Dünya Basını
Prof. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti
Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın yayınında Batı Asya’daki son askeri ve siyasi gelişmeleri kapsamlı biçimde değerlendirdi. Hudson, ABD’nin Körfez’deki tahliyeleri ile İsrail’in hava sahası ihlallerinin yaklaşan seçimler öncesinde İran’a yönelik yeni bir saldırı ihtimalini kuvvetlendirdiğini belirtti.
Batı Asya genelinde askeri hareketlilik tırmanırken, bölge ülkeleri arasındaki diplomatik temaslar ve sahadaki çatışmalar yeni bir evreye işaret ediyor.
Arizona Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları adlı yayınına katılarak Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Filistin kökenli bir tarihçi ve antropolog olan, Doğu Akdeniz ile Suriye üzerine kapsamlı araştırmalar yürüten Prof. Dr. Hudson, bölgenin fiili çatışmaların her an yeniden patlak verebileceği bir eşikte durduğunu belirtti. Bölgedeki mevcut askeri hareketliliği ele alan Hudson, “Şu dakika itibarıyla doğrudan ve yoğun bir çatışma yaşanmıyor olabilir ancak bugünkü olayları takip eden çok sayıda analist, yeniden başlayacak askeri eylemlerin eşiğinde olduğumuzu düşünüyor” dedi.
Sahadaki askeri faaliyetlerin endişe verici bir tablo çizdiğini kaydeden Hudson, farklı cephelerde eşzamanlı hareketlilik gözlendiğini aktardı. Hudson, “İsrail uçaklarının Suriye ve Irak hava sahasını ihlal ettiğini, hatta İran’a yönelik olası bir hava saldırısının parçası olarak gerekli görülen havada yakıt ikmali adımlarını attığını gördük; gerçi bu uçaklar daha sonra geri dönerek operasyonu tamamlamadı. Aynı zamanda son saatlerde, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz araçlarına dönük saldırıların çıkış noktalarından biri sayılabilecek, yoğun Beluç nüfusunun yaşadığı İran’ın kıyı kenti Sirik’e yönelik bir saldırı haberi aldık” değerlendirmesini yaptı.
Yemen ve Suudi Arabistan hattındaki gerilimin sürdüğünü belirten Hudson, Ensarullah hareketinin Suudi Arabistan’daki sivil hedeflere yöneldiğini ve son saatlerde Dammam’daki bir sivil havalimanına saldırı gerçekleştirildiğini ifade etti. Bölgenin bütününe bakıldığında Filistin’deki insani krizin derinleştiğine dikkat çeken tarihçi, Gazze Şeridi’nde ticari ve tarımsal ürünlerin raflara ulaşmasını engelleyen kuşatma taktiklerinin yeniden devreye sokulduğunu aktardı.
Gazze’de yaşanan son açlık safhasından sonra kısmi bir rahatlama sağlansa da sınırların gıda ve diğer temel insani mallara kapatılmasının bölge halkında büyük bir endişe yarattığını vurgulayan Hudson, bu durumun çarşı ve pazarlara doğrudan yansıdığını ifade etti. Hudson, aynı süreçte güney Lübnan ve Batı Şeria’daki saldırıların hız kazandığını, son saatlerde aralarında gazetecilerin de yer aldığı çok sayıda sivil unsurun hedef alındığını söyledi.
“Hem Netanyahu hem de Trump seçimleri kaybederlerse yalnızca makamlarını değil özgürlüklerini de yitirebilir”
Bölgedeki askeri tırmanışın siyasi takvimle doğrudan kesiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, hem İsrail’de hem de ABD’de yaklaşan seçimlerin karar vericiler üzerindeki baskıyı artırdığını belirtti. Lottaz’ın ABD’deki Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki dış politika sürekliliğine dair sorusunu yanıtlayan Hudson, meseleye yalnızca kurumsal gelenekler zaviyesinden bakmanın eksik kalacağını kaydetti.
