halka hiçbir maddi taviz vermediğinde iktidarını sürdürebilmek için iki araca muhtaç kalır: Ya insanları kandıracaksınız ya da onları zorla bastıracaksınız. ABD seçimlerine akıtılan milyarlarca dolar dolandırıcılık tarafına yapılan yatırımı, artan polis baskısı ve sansür ise zorbalık tarafını gösteriyor” dedi.

Toplum üzerindeki denetimin her geçen gün sertleştiğini belirten Desai; muhalif seslerin bastırılması, üniversitelerdeki sansür, göçmenlere yönelik baskınlar ve kolluk güçlerinin yetkilerinin genişletilmesinin bu sıkışmışlığın ürünleri olduğunu bildirdi.

Doç. Lottaz, Kyoto’daki konferansta ele alınan konulardan birinin de Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzeni yöneten ulusötesi elitler olduğunu hatırlattı. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi aktörlerin sürekli uluslararası kurumların üstünlüğünü savunarak ulus devletleri işlevsizleştirdiğini ve gücü hesap vermeyen teknokratlara devrettiğini ekledi.

Prof. Desai, İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin kriz dönemlerinde ortaya çıkan canavarlar olarak nitelediği marazi belirtilerin bugün Batı sistemini tamamen kuşattığını belirtti. Sözde demokratik olan devletlerin artık küçücük bir finansal oligarşinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini kaydetti.

Vergi yükünün zenginlerden yoksullara kaydırıldığını, kuralların gevşetilerek tekellerin toplumsal sorumluluklardan muaf tutulduğunu anlatan Desai, kamu varlıklarının özelleştirme adı altında yok pahasına sermayedarlara devredildiğini aktardı. Bu mekanizmanın rantiyeci asalak bir sınıf yarattığını dile getirdi.

Finansallaşmanın yarattığı yıkımı 1999 yılında yürürlükten kaldırılan mevzuat üzerinden örneklendiren Desai, mevduat bankaları ile yatırım bankaları arasındaki ayrımın silindiğini hatırlattı. Ticari bankaların spekülasyon yapmasına izin verilmesiyle birlikte piyasaların devasa bir kumarhaneye dönüştüğünü, Goldman Sachs gibi devlerin bu süreçten güçlenerek çıktığını belirtti.

“Yapay zeka çılgınlığı, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hayalin peşinde kamu kaynaklarını yutan dev bir aldatmacadır”

Bugün finansallaşma, sanayisizleşme ve borç krizinin üzerine binen en tehlikeli marazi belirtinin teknoloji sektöründeki yapay zeka balonu olduğunu söyleyen Prof. Desai, meselenin teknik bir devrimden ziyade sermaye transferi niteliği taşıdığını dile getirdi. Şirketlerin genel yapay zeka veya süper yapay zeka adını verdikleri hedeflerin bilimsel bir gerçekliği bulunmadığını bildirdi.

Teknoloji şirketlerinin elinde veri merkezleri inşa etmekten başka gerçek bir strateji olmadığını savunan Desai, niceliğin bir noktada kendiliğinden niteliğe dönüşeceği ve yapay zeka cennetine varılacağı fikrinin temelsiz bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlattı. Piyasadaki aktörlerin de bu çıkmazı yavaş yavaş fark etmeye başladığını söyledi.

Büyük teknoloji şirketlerinin hisselerinde duraksama yaşanırken donanım üreticisi Nvidia’nın hisselerinin hızla yükseldiğine dikkat çeken Desai, yatırımların karlı olup olmamasından bağımsız olarak bu şirketin çılgınca yapılan harcamalar sayesinde para kazandığını kaydetti.

Bu kontrolsüz sürecin yarattığı toplumsal maliyeti eleştiren Desai, “Trilyonlarca dolar kamu yararına kullanılabilecekken hiçbir garantisi olmayan enerji canavarı bir yapay zeka arayışına gömülüyor. Bu balon patladığında devletlerin kurtarma paketleri bile yetersiz kalacak ve faturayı yine halk ödeyecek” dedi. Elektrik fiyatlarının artırıldığını ve kaynakların heba edildiğini sözlerine ekledi.

Avrupa’da, özellikle Fransa’da sokaklara taşan gençlik protestolarını da bu tablonun bir parçası olarak değerlendiren Desai, yeni neslin çok yönlü bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Konut krizinin gençlerin aile evinden ayrılmasını imkansız kıldığını ve bunun ciddi demografik sonuçlar doğurarak doğum oranlarını düşürdüğünü bildirdi.

Üniversite mezuniyetinin iyi bir iş getireceği vaadinin çöktüğünü vurgulayan Desai, teknoloji politikalarının yol açtığı zihinsel tahribata da işaret etti. Toplumun en tehlikeli aşamaya sürüklendiğini söyleyerek, genç kuşaklara makinelerin onların yerine öğreneceği yalanının söylendiğini ve bunun toplumsal bir ölüme yol açacağını kaydetti.

Denetlenmeyen dijital platformların gençlerde ağır ruh sağlığı sorunlarına ve intihar vakalarına zemin hazırladığını belirten Desai, büyük şirketlerin insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri değil ellerinde kalan şeyleri pazarlamak için muazzam kaynaklar harcadığını aktardı.

Doç. Lottaz’ın Fransa’daki polis şiddetine ve devletin olağanüstü hal uygulamalarını kalıcı yasalar haline getirmesine dair sorusu üzerine Desai, liberalizmin özüne dair temel bir çözümleme yaptı. Kapitalist sistemlerde korunan tek temel özgürlüğün mülkiyet hakkı olduğunu, diğer bütün hakların buna tabi kılındığını söyledi.

Parası olanın daha büyük bir megafona sahip olduğunu ve Elon Musk gibi figürlerin ifade özgürlüğünün sıradan yurttaşlardan katbekat fazla olduğunu belirten Desai, hukukun da sermayeyi korumak üzere dizayn edildiğini dile getirdi.

Avrupa egemen sınıflarının Ukrayna’daki savaşa bağımlı hale gelmesini bu sınıfsal sıkışmışlıkla açıklayan Desai, “Avrupalı elitler savaşa bağımlı çünkü neoliberal düzeni sürdürmenin başka yolu kalmadı. Yeniden silahlanmaya dayalı bir büyüme modeli sayesinde işçilere ücret artışı vermeden, talebi genişletmeden devlet bütçesini doğrudan silah tekellerine aktarabiliyorlar” dedi.

Savaş ortamının içerideki muhalefeti bastırmak için bir kalkan olarak kullanıldığını vurgulayan Desai, Ukrayna savaşını gösteriş amaçlı bir çatışma olarak tanımladı. Bedeli Ukrayna halkının ödediğini, üretilen silahların ise eninde sonunda hayat koşullarını protesto eden sıradan Avrupalı işçilere doğrultulduğunu anlattı.

Yüz yıllık döngüler halinde Avrupa yönetici sınıflarının halktan tamamen koptuğunu ve balkondan el salladıklarında insanların neden alkışlamadığını anlayamayacak kadar yozlaştığını söyleyen Desai, sarı yelekliler ve çiftçi eylemlerinin bu öfkenin öncü işaretleri olduğunu belirtti.

“Kapitalizm yüz yıl önce son kullanma tarihini doldurdu ve artık insanlığın temel ihtiyaçlarına hizmet etmiyor”

Mevcut dünya sisteminin yüz yıldır can çekiştiğini ve son kullanma tarihinin yirminci yüzyılın başlarında dolduğunu savunan Prof. Desai, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki otuz yıllık dönemin istisnai bir parantez olduğunu ifade etti. Bu dönemin sistemin kendi maharetinden değil, tavizler vermek zorunda kalan sınıf uzlaşmasından kaynaklandığını dile getirdi.

Söz konusu altın çağda sadece Batı’nın değil, sosyalist ülkelerin ve bağımsızlığını yeni kazanan kalkınmakta olan devletlerin de hızlı bir büyüme yakaladığını anımsatan Desai, uzlaşmanın bozulmasıyla birlikte son kırk elli yılın kesintisiz bir gerilemeye dönüştüğünü aktardı.

Eşitsizliğin zirveye çıktığını ve yönetici elitlerin kibrinin sistemi taşınamaz hale getirdiğini bildiren Desai, kapitalizmin insanlığın esenliğine hizmet etme kabiliyetini çoktan yitirdiğini vurguladı.

Doç. Lottaz’ın Çin modelinin aynı dönemde sekiz yüz milyon insanı yoksulluktan kurtararak orta sınıfa taşıdığı ve Batı’ya somut bir alternatif oluşturduğu yönündeki yorumunu destekleyen Desai, kamu denetiminin hayati önemine değindi.

Çin’de çok sayıda özel şirketin ve milyonlarca küçük işletmenin faaliyet gösterdiğini belirten Desai, farkı yaratan unsurun ekonominin genel yönünü halkın refahına göre belirleyen sorumlu bir devlet aygıtı olduğunu kaydetti.

Her ülkenin kendi sosyalizm modelini inşa edeceğini belirten Desai, “Sosyalizm her toplumun kendi koşullarında yeşerecektir. Önemli olan büyümenin amacının sıradan insanların refahı olmasıdır; tıpkı Deng Şiaoping’in farenin rengine bakılmaksızın fareyi tutan kediyi makbul sayması gibi, bizim de insanlığa bolluk getirecek fareyi yakalamamız gerekir” dedi.

Piyasayı kendi haline bırakmanın kendiliğinden refah ve büyüme üreteceği inancını büyüsel düşünme olarak niteleyen Desai, bu safsatadan derhal vazgeçilmesi gerektiğini ve elli yıldır süren bu yanılsamaya karşı artık uyanma vaktinin geldiğini söyleyerek konuşmasını tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Dr. Michael Hudson, Washington’ın Ukrayna, Çin ve İran hattındaki stratejisinin küresel enerji arzını sarsacak bir bunalıma yol açabileceğini belirtti. Avrupa’nın sanayi temelini yitirerek ABD’nin mali hakimiyetine bağlandığını vurgulayan Hudson, Batı merkezli küresel hegemonyanın sona erdiğini kaydetti.

Missouri-Kansas City Üniversitesi İktisat Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Michael Hudson, Güneydoğu Norveç Üniversitesi İktisat, Felsefe ve Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programına konuk oldu.

Hudson, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya, Çin ve ABD arasında tasarladığı ileri sürülen üçlü zirve girişimini, Washington’ın küresel enerji ve etki alanı hedeflerini ve Avrupa Birliği’nin içine sürüklendiği sanayisizleşme sürecini ayrıntılı biçimde değerlendirdi.

Diesen’ın küresel diplomasi eksenindeki kaymaları ve büyük güçlerin olası uzlaşma arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Michael Hudson, Washington yönetiminin hamlelerinin arkasındaki temel itici gücün Basra Körfezi ve enerji piyasaları olduğunu belirtti. Hudson, meselenin Ukrayna’da bir anlaşma arayışıyla başladığına dikkat çekti.

Prof. Dr. Michael Hudson, sürecin başlangıç noktasını şu sözlerle aktardı:

“Her şey Trump’ın Ukrayna konusunda Rusya ile bir anlaşma yapmak istemesiyle başladı. Bunun arkasındaki temel saik, Trump’ın Basra Körfezi’nde İran ile bir savaşa girmeyi öngörmesidir. Trump şunun farkında: Bir yandan ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’nın petrol, doğalgaz ve dizel ihracatını tecrit etme mücadelesini sürdürür, diğer yandan da Basra Körfezi ülkeleriyle, petrol ihracatını kapatarak yanıt verecek olan İran ile savaşa girerse, bu durum birkaç yıl sürecek bir dünya ekonomik bunalımına yol açacaktır.”

Hudson, küresel petrol arzındaki dengelerin bu türden bir çifte çatışmayı kaldıramayacağını vurguladı. OPEC ülkelerinden gelen küresel petrol arzının yüzde 20’sini kesip aynı anda Rusya’yı tecrit etmenin mümkün olmadığını kaydetti.

Bu senaryonun tüm dünyayı iktisadi ve mali bir kargaşaya sürükleyeceğini söyleyen Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bütün dünya; Asya ekonomilerini, küresel çoğunluğu, küresel güneyi bir ekonomik krize, ödemeler dengesi krizine ve bunun sonucunda bir borç krizine sürüklediği için ABD ve Avrupa’ya sırtını döner. Bu yüzden Trump, aynı anda iki petrol cephesinde birden savaşı göze alamayacağının farkında. Buradaki asıl hedefi Rusya değil, İran. İşte bu sebeple bu planı Çin’i de kapsayacak biçimde genişletmeye ve Amerikan basınında Yalta 2.0 olarak adlandırılan üçlü bir düzenlemeye dönüştürmeye çalıştı.”

Hudson, tasarlanan bu planın yalnızca NATO’nun Ukrayna’daki savaşına yönelik ABD müdahalesini sona erdirip faturayı Avrupa Birliği’ne kesmekle kalmadığını ifade etti. Trump’ın şahsi mali çıkarlarını da gözettiğini dile getiren Hudson, “Trump, Rusya ile yapılacak bir anlaşmadan fazladan bir milyar dolar kazanmaya çalışıyor. Özel anlaşmaları sayesinde başkanlığı döneminde şahsen iki buçuk milyar dolar kazandı. Eğer Ukrayna’daki ya da daha önce Ukrayna’nın doğusu olan Rusya topraklarındaki maden hakları veya hammadde ve nadir toprak elementleri konusunda Rusya ile anlaşma yapabilirse, Beyaz Saray’da bir araya getirdiği çevreyle ve mali destekçileriyle birlikte şahsi çıkar sağlayabileceğini düşünüyor” diye konuştu.

“Trump nüfuz alanı derken, Avrupa üzerindeki hakimiyetini sağlama almayı kastediyor”

Prof. Dr. Michael Hudson, Çin’in bu plana dahil edilmek istenmesinin arkasında Avrupa Birliği’nin tutumunun yattığını belirtti. Avrupa’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelenin Çin’e doğru genişlediğini ifade eden Hudson, Washington’ın Avrupa pazarını tamamen Amerikan tekellerine bağlamak istediğini aktardı.

Hudson, ABD’nin Avrupa politikasındaki teknolojik ve iktisadi baskıları şu sözlerle özetledi:

“Trump, Rusya’dan petrol, doğalgaz ve diğer malzemelerin ithalatını durdurmuş olan Avrupa Birliği’nin bu tutumu Çin’e de teşmil etmesinde ısrar ediyor. Avrupa’nın Çin menşeli bilgi teknolojilerini, yapay zekayı veya internet altyapısını ithal etmemesini, başta internet ve yapay zeka olmak üzere her alanda Amerikan tekellerine bağımlı kalmayı kabul etmesini istiyor. Avrupa’nın, hiçbir vergi ödememek üzere düzen kurmuş olan Meta, Google ve diğer ABD şirketlerine vergi koymasını engellemeye çalışıyor. Avrupa’nın kendi kendine yetebilen, bağımsız bir internet, yapay zeka ya da bilgi teknolojisi geliştirmesinin önüne geçmek istiyor.”

Tarihsel örneklere değinen Hudson, Trump’ın 19. yüzyılda Britanya ve diğer Avrupa ülkelerinin Napolyon Savaşları’nın bittiği 1815’ten Birinci Dünya Savaşı’na kadar büyük bir savaşı engelleyen nüfuz alanları paylaşımını model aldığını söyledi.

Buna karşın planın özündeki niyeti şu ifadelerle açıkladı:

“Trump nüfuz alanı derken, aslında Amerika’nın Avrupa, Japonya ve Güney Kore üzerindeki nüfuz alanını sağlama almayı ve buraları kilitlemeyi kastediyor. Rusya ve Çin tarafında ise doğal olarak bir çekince var; nüfuz alanları paylaşımıyla ilgilenmediklerini söylüyorlar. Rusya, Avrupa’yı zerre kadar umursamıyor. Rusya, Birleşik Devletler’e ‘Hepsi sizin olsun’ diyerek anlaşmaya varmaktan gayet memnun. Artık Avrupa’ya petrol ve doğalgaz ihraç edemeyecekleri gerçeğini kabullendiler; çünkü Basra Körfezi’ndeki petrol kriziyle birlikte önümüzdeki birkaç yıl boyunca tüm dünyada petrol, doğalgaz, dizel ve gübre kıtlığı yaşanacak. Dolayısıyla Rusya’nın çok sayıda müşterisi var, yönünü doğuya dönüyor. Rusya’nın tek istediği kendi haline bırakılmak.”

Hudson, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un konuşmalarının bu tabloyu doğruladığını kaydetti. Ukrayna’da barış istemenin Rus yanlısı olmak şeklinde yaftalanmasının Rusya’nın çıkarlarını zedelemediğini, zira Moskova’nın Avrupa’ya ilgisini bütünüyle kaybettiğini belirtti.

Trump’ın ticari planlarının Kuzey Akım boru hatlarına uzandığını ifade eden Hudson, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Trump, Rusya ile konuşurken Gazprom ve Lukoil yatırımlarına işaret ediyor. Eğer Avrupa’dan gerçekten çekilmek istiyorsanız, şu anda atıl duran Kuzey Akım haklarını bize satın diyor. Kimse bu hatları kullanmıyor, çünkü Avrupa liderlerine kendi kıtaları için ekonomik intihar anlamına gelen kararları aldırdık. Macron, Merz ve Britanya İşçi Partisi kendi şahsi çıkarları için bunu yapmaya dünden razı oldu. Trump, ‘Bu hakları bize satın ki biz de Avrupa’ya artık Rusya ile savaşmanıza gerek kalmadı diyebilelim’ düşüncesinde.”

Avrupa’daki mevcut iktidarların taban kaybettiğini vurgulayan Hudson, iki yıl içinde savaş yanlısı partilerin yerini Avrupa’nın kendi çıkarlarını gözeten ve Rus gazı almak isteyen partilere bırakacağını dile getirdi.

Bu noktada Amerikan sermayesinin devreye sokulmak istendiğini belirten Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Eğer Donald Trump’ın ailesi ve siyasi destekçileri Kuzey Akım boru hattını ve oradaki bağlı varlıkları satın alabilirse, o zaman Avrupa’ya Rusya ile ticaret yapabileceklerini söyleyebilirler. Ancak Rusya artık Avrupa’ya indirimli fiyat uygulamayacaktır, çünkü buna mecbur değil. Tıpkı Hindistan’a artık indirimli fiyat vermeyeceği gibi dünya genelinde petrol, doğalgaz, dizel ve gübre fiyatları yükselecektir. Amerikalı yatırımcıların Kuzey Akım’ı devralması, Avrupa’nın ödemek zorunda kalacağı faturaya tekel taşıma maliyetlerini ekleyerek devasa bir kâr elde etmeleri anlamına gelecektir. Rusya’nın dikkatle kaçındığı bu tekel fiyatlandırmasını ABD uygulayabilecektir. Üstelik ABD’nin elinde siyasi bir boğma noktası bulunacaktır; Rus petrolü ve gazı alan herhangi bir Avrupa ülkesine giden vanayı kapatıp onlara Almanya ekonomisine yaşatılanın aynısını yapabilirler.”

Hudson, Washington’ın Rusya ve Çin ile nüfuz alanları belirleme arayışının, Avrupa’nın kendi çıkarlarını fark edip büyümenin merkezine yönelmesini önleme amacı taşıdığını söyledi.

“Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir”

Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen, İtalya’nın eski başbakanı ve Avrupa Komisyonu eski başkanı Romano Prodi’nin de benzer bir öngörüde bulunduğunu hatırlattı. Prodi’nin, Kuzey Akım yeniden faaliyete geçmeden önce Amerikalıların boru hattına yatırımcı olarak girmek isteyeceğini söylediğini aktaran Diesen, Rusya’nın geçmişte Avrupa ile bütünleşmeyi Avrasya güvenlik mimarisine giden bir adım olarak gördüğü için indirim uyguladığını, ancak artık bu yaklaşımdan vazgeçtiğini dile getirdi.

Diesen, yakın zamanda Moskova’da düzenlenen Valday toplantısında Putin’in Avrupalıların artık Çin ve Hindistan ile rekabet etmek zorunda kalacağını söylediğini belirtti. Avrupa’nın kendi geleceğini yönetme ve özerklik kazanma ihtimaline değinen Diesen, Amerikan nüfuz alanına girmenin Avrupa ekonomilerine etkisini sordu.

Prof. Dr. Michael Hudson, mülkiyet ve denetim ilişkisine vurgu yaparak yanıt verdi:

“Avrupa, Amerikalıların Kuzey Akım’ı satın almasını basit bir yatırım olarak görüyor. Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir. Asıl soru şu: Avrupa, Rusya’nın kıtayı işgal edebileceği ve bu yüzden Ukrayna üzerinden Rus ordusuna karşı savunma savaşı verilmesi gerektiği yönündeki bu hayali paralel evrende daha ne kadar yaşayabilir? Hiçbir ülke artık başka bir ülkeyi işgal etmeyi göze alamaz. Rus birlikleri Polonya üzerinden geçerken parçalanır; Rusya’nın Avrupa’dan kazanacağı hiçbir şey olmadığını düşünmek mantık dışıdır. Rusya’nın tek istediği askeri bütçesini azaltabilmek için yalnız bırakılmaktır.”

Avrupa ülkelerinin de kendi askeri harcamalarını düşürmesi gerektiğini kaydeden Hudson, kıtadaki ekonomik sıkıntılara dikkat çekti. Paris başta olmak üzere Fransa’da ve İtalya’da grev ve gösterilerin sürdüğünü ifade etti.

Hudson, halk tepkisinin nedenlerini şu cümlelerle açıkladı:

“Bütün bunlar, Avrupa Birliği’nin kendi kendisine dayattığı tuhaf parasal ve mali kısıtlamalar yüzünden hükümetlerin harcamaları kısmasından kaynaklanıyor. Avrupa, sosyal harcamalarını tam da enflasyonun yükseldiği bir dönemde kesti. Bu enflasyon para politikasından değil, Trump’ın dünya petrol ticaretinin denetimini elinde tutmak için Rusya ve İran’a karşı yürüttüğü savaştan kaynaklanıyor. Savaş karşıtı kesimler, evlerini aydınlatmak ve ısıtmak için daha fazla para ödemek zorunda kalan hanelerin ve sanayinin desteklenmesini talep ediyor.”

Hudson, Basra Körfezi’ndeki petrol ticaretinin kesintiye uğramasının, ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden rafinerileri hedef alarak yarattığı kesintiden çok daha ağır sonuçlar doğuracağını ifade etti. Faturanın ABD’ye değil Avrupa’ya çıktığını belirten Hudson, kıtadaki siyasi propagandanın sınırlarına işaret etti.

Avrupa medyasının her olumsuzluğu Moskova’ya bağlama çabasını eleştiren Hudson, şöyle devam etti:

“Fransa’da halkın okullara ayrılan bütçenin kısılmasına ya da artan hayat pahalılığına karşı emeklilik gelirlerinin dondurulmasına gösterdiği tepkinin Rus kışkırtması olduğu söyleniyor. İnsanların kendi çıkarlarını savunması için Rus kışkırtmasına ihtiyacı yoktur. Göstericilerin Rusya’nın ya da Çin’in jeopolitik bir kazanım elde edip etmeyeceğini umursadığını sanmıyorum. Onların istediği, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yürürlükte olan sosyal demokrat kazanımların korunmasıdır. Yaşam standartlarını koruma, artan ücretler, iş gücü verimliliği ve istihdam gibi yükümlülüklerin tamamı bir kenara atılıyor; bunun yerine hayali Rus savaşına karşı askeri şirketleri zenginleştirmek için gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 5’inin savunmaya harcanması dayatılıyor.”

Uluslararası borsalarda Avrupa savunma sanayisi hisselerinde satış dalgası yaşandığına değinen Hudson, yatırımcıların bu askeri planların hayata geçmeyeceğini kavradığını belirtti.

Mevcut iktidarların iki yıl içinde görevden uzaklaşacağını öngören Hudson, savaş yanlısı grupların tehlikeli adımlar atabileceğini ifade etti:

“Görevdeki savaş yanlısı yönetimler, ‘İki yıl sonra seçimi kaybedeceğiz, bu bizim savaş için son şansımız, tüm Avrupa’nın atom bombalarıyla yok olması için son fırsatımız’ deme noktasına geliyor. Akıl dışı görünse de Rusya ile savaşa girmek için son çarelerini zorlayabilirler. Fransa, Almanya ve Britanya’yı yöneten partiler koltuklarını kaybedecek. Asıl büyük tehlike, bu partilerin Rus deniz taşımacılığına yönelik saldırılarını hızlandırma ihtimalidir. Finlandiya, İsveç, Baltık ve İskandinav ülkelerinin Baltık Denizi’ni bir NATO gölüne dönüştürme ve Rus gemiciliğini engelleme hazırlıklarını görüyoruz.”

Kaliningrad limanının Rusya için hayati önemde olduğunu hatırlatan Hudson, Rusya’nın petrol tankerlerini Avrupa dışındaki ülkelere sevk etme hakkını korumak için askeri tedbirler aldığını vurguladı. Tankerlerin yanına uçak konuşlandırıldığını, bir Estonya gemisinin Rus tankerini ele geçirme girişiminin durdurulduğunu kaydetti.

Bu tür hamlelerin açık bir savaş ilanı niteliği taşıdığını dile getiren Hudson, sözlerini şöyle tamamladı:

“Böyle bir savaş çok kısa sürer ve son derece kanlı olur. Rusya elinden gelen her şeyi yaparak ‘Biz sizinle ilgilenmiyoruz, sizden bir şey istemiyoruz, sizinle hiçbir işimiz yok’ mesajı veriyor. Kendimizi Avrupa kültürünün bir parçası haline getirebileceğimizi düşündüğümüz için kendi kendimize kızıyoruz diyorlar. Avrupa kültürünün neye dönüştüğünü gördüler: Amerikanlaşmış, maliyet odaklı, emek karşıtı, küçülen ve aydınlanma çağındaki demokratik niteliklerini yitirmiş bir yapı. Rusya yalnızca rahat bırakılmak istiyor. Eğer bizi tehdit eder ve zarar verirseniz, bağımsızlığımızı korumak için karşılık vermek zorunda kalırız diyorlar.”

“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor”

Prof. Dr. Glenn Diesen, Avrupa’daki karar alıcıların Rusya ile ABD arasında Ukrayna üzerinden varılabilecek bir uzlaşmayı baltalama ihtimalini sordu. Rus varlıklarına el konulması veya gemilere müdahale edilmesi gibi adımların savaşa yol açıp açmayacağını gündeme getirdi.

Prof. Dr. Michael Hudson, Avrupa yönetimlerinin tutumunu sert bir dille eleştirdi:

“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor. Amerika’da bu durum şöyle ifade ediliyor: Amerika, Rusya’ya karşı son avroya kadar savaşmaya hazır. Tıpkı Ukrayna’da ne Avrupa’nın ne de Amerikalıların umursadığı halkın son ferdine kadar savaşması için Zelenskiy yönetimini başa getirdikleri gibi, şimdi de Amerikan yönetimi Rusya ve Çin’e karşı mücadelede Avrupa sanayisinin ve ekonomik fazlasının son avrosuna kadar savaşmaya niyetli.”

Hudson, son dönemde Avrupa Birliği ile Çin arasında hibrit ve elektrikli araç ticaretine dair yapılan müzakerelere işaret etti. Basra Körfezi’ndeki gerilim ve Rusya’nın tecrit edilmesi sebebiyle dizel, petrol ve gaz fiyatlarının artmasının elektrikli araçlara yönelimi hızlandıracağını vurguladı.

Elektrikli araç üretiminde Çin’in belirleyici konumda olduğunu söyleyen Hudson, yaptırımların ülkeler üzerindeki etkisini şöyle açıkladı:

“Yaptırımın etkisi nedir? Yaptırımlar ülkeleri kendi kendilerine yetmeye zorlar. Avrupa’nın yaptırımları, Rusya’nın kendi bağımsız sanayisini kurmak için uygulayabileceği korumacı gümrük tarifelerinin gördüğü işlevi gördü. Ancak Çin aynı durumda değil; Avrupa’yı hâlâ otomotiv, sanayi ve hammadde ihracatı için önemli bir pazar olarak görüyor. Çin, Avrupa’ya ‘Bizimle kavganız aslında Amerika’nın kavgasıdır; onlar dünyanın tek hakimi olmak istiyor’ mesajını veriyor.”

Çin’in otomobil ihracatını sınırlamayı kabul ettiğini, ancak karşılığında Avrupa’nın uygulayabileceği yasa dışı tarifelere karşı Dünya Ticaret Örgütü’ne başvurma hakkını koruduğunu belirtti.

Avrupa kimya sektörünün benzer anlaşmalar talep etmesine rağmen bunun gerçekleşemeyeceğini vurgulayan Hudson, şu ifadeleri kullandı:

“Avrupalılar kendi kimya sanayilerini bizzat kendileri yok etti. Çünkü kimyasallar büyük ölçüde petrol ve doğalgazdan üretilir. Hatta petrol ürünü olmayan maddeler için bile sülfürik asit gerekir ve bu da petrol rafinerisinin yan ürünüdür. Dolayısıyla Çin karşısındaki rekabet gücü kaybınızın suçunu bize atamazsınız; üretim maliyetlerinizi kendi politikalarınız yüzünden artırdınız. Avrupa liderleri serbest ticaret teorisini çöpe atıp ucuz pazardan mal alma ilkesini reddetti. İthalatı aşırı üretimin sonucu, aşırı üretimi de devlet desteğinin sonucu olarak tanımladılar. Oysa Avrupa tarımını, Amerika ise sanayisini sübvanse ediyor.”

Hudson, Pekin yönetiminin bu mantığa karşılık Avrupa’ya hammadde tedarikini kesme hakkını saklı tuttuğunu belirtti. Eğer Avrupa kendi içine kapanmak istiyorsa nadir toprak elementlerini, galyumu, tungsteni ve ilaç hammaddelerini kendisinin üretmesi gerekeceğini hatırlattı.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD ile yaptığı anlaşmaları eleştiren Hudson, şunları kaydetti:

“Avrupalı şirketler Çin’e yatırım yaptı, çünkü pazar oradaydı. Şimdi ise Amerika’ya yatırım yapmaları söyleniyor. Von der Leyen’in Trump’ın tarife tehditlerine boyun eğerek verdiği yatırım sözlerinin hayata geçirilmesi imkansız. Çünkü ABD sanayi açısından rekabetçi değil; ekonomisini aşırı maliyetli bir rant yapısına dönüştürdü. Yüksek konut kiraları, ipotek faizleri, fahiş sağlık sigortası ve eğitim masrafları yüzünden Avrupa şirketlerinin ABD’de karlı üretim yapması mümkün değildir. Ne Avrupa ne de Japonya ve Güney Kore ABD’ye vadettikleri devasa yatırımları gerçekleştirebilir.”

Hudson, dünyanın en büyük resmi borçlusu haline gelen ABD’nin piyasa verimliliğiyle gelir elde etme kabiliyetini yitirdiğini, geriye yalnızca kaos çıkarma ve diğer ülkelerin kalkınmasını engelleme gücünün kaldığını ifade etti.

“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor”

Siyaset Bilimci Glenn Diesen, ABD’nin iktisadi rekabet yeteneğini kaybettikçe askeri gücüne sarılarak ayrıcalıklı nüfuz alanları yaratmaya yöneldiğini belirtti ve Washington’ın Ortadoğu’daki geleceğini sordu.

Prof. Dr. Michael Hudson, bölgedeki dengelerin kökten değiştiğini ifade ederek şu tespitlerde bulundu:

“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor. Batı Asya’da Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve temelleri 19. yüzyılın sonunda atılan Avrupa sömürgecilik mirası sona eriyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin geçmişte kaldığı görülüyor. İran bölgede yükselen güç konumunda. Britanya ve Fransa’nın bölgeye askeri unsurlar göndermesi, Ortadoğu’nun ABD’den koparken Avrupa’nın sömürgeci mirasından da ayrıldığını gösteriyor.”

Batı Asya’nın yanı sıra Afrika’nın da Fransa’nın parasal etki alanından çıktığına işaret eden Hudson, Rusya ve Çin’in desteğini alan bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını küresel çoğunluğa yönlendireceğini belirtti.

Hudson, Ortadoğu’daki savaşın küresel bölünmenin bir parçası olduğunu vurguladı:

“Basra Körfezi’ndeki bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan emperyalizmine devredilen Avrupa sömürgeciliği mirasından kopuşun bir parçasıdır. Avrupa, Rusya ile ilişkilerinde olduğu gibi bu süreçte de tamamen dışarıda kalacaktır. Avrupa; Batı Asya, Afrika ve diğer ülkeler olmadan Birleşik Devletler dışında kiminle ticaret yapabilir? Kendisini Trump’ın Rusya’ya, İran’a ve nihayetinde Çin’e karşı yürüttüğü savaşlara hapsediyor. Ukrayna’nın Rusya’yı askeri olarak yenme ihtimali bulunmadığı gibi, Batı’nın dünya ekonomisindeki mutlak hakimiyetini sürdürme şansı da kalmadı.”

Hudson, dünyanın geri kalanının yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurmak için kurumlar geliştirdiğini, ABD ve Avrupa’nın ise bu tartışmaların dışında kalarak kendilerini tecrit ettiğini sözlerine ekledi.

Programın kapanış bölümünde Diesen, Batı dünyasının çok kutuplu düzene intibak edemediğini ve askeri reflekslere sığındığını ifade ederek nihai değerlendirmesini sordu.

Prof. Dr. Michael Hudson, krizin temelinde iktisadi modelin çöküşünün yattığını vurguladı:

“Avrupa’nın yaşadığı siyasi kriz temelde mali bir nitelik taşıyor. Avrupa ve Amerikan sanayi kapitalizmi maliye kapitalizmine dönüştü; ekonomiler sanayisizleşti. Yeniden sanayileşmenin tek yolu finansallaşmayı geriye sarmaktır. Ancak bu da birikmiş devasa borç yükünü silmeden yapılamaz. 1980’lerden bu yana kamu hizmetlerinin, ulaşımın ve iletişimin özelleştirilerek yüksek maliyetli tekellere dönüştürüldüğü bir yapıda dünya ile nasıl rekabet edebilirsiniz? Sanayi kapitalizminin karma ekonomi mantığına, kamunun temel altyapıları ve kredi sistemini yatırımı, büyümeyi ve yaşam standartlarını destekleyecek şekilde yönettiği anlayışa dönülmelidir. 19. yüzyıl klasik iktisadının temelinde yer alan rant kuramı ve değer teorisi müfredattan silindi. Bu bilinç değişimi sağlanmadan çıkış yolu bulunamaz.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English