Ortadoğu
Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah

Editörün notu: El-Ahbar gazetesi köşe yazarı Ali Haydar, İsrail’in son savaşın ardından Hizbullah’ı tamamen ortadan kalkmış bir tehlike olarak değil, şekil değiştirmiş ve hâlâ potansiyel barındıran bir tehdit olarak gördüğünü analiz ediyor. İsrail güvenlik birimlerinin tahminlerine göre Hizbullah, Rıdvan Birliği gibi kritik unsurlarını kaybetse de kapasitesinin önemli bir kısmını ve örgütsel bütünlüğünü koruyarak savunma pozisyonuna çekilmiş durumda. Tel Aviv yönetimi, bu geçiş sürecinde siyasi baskı ve askeri operasyonları birleştirerek örgütün toparlanmasını engellemeye çalışsa da, İran faktörü ve bölgesel dinamikler İsrail’in stratejik hedeflerine ulaşmasını zorlaştırıyor. Sonuç olarak İsrail, Trump yönetiminin bölgesel stratejisinde askeri bir araca dönüşürken, Lübnan sahası askeri başarının kalıcı bir siyasi gerçekliğe dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği konusunda kritik bir sınav niteliği taşıyor.
***
Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah: Tehdidin çehresi değişti ama tehlike sona ermedi
Ali Haydar
13 Ocak 2026
Lübnan sahasındaki son savaş, önceki dönemle tam bir kopuş yaratmadı ancak İsrail’in Hizbullah ve Lübnan’a bakışında yeni bir geçiş evresini başlattı. Temel dönüşüm artık örgütün projelerine yönelik bir tehdit oluşturup oluşturmadığı şeklindeki geleneksel soruyla sınırlı değil; asıl mesele, bu tehdidin doğasının, sınırlarının ve kontrol edilebilme imkânlarının yeniden tanımlanmasıdır. Buradan hareketle İsrail tahmini şu varsayımdan yola çıkıyor: Savaş tehlikeyi sona erdirmeyip şeklini değiştirdi ve düşman zarar gören kapasitesini onarmadan önce kuzey sınırındaki güvenlik ortamını yeniden kurgulamak için nadir bir zaman penceresi açtı.
Bu bakış açısı, düşman varlığının içindeki düşünce yönelimlerini, bir dizi temel soruya yanıt arayarak okumayı zorunlu kılıyor: Savaş Lübnan içinde nasıl bir durum tablosu ortaya çıkardı? Yeni güç dengeleri, eskisi gibi değilse, nasıl görünüyor? Riskler ve fırsatlar ne yöne hareket ediyor? İç ve bölgesel kısıtlamalar ağında İsrail’in önündeki seçenekler neler? Ve en önemlisi: Askeri başarı istikrarlı bir gerçekliğe dönüştürülebilir mi, yoksa bölge açık bir yıpratma savaşına veya ertelenmiş bir patlamaya mı sürükleniyor?
İsrail perspektifinden bakıldığında savaş, Lübnan içinde ikili bir gerçeklik doğurdu. Bir yanda, Hizbullah’ın İsrail ile çatışma denklemlerine ilişkin ritmini ve şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumu geriledi. Diğer yanda, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün tahminlerine göre bu gerileme, örgütün yenilgisi, çöküşü veya dağılması noktasına varmadı; yalnızca örgütsel yapısını veya sürekliliğini sağlayan unsurları kaybetmeden savunma ve onarım pozisyonuna çekilmesiyle sınırlı kaldı.
İsrail’in okumasına göre bu değişim, yeni otoriteleriyle Lübnan devletine, Lübnan’daki Direniş’i hedef alan planla uyumlanmak için daha geniş bir siyasi alan tanıdı. Fakat bu süreç, Lübnan içindeki dengeler ve mevcut güç denklemleri nedeniyle hâlâ tökezliyor ve sınırlı sonuçlar veriyor; bu durum ne ABD Başkanı Donald Trump’ı ne de düşman Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etti.
Bununla birlikte İsrail’in tahmini, en belirgin askeri başarının, son derece tehlikeli bir tehdit modelinin sökülmesi olduğunu savunuyor. Bu başarı, Hizbullah’ın caydırıcılık ve savunma unsurlarını güçlendiren en önemli nitelikli eklemelerden sayılan, temas hattı yakınındaki yer üstü ve yer altı tahkimatları içindeki Rıdvan Birliği’nin geniş yayılım ağının ortadan kaldırılmasıyla temsil ediliyor.
Sonuçların bu yönüne odaklanılması, örgütün kapsamlı kapasitesini yok etmedeki başarısızlığın ve İsrail güvenlik birimlerinin savaşın ilk aşamalarında pazarladığı yıkım oranlarından geri adım atmasının ardından geldi. Nitekim Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü, Albay Gabi Siboni ve Tuğgeneral Erez Winner’ın (5/1/2026) aktardığına göre, siyasi ve medya anlatısının yüzde 70 ila 80 arasındaki daha yüksek oranlara odaklanmayı sürdürmesine rağmen, güvenlik birimlerinin tahminleri Hizbullah’ın çeşitli alanlardaki kapasitesinin yaklaşık yüzde 40’ını kaybettiğine işaret ediyor.
Buna dayanarak Hizbullah, İsrail hesaplarında hâlâ bir engel ve mevcut bir tehdit teşkil ediyor; zira farklı bir formatta da olsa tehdit seviyesini ayakta tutan organize bir savaş gücünü ve füze ateş kapasitesini muhafaza ediyor.
Bu tablo içinde örgüt, İsrail’in stratejik hesaplarında ileri bir konumu işgal etmeyi sürdürüyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin örgüte her düzeyde destek vermeye devam etmesi, ondan vazgeçmesi için sunulan tüm cazip teklifleri reddetmesi ve bu yoldan dönmesi amacıyla yapılan baskı ve tehditlere direnmesiyle birlikte, İsrail bilincindeki bu endişe artıyor.
Yukarıdakilerden hareketle, düşman varlığındaki tahmin ve karar alma çevreleri, Hizbullah’ın askeri ve caydırıcı gerilemesinin, en azından orta vadede eski seviyesine olmasa bile, tersine dönebilir geçici bir durum olmasından korkuyor. Sonuç olarak düşman; sahadaki, iç siyasetteki, Suriye’deki ve bölgesel düzeydeki değişkenleri, Amerikan değişkenine ek olarak siyasi ve güvenlik açısından kazanca tahvil etmek amacıyla kullanma girişimlerini sürdürüyor.
Bu bağlamda İsrail, kendini karmaşık bir fırsatlar ve riskler karışımı karşısında buluyor. Zaman faktörünü, Direniş’in tam olarak toparlanmasını engelleyerek bir fırsata dönüştürmeye çalışıyor; bu, mevcut aşamada en yüksek öncelik ve hem düşman hem de içerideki Direniş karşıtları için en tehlikeli senaryolardan biri sayılıyor. Aynı zamanda mevcut çatışma kurallarını pekiştirmeye ve genişletmeye çalışıyorlar.
Ancak riskler de bir o kadar belirgin; bu çabaların, özellikle Direniş’in “Uli’l-Be’s” savaşından çıkardığı dersler ve Lübnan siyasi otoritesinin Direniş’e karşı pratik tutumundaki kararsızlık hali göz önüne alındığında, toparlanma sürecini ve kapasite inşasını umulan düzeyde engelleyememesinden endişe ediliyor. Ayrıca zaman faktörü ve bunun Amerikan yönetiminin Lübnan gerçeğine yaklaşımı üzerindeki muhtemel etkisine dair kaygılar da mevcut.
Buradan hareketle İsrail’in seçenekleri, keskin olmayan geniş bir alternatifler yelpazesine dağılıyor. Bunların başında, ABD üzerinden yürütülen baskıcı siyasi sürecin tüketilmesi geliyor; bu, Lübnan hükümetine “havuç ve sopa” mantığıyla baskı uygulanmasını ve yıllar sonra ilk kez Lübnan ile doğrudan iletişim kanalları açılmasını, buna paralel olarak askeri saldırıların etkili ve artan bir tempoda sürdürülmesini içeriyor. Fakat İsrail tahmin birimlerinin gözünde bu seçeneğin etkinliği, Lübnan devletinin uygulama kapasitesine bağlı kalıyor ki bu birimler söz konusu kapasiteye büyük ölçüde şüpheyle yaklaşıyor.
Eş zamanlı olarak, güçlenmeyi önlemek adına İsrail saldırıları devam ediyor ancak bu yol, ucu açık bir stratejiye dönüşme riski taşıyor. Havadan ve karadan geniş çaplı askeri harekât seçeneği ise, ister inisiyatif ister yanıt olarak olsun, masada hazır bir ihtimal olarak duruyor. Ancak İsrail, bu seçeneğin yalnızca askeri değil, siyasi ve bölgesel açıdan da yüksek maliyetinin farkında; bu da onu tamamen ihtimal dışı bırakmasa da Amerikan kararının belirleyici faktör olduğu çoklu etkenlere bağlı kılıyor.
Bu çerçevede, İran tehdidinin Tel Aviv’deki güvenlik ve siyasi sistemin öncelikler listesinde yeniden zirveye oturmasıyla temsil edilen bölgesel bir değişken öne çıkıyor. Kanal 14’ün işaret ettiği üzere, önceki varsayımların aşınmasının ardından öncelikler sıralaması yeniden gözden geçiriliyor. Hizbullah ile geniş çaplı bir savaş ihtimalinin yanı sıra, daha önce öncelik Lübnan’dayken, şimdi derhal olmasa bile İran’ın merkezi sahaya dönüşebileceğini öngören tahminler güