Ortadoğu
Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah
Editörün notu: El-Ahbar gazetesi köşe yazarı Ali Haydar, İsrail’in son savaşın ardından Hizbullah’ı tamamen ortadan kalkmış bir tehlike olarak değil, şekil değiştirmiş ve hâlâ potansiyel barındıran bir tehdit olarak gördüğünü analiz ediyor. İsrail güvenlik birimlerinin tahminlerine göre Hizbullah, Rıdvan Birliği gibi kritik unsurlarını kaybetse de kapasitesinin önemli bir kısmını ve örgütsel bütünlüğünü koruyarak savunma pozisyonuna çekilmiş durumda. Tel Aviv yönetimi, bu geçiş sürecinde siyasi baskı ve askeri operasyonları birleştirerek örgütün toparlanmasını engellemeye çalışsa da, İran faktörü ve bölgesel dinamikler İsrail’in stratejik hedeflerine ulaşmasını zorlaştırıyor. Sonuç olarak İsrail, Trump yönetiminin bölgesel stratejisinde askeri bir araca dönüşürken, Lübnan sahası askeri başarının kalıcı bir siyasi gerçekliğe dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği konusunda kritik bir sınav niteliği taşıyor.
***
Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah: Tehdidin çehresi değişti ama tehlike sona ermedi
Ali Haydar
13 Ocak 2026
Lübnan sahasındaki son savaş, önceki dönemle tam bir kopuş yaratmadı ancak İsrail’in Hizbullah ve Lübnan’a bakışında yeni bir geçiş evresini başlattı. Temel dönüşüm artık örgütün projelerine yönelik bir tehdit oluşturup oluşturmadığı şeklindeki geleneksel soruyla sınırlı değil; asıl mesele, bu tehdidin doğasının, sınırlarının ve kontrol edilebilme imkânlarının yeniden tanımlanmasıdır. Buradan hareketle İsrail tahmini şu varsayımdan yola çıkıyor: Savaş tehlikeyi sona erdirmeyip şeklini değiştirdi ve düşman zarar gören kapasitesini onarmadan önce kuzey sınırındaki güvenlik ortamını yeniden kurgulamak için nadir bir zaman penceresi açtı.
Bu bakış açısı, düşman varlığının içindeki düşünce yönelimlerini, bir dizi temel soruya yanıt arayarak okumayı zorunlu kılıyor: Savaş Lübnan içinde nasıl bir durum tablosu ortaya çıkardı? Yeni güç dengeleri, eskisi gibi değilse, nasıl görünüyor? Riskler ve fırsatlar ne yöne hareket ediyor? İç ve bölgesel kısıtlamalar ağında İsrail’in önündeki seçenekler neler? Ve en önemlisi: Askeri başarı istikrarlı bir gerçekliğe dönüştürülebilir mi, yoksa bölge açık bir yıpratma savaşına veya ertelenmiş bir patlamaya mı sürükleniyor?
İsrail perspektifinden bakıldığında savaş, Lübnan içinde ikili bir gerçeklik doğurdu. Bir yanda, Hizbullah’ın İsrail ile çatışma denklemlerine ilişkin ritmini ve şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumu geriledi. Diğer yanda, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün tahminlerine göre bu gerileme, örgütün yenilgisi, çöküşü veya dağılması noktasına varmadı; yalnızca örgütsel yapısını veya sürekliliğini sağlayan unsurları kaybetmeden savunma ve onarım pozisyonuna çekilmesiyle sınırlı kaldı.
İsrail’in okumasına göre bu değişim, yeni otoriteleriyle Lübnan devletine, Lübnan’daki Direniş’i hedef alan planla uyumlanmak için daha geniş bir siyasi alan tanıdı. Fakat bu süreç, Lübnan içindeki dengeler ve mevcut güç denklemleri nedeniyle hâlâ tökezliyor ve sınırlı sonuçlar veriyor; bu durum ne ABD Başkanı Donald Trump’ı ne de düşman Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etti.
Bununla birlikte İsrail’in tahmini, en belirgin askeri başarının, son derece tehlikeli bir tehdit modelinin sökülmesi olduğunu savunuyor. Bu başarı, Hizbullah’ın caydırıcılık ve savunma unsurlarını güçlendiren en önemli nitelikli eklemelerden sayılan, temas hattı yakınındaki yer üstü ve yer altı tahkimatları içindeki Rıdvan Birliği’nin geniş yayılım ağının ortadan kaldırılmasıyla temsil ediliyor.
Sonuçların bu yönüne odaklanılması, örgütün kapsamlı kapasitesini yok etmedeki başarısızlığın ve İsrail güvenlik birimlerinin savaşın ilk aşamalarında pazarladığı yıkım oranlarından geri adım atmasının ardından geldi. Nitekim Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü, Albay Gabi Siboni ve Tuğgeneral Erez Winner’ın (5/1/2026) aktardığına göre, siyasi ve medya anlatısının yüzde 70 ila 80 arasındaki daha yüksek oranlara odaklanmayı sürdürmesine rağmen, güvenlik birimlerinin tahminleri Hizbullah’ın çeşitli alanlardaki kapasitesinin yaklaşık yüzde 40’ını kaybettiğine işaret ediyor.
Buna dayanarak Hizbullah, İsrail hesaplarında hâlâ bir engel ve mevcut bir tehdit teşkil ediyor; zira farklı bir formatta da olsa tehdit seviyesini ayakta tutan organize bir savaş gücünü ve füze ateş kapasitesini muhafaza ediyor.
Bu tablo içinde örgüt, İsrail’in stratejik hesaplarında ileri bir konumu işgal etmeyi sürdürüyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin örgüte her düzeyde destek vermeye devam etmesi, ondan vazgeçmesi için sunulan tüm cazip teklifleri reddetmesi ve bu yoldan dönmesi amacıyla yapılan baskı ve tehditlere direnmesiyle birlikte, İsrail bilincindeki bu endişe artıyor.
Yukarıdakilerden hareketle, düşman varlığındaki tahmin ve karar alma çevreleri, Hizbullah’ın askeri ve caydırıcı gerilemesinin, en azından orta vadede eski seviyesine olmasa bile, tersine dönebilir geçici bir durum olmasından korkuyor. Sonuç olarak düşman; sahadaki, iç siyasetteki, Suriye’deki ve bölgesel düzeydeki değişkenleri, Amerikan değişkenine ek olarak siyasi ve güvenlik açısından kazanca tahvil etmek amacıyla kullanma girişimlerini sürdürüyor.
Bu bağlamda İsrail, kendini karmaşık bir fırsatlar ve riskler karışımı karşısında buluyor. Zaman faktörünü, Direniş’in tam olarak toparlanmasını engelleyerek bir fırsata dönüştürmeye çalışıyor; bu, mevcut aşamada en yüksek öncelik ve hem düşman hem de içerideki Direniş karşıtları için en tehlikeli senaryolardan biri sayılıyor. Aynı zamanda mevcut çatışma kurallarını pekiştirmeye ve genişletmeye çalışıyorlar.
Ancak riskler de bir o kadar belirgin; bu çabaların, özellikle Direniş’in “Uli’l-Be’s” savaşından çıkardığı dersler ve Lübnan siyasi otoritesinin Direniş’e karşı pratik tutumundaki kararsızlık hali göz önüne alındığında, toparlanma sürecini ve kapasite inşasını umulan düzeyde engelleyememesinden endişe ediliyor. Ayrıca zaman faktörü ve bunun Amerikan yönetiminin Lübnan gerçeğine yaklaşımı üzerindeki muhtemel etkisine dair kaygılar da mevcut.
Buradan hareketle İsrail’in seçenekleri, keskin olmayan geniş bir alternatifler yelpazesine dağılıyor. Bunların başında, ABD üzerinden yürütülen baskıcı siyasi sürecin tüketilmesi geliyor; bu, Lübnan hükümetine “havuç ve sopa” mantığıyla baskı uygulanmasını ve yıllar sonra ilk kez Lübnan ile doğrudan iletişim kanalları açılmasını, buna paralel olarak askeri saldırıların etkili ve artan bir tempoda sürdürülmesini içeriyor. Fakat İsrail tahmin birimlerinin gözünde bu seçeneğin etkinliği, Lübnan devletinin uygulama kapasitesine bağlı kalıyor ki bu birimler söz konusu kapasiteye büyük ölçüde şüpheyle yaklaşıyor.
Eş zamanlı olarak, güçlenmeyi önlemek adına İsrail saldırıları devam ediyor ancak bu yol, ucu açık bir stratejiye dönüşme riski taşıyor. Havadan ve karadan geniş çaplı askeri harekât seçeneği ise, ister inisiyatif ister yanıt olarak olsun, masada hazır bir ihtimal olarak duruyor. Ancak İsrail, bu seçeneğin yalnızca askeri değil, siyasi ve bölgesel açıdan da yüksek maliyetinin farkında; bu da onu tamamen ihtimal dışı bırakmasa da Amerikan kararının belirleyici faktör olduğu çoklu etkenlere bağlı kılıyor.
Bu çerçevede, İran tehdidinin Tel Aviv’deki güvenlik ve siyasi sistemin öncelikler listesinde yeniden zirveye oturmasıyla temsil edilen bölgesel bir değişken öne çıkıyor. Kanal 14’ün işaret ettiği üzere, önceki varsayımların aşınmasının ardından öncelikler sıralaması yeniden gözden geçiriliyor. Hizbullah ile geniş çaplı bir savaş ihtimalinin yanı sıra, daha önce öncelik Lübnan’dayken, şimdi derhal olmasa bile İran’ın merkezi sahaya dönüşebileceğini öngören tahminler güçleniyor. Bu durum, Washington ve Tel Aviv’in beklentilerinden daha hızlı görünen İran’ın süratli rehabilitasyonuna bağlanıyor.
Yukarıdakiler ışığında senaryolar İran ve Lübnan arasında veya her ikisini kapsayacak şekilde çeşitleniyor. Bu bağlamda, Lübnan’ın çevresinden yalıtılmış bir saha olmadığı, aksine İsrail’in karşı karşıya olduğu daha geniş meydan okumaların gölgesinde bölgesel rekabet kapısından etkilendiği ve etkilediği gerçeği öne çıkıyor. Buna ek olarak, Trump yönetimi altındaki Amerika’nın vizyonu, bölgesel düzenin İsrail’e hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirilmesine dayanıyor; ancak Tel Aviv’de dolaşan tahminlere göre, aynı zamanda çatışmaların kontrolsüz patlamalarla değil, hesaplı bir kademelenmeyle yönetilmesini tercih ediyor.
Özetle İsrail’in tahmini, savaşın nadir bir pencere açtığını görüyor; ancak başarı sadece Hizbullah’a verilen zararın boyutuyla değil, İsrail’in bu zararın toparlanma yolunda geçici bir durağa dönüşmesini engelleme kapasitesiyle ölçülüyor. Siyasi baskı ile askeri infazı birleştirmekte başarısız olunursa, öngörülebilir gelecekte muhtemel alternatif istikrar olmayacaktır. Çeşitli senaryolara göre Lübnan sahası, İsrail’in gücü geçici bir askeri başarıya değil, sürdürülebilir bir gerçekliğe dönüştürme kapasitesi için merkezi bir sınav olmaya devam ediyor. Fakat kesin olan tek şey şu ki İsrail, her zamankinden daha fazla, Trump’ın Lübnan ve Direniş’e yönelik stratejisinde askeri bir araca dönüşmüş durumda.