Seçim süreçlerinde bireysel aktörlerin kendi kaderlerini kurtarma telaşına kapılabileceğini ifade eden Hudson, “Kuşbakışı veya son derece soyut bir düzlemden baktığınızda politikaların değişmeyeceği tespiti doğru gelebilir. Ancak karşınızda yalnızca kendi siyasi sistemlerindeki politikaların devamlılığını düşünen değil, kendi şahsi ikballerini gözeten Netanyahu ve Trump gibi gerçek aktörler ile onların yakın çevreleri var” diye konuştu.
Liderlerin şahsi gelecek kaygılarının bölgesel hesapları karmaşıklaştırdığını söyleyen Hudson, “Yaklaşan seçimlerde bir yenilgiye uğramaları halinde her iki aktörün de kaybedeceği çok şey bulunuyor. Yalnızca siyasi makamlarını değil, belki de özgürlüklerini ve bölgesel ile küresel meseleleri sevk ve idare ettikleri konumlarını kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyalar. Bu vaziyet, bahsi geçen siyasi aktörleri çok daha öngörülemez kılıyor” dedi.
Siyaset bilimindeki klasik kavramlara atıfta bulunan Hudson, “Tel Aviv veya Washington’daki yerleşik siyasi kültürde hiçbir şeyin değişmeyeceği yönündeki o soyut bakış açısına karşın, Reagan dönemine kadar uzanan ‘ekim sürprizi’ klişesine kapımız hâlâ açık. ABD seçimlerinden önceki son haftalarda ve hemen öncesine denk gelen İsrail seçimleriyle birleştiğinde, son derece sorumsuz, gerilimi tırmandırıcı ve başka şartlar altında öngörülebilir olan durağan bir yapıda belirli etkileri tetiklemek üzere tasarlanmış tertipler görebilirsiniz” uyarısında bulundu.
Askeri uzmanların gün boyu sahadaki gelişmeleri tartıştığını hatırlatan Hudson, İsrail’in Suriye hava sahası üzerindeki manevralarının ve blöflerinin, yaklaşan sandık süreci öncesinde İran’a yönelik bir saldırı işareti taşıyabileceğini dile getirdi. Böyle bir askeri hamlenin, ABD yönetimini seçim öncesinde veya ara seçimlerin hemen ardından İran’a karşı saldırıya dahil etmeyi hedefleyebileceğini sözlerine ekledi.
Bölgeden gelen bir diğer önemli işaretin diplomatik tahliyeler olduğunu bildiren Hudson, “Şu anda gördüğümüz çok önemli bir başka gelişme daha var, o da ABD’nin Körfez ülkelerindeki diplomatik personelini tahliye etmesi kararıdır. Bu emir son birkaç saat içinde geldi. Aileleri bölgeden çıkardıklarında ve kalan Körfez üslerindeki hava unsurlarının bir kısmını tahliye ettiklerinde, bu durum çok daha sıcak ve doğrudan bir askeri harekatın yolda olduğuna işaret sayılabilir” dedi.
“İranlılar tüm dünyaya son derece stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını gösterdi”
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tahran yönetiminin geçmişteki çatışmalarda sergilediği tutuma ve doğrudan çatışmadan kaçınma eğilimine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hudson, İran’ın askeri ve kurumsal yapısının dışarıdan görünenin aksine yüksek bir disipline dayandığını belirtti. Tahran’ın stratejik reflekslerini değerlendiren Hudson, “Bu talihsiz ve son derece tehlikeli gelişmeleri izleyen bütün ciddi gözlemciler, İran’ın son derece stratejik, taktiksel ve büyük bir stratejik dönüşümde asla ilk hamleyi yapan taraf olmamayı içeren teşkilatlanma ve disiplininden önemli dersler çıkardı” ifadelerini kullandı.
Bu yaklaşımın olası bir saldırıya karşı sessiz kalınacağı anlamına gelmediğini kaydeden Hudson, “Bu ölçülü tutum, bundan sonraki süreçte çok ciddi ve kitlesel bir yanıt verilmeyeceği anlamına gelmiyor. Hatta bazı uzmanlar, gelişen bir ABD veya İsrail saldırısı bağlamında Tahran’ın önleyici bir saldırı gerçekleştirmesinin dahi ihtimal dışı olmadığını söylüyor” dedi.
Hudson, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “İranlılar eylemlerinin sırası ve zamanlaması bakımından öngörülebilir, stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını bütün dünyaya fiilen gösterdi. Bölgedeki diğer aktörlerin de aynı stratejik disiplini korumaya çalıştığını düşünüyorum. ABD ve İsrail tarafında aktörlerin tamamen öngörülemez olduğu, yaklaşan seçimlerin çözüp çözemeyeceği belirsiz olan parçalanmış siyasi sistemlerin içinde yer aldığı böylesine istikrarsız bir ortamda, bölgesel güçler erken bir askeri angajmana girmemeye gayret ediyor.”
Washington’daki karar alma mekanizmasındaki çözülmelere işaret eden Hudson, dönemin yönetim kadrosundaki zafiyetlerin altını çizdi. Hudson, “Başkomutan sıfatını taşıyan bir başkanın etrafında, tamamen yozlaşmış dalkavuklardan oluşan bir güruh yer alıyor; aynı zamanda kendi hükümetinin sonuyla karşı karşıya kalan çaresiz Netanyahu tarafından yönlendirilme ihtimali bulunuyor” eleştirisini getirdi.
Bu süreçte Moskova hattındaki diplomasinin de canlandığını belirten Hudson, Rusya ve Ukrayna geriliminin son günlerdeki seyrine bağlı olarak baş döndürücü bir diplomasi trafiği yaşandığını söyledi. Donald Trump’ın yakın çevresinde yer alan emlak yatırımcısı Steven Witkoff’un Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldiğini, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ise Tahran’da İran Cumhurbaşkanı ile temaslarda bulunduğunu aktardı.
Trump’ın danışman kadrosu içinde farklı bir kanadı temsil eden Tom Barrack’ın temaslarına da değinen Hudson, “Tom Barrack, Katar ve Suriye hattında temaslar yürüten, farklı bir anlayışı temsil eden bir isim. Kendisi Lübnan kökenli, fazlasıyla Amerikalılaşmış bir milyarder. Kendisinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı nostaljik bir sempatisi olduğu aktarılıyor ve Witkoff ile Kushner tarafından yürütülen çizgiye kıyasla biraz daha incelikli bir diplomasiyi temsil ediyor. Mevcut dönem, yönetimin farklı parçalarının birbiriyle yarışan gündemlerini açığa vurabilir” dedi.
“Yemen’deki terlikli askerlerin hafif donanımı geniş bir yerel direniş kapasitesini yansıtıyor”
Savaşın askeri örgütlenme biçimlerine odaklanan Prof. Dr. Leila Hudson, ABD ile müttefiklerinin merkezi ve son derece maliyetli komuta yapılarıyla bölgedeki asimetrik güçlerin esnek modellerini karşılaştırdı. İsrail’in hedef gözeterek üst düzey komuta kademesini ortadan kaldırma taktiğine değinen Hudson, bu yöntemin tabandaki askeri işleyişi durduramadığını savundu.
İran’ın savaşa hazırlık safhasında karar alma yetkilerini yerel birimlere dağıttığını ifade eden Hudson, “Savaşın ilk günlerinde ve sonrasında gördüğümüz o acımasız lider kadrosunu yok etme stratejisinin ardından, İran’daki yönetim yapılarının nasıl evrildiğini anlamaya çalışıyoruz. İran, karar alma gücünü farklı kurumlara, ordunun çeşitli kollarına ve vilayetlere dağıtarak yetkiyi yerel düzeye devretti” açıklamasında bulundu.
Sosyal medyada yayılan spekülasyonlara da değinen Hudson, “Sosyal medyada, yaklaşan seçimler öncesinde İran’a bir saldırı yapılabileceği beklentisiyle ‘ölü el’ adı verilen stratejinin yürürlüğe girdiğine dair bazı iddialar gördüm. Sovyetler Birliği ve Rusya kökenli bu doktrin, tepe kademedeki kayıplara karşı karar alma mekanizmasının doğrudan en alt operasyonel birimlere bırakılmasını öngörür. Bu paylaşımların gerçeği yansıtmadığını veya asılsız olduğunu düşünsem de bölgedeki gerilimin boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır” dedi.
Benzer bir yapının Yemen’deki Ensarullah hareketinde de gözlemlendiğini ifade eden Hudson, askeri piramidin basıklaştırılmasının çatışma dinamiğini kökten değiştirdiğini söyledi. Hudson, “Yemen’deki askeri manzaraya baktığınızda pikap sürüleri, hafif piyade silahları, ucuz insansız hava araçları ve füzeler görüyorsunuz. Amerikan standartlarına göre son derece yetersiz teçhizata sahip yerel güçlerin geniş tecrübesi ve kabiliyeti dikkat çekiyor. Hiçbir pahalı kişisel donanıma sahip olmayan Ensarullah’ın terlikli askerleri, geniş bir direniş ve taarruz kapasitesini temsil ediyor” dedi.
Maliyet farklarının küresel güçler aleyhine işlediğini belirten Hudson, “ABD’nin ve küresel aktörlerin yatırım yaptığı aşırı pahalı, üretimi yavaş ve sınırlı askeri kapasitenin tam zıddı bir durumla karşı karşıyayız. Değeri 20 bin ila 50 bin dolar olan insansız hava araçlarını düşürmek için her geçen gün azalan milyonlarca dolarlık önleme füzelerini harcamak zorunda kaldığınızda ve karşınızda araziyi çok iyi bilen sınırsız bir insan kaynağı yer aldığında, askeri uzmanlığı parayla satın alamazsınız” şeklinde konuştu.
Hudson, ABD Savunma Bakanlığı yönetiminin liyakatten uzaklaştığını belirterek, “Deneyimli askeri kadroların dışlanarak yerlerine itaatkar personelin getirilmesi, Amerikan ordusunun gücüne telafisi güç zararlar veriyor” eleştirisini yöneltti.
“Tom Barrack Körfez’de seksen yıllık petrol karşılığı güvenlik çağının kapandığını duyurdu”
Yemen’deki çatışma alanında Ensarullah güçlerinin teslim olan savaşçılara af tanımasını ve Aden limanına doğru ilerlemesini değerlendiren Hudson, gerilla savaşının doğasının süper güçlerin ağır ve hantal askeri yapısıyla bastırılamayacağını belirtti. Vekalet savaşlarının ve paralı askerlerin sahada uzun süre varlık gösteremeyeceğini dile getiren Hudson, genel güvenlik şemsiyesinin artık çöktüğünü ifade etti.
ABD’nin bölgedeki himaye döneminin sona erdiğini kaydeden Hudson, “Tom Barrack geçtiğimiz günlerde Katar’da çok çarpıcı bir açıklamada bulundu ve ABD’nin artık Ortadoğu’daki nüfuz alanını bu stratejik felakete yol açan savaş öncesindeki güvenlik şemsiyesiyle koruyamayacağını açıkça söyledi. Barrack, seksen yıllık Amerikan petrol karşılığı güvenlik himayesi çağının resmen kapandığını ilan etti” dedi.
Bu açıklamanın Körfez başkentlerinde derin sarsıntılar yarattığını bildiren Hudson, “Bu ilan, Suud Hanedanı’nda, Suudi Arabistan’da ve diğer Körfez emirliklerinde güçlü yankılar uyandırdı. Batı Asya’daki yerel aktörler sahadaki dengeleri dışarıdan bakan analistlerden çok daha net seziyor. Savaş alanında rasyonel davranan, stratejik zekaya sahip ve kademeli kazanımlar elde eden kazananların safında yer almak istiyorlar” değerlendirmesini yaptı.
Bölge ülkelerinin güvenebilecekleri ortaklar aradığını ifade eden Hudson, “Kültüre ve sahaya daha yakın, yerel himaye ve ittifak ilişkileri kurabilen unsurlara yöneliyorlar. ABD’nin seksen yıllık hegemonyasını arkasında potansiyel bir kaos bırakarak geri çekmesiyle birlikte oyunun kuralı artık tamamen değişti” dedi.
Körfez ülkeleri ile İran arasındaki yakınlaşma emarelerine değinen Hudson, ABD’nin bölgeden çekildiği bir tabloda komşuluk gerçeğinin belirleyici olacağını söyledi. Tarihçi, “Körfez ülkeleri her zaman İran’ın hemen yanı başında kalacak. İster gerçek bir yakınlık olsun ister coğrafi zorunluluk, oyunun adı artık geri çekilen güvenilmez bir süper güce tamamen bağımlı kalmamak ve ittifakları çeşitlendirmektir” tespitinde bulundu.
Neomuhafazakar çevrelerin ve İsrail’in Sünni-Şii kutuplaşmasını körüklemek istediğini aktaran Hudson, bölgenin ihtiyacının sükunet olduğunu kaydetti. Hudson, “İsrail ve neomuhafazakarlar kavraması kolay olan mezhep ayrılığını öne çıkarmayı amaçlıyor. Oysa Katar ile İran arasında veya Suriye ile Tahran arasında sahne arkasında yürütülecek sessiz ekonomik ve diplomatik ortaklıklar, gösterişten uzak ama bölgenin yeni güvenlik mimarisi için hayati önemdedir” görüşünü dile getirdi.
“Tahran’daki kitlesel cenaze töreni coğrafya ve ortak İslam mirasının gerektirdiği bir diplomasiydi”
İran’da yaşanan lider kayıplarının ardından düzenlenen kitlesel törenlerin sembolik ve siyasi anlamına dikkat çeken Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sorusu üzerine Şii kültüründeki matem ve adalet arayışının diplomasiye nasıl yansıdığını anlattı.
Şii geleneğinde haksızlığa karşı direniş ve şehadet algısının köklü bir geçmişe dayandığını belirten Hudson, “Tahran’daki o muazzam cenaze töreni son derece sembolik ve derin anlamlar taşıyordu. Şii kültüründe adaletsiz bir saldırının kurbanları için tutulan toplumsal yas ve şehadet anlayışı oldukça gelişmiştir. Minab’daki ilkokulun vurulması ve lider kadroya yönelik suikastlar, İran halkında derin bir manevi acı ve adalet hissi uyandırdı” dedi.
Tahran yönetiminin bu atmosferi bölgesel bir diplomatik kabul platformuna dönüştürdüğünü vurgulayan Hudson, “İran liderliği geniş katılımlı bölgesel bir cenaze kabulü organize etti. Bölge ülkeleri, ilişkilerinin yakınlık derecesine göre farklı düzeylerde heyetler gönderdi. Taziye için yaklaşan çoğunluğu Müslüman her ülke temsilcisine, o ülkeyle olan ilişkiyi niteleyen özel Kuran ayetleri eşlik etti. Kimi ayetler gerçek ittifakları överken, kimileri ikiyüzlülüğe dair örtülü mesajlar veriyordu” bilgisini paylaştı.
Törenin son derece incelikli bir siyasi mesaj barındırdığını kaydeden Hudson, “Muazzam şekilde kurgulanmış, örtülü ve derin anlamlara sahip bir ritüel izledik. Coğrafyanın ve müşterek İslami mirasın, şu ya da bu düzeyde ilişki kurmayı zorunlu kıldığını gösterdi. Bu ilişkiler büyük askeri ortaklıklar şeklinde olmak zorunda değil; sahne arkasında filizlenen çok katmanlı temaslar şeklinde ilerliyor” dedi.
Suriye’deki yeni yönetimin de benzer bir denge arayışında olduğunu belirten Hudson, Şam’daki Ahmet eş-Şara yönetiminin karşı karşıya olduğu zorluklara değindi. Esad yönetiminin çöküşünün üzerinden yaklaşık iki yıl geçtiğini hatırlatan Hudson, ülkede büyük bir yoksulluk yaşandığını, beklenen yabancı yatırımların gelmediğini ve akaryakıt fiyatları ile tedarik sorunlarının toplumsal gerilimi artırdığını bildirdi.
Suriye yönetiminin bölgesel çatışmalara dahil olmaktan kaçındığını söyleyen Hudson, “Ahmet eş-Şara güçlerinin Hizbullah’a karşı yönlendirilmesi veya Suudi Arabistan’a Ensarullah ile savaşması için askeri destek göndermesi yönünde teoriler üretilmişti. Neyse ki Suriye ordusunun tükenmişliği ve mali yetersizliklerin yanı sıra stratejik bir basiretle bu maceralara girişilmedi. Şam yönetimi, İran ile olan iletişim kanallarını gelecekteki stratejik ekonomik ortaklıklar için açık tutmayı sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.
Irak ve Afganistan sınırlarında da hareketlilik yaşandığını belirten Hudson, son saatlerde her iki ülkenin de İran sınırlarını kapattığına dair haberlerin geldiğini hatırlatarak, bu adımların bölgesel tansiyonu yükselttiğini ve dış müdahalelerin yerel dengeleri sarsabileceğini ifade etti.
“Netanyahu’nun çizdiği mavi altıgen haritası Amerikan üsler zincirini taklit eden bir zihniyettir”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun kamuoyuna sunduğu renkli Ortadoğu haritasını eleştiren Prof. Dr. Leila Hudson, bu tasarımın işgal ve nüfuz hedeflerini yansıttığını dile getirdi.
Haritanın ayrıntılarını aktaran Hudson, “Netanyahu’nun panik ve suçluluk psikolojisi içinde sunduğu haritada maviye boyanan alanlar, İsrail eksenli bir altıgeni temsil ediyor. Bu alanlar Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Yemen’in güneyindeki ayrılıkçı bölgeyi, Somaliland’i, Etiyopya ve Eritre’yi, Libya’daki BAE yanlısı güçleri ve Sudan’da katliamlar yapan Hızlı Destek Kuvvetleri’ni kapsıyor. Netanyahu bu küçük, zengin ve askeri olarak donatılmış cepleri ‘küçük Isparta’ mantığıyla bir araya getirmeye çalışıyor” dedi.
Bu yaklaşımın çekilmekte olan Amerikan askeri modeline benzediğini vurgulayan Hudson, “Geniş bir toprak hakimiyeti kurmak yerine, büyük sermaye akışlarıyla beslenen küçük, kontrol edilebilir ve ileri derecede askerileştirilmiş alanlardan oluşan bir takımada zihniyeti bu. ABD’nin bugün tahliye edilmekte olan binlerce üssünün oluşturduğu sistemin bir kopyasıdır ve nihayetinde ‘Büyük İsrail’ projesinin zeminini oluşturmayı hedeflemektedir” diye konuştu.
Netanyahu’nun haritasındaki yeşil alanların ise Pakistan’dan Türkiye’ye, Suudi Arabistan’dan Mısır’a uzanan “Sünni elması” olarak tanımlandığını aktaran Hudson, bu kurgunun mezhep çatışmalarını yeniden alevlendirmeyi amaçladığını söyledi.
İsrail’in sadece Gazze’de değil, işgal altındaki Batı Şeria, güney Lübnan ve Suriye’de de sistematik bir yıkım yürüttüğünü belirten Hudson, “Güney Lübnan’da annemin babasının doğduğu köy de dahil olmak üzere yerleşim yerlerini haritadan siliyorlar. Batı Şeria’da tarım alanlarını, zeytinlikleri ve doğayı katlediyorlar. Gerçeklerin duyulmasını engellemek için Batılı gazetecileri hedef alıyorlar” ifadelerini kullandı.
İsrail’in Suriye sınırında yüksek teknolojiye dayalı yeni bir işgal düzeni kurmaya çalıştığını dile getiren Hudson, “Suriye’nin güneyinde sensörler, gözetleme sistemleri, robotlar ve insansız hava araçlarıyla donatılmış yüksek teknolojili bir ‘akıllı sınır’ inşa etmeyi planlıyorlar. Eski beton duvarların ötesinde, gelişmiş teknolojileri sahada kalıcı hale getirmeye çalışıyorlar” dedi.
Bölgenin geleceğinin aktörlerin sergileyeceği sağduyuya bağlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, “Amerikan imparatorluğunun bölgeden düzenli bir şekilde çekilmesini sağlayacak en istikrarlı şart, Batı Asya, Kuzey Afrika ve Doğu Afrika’daki mümkün olduğunca çok aktörün stratejik disiplin göstermesidir. İsrailliler ve Amerikalılar gerilimi tırmandırma yolunu seçebilir; ancak diğer tüm bölgesel güçlerin itidal içinde kalarak Tahran’ın vereceği yanıtı beklemesi ve mezhep tuzaklarına düşmemesi hayati önem taşıyor” sözleriyle konuşmasını tamamladı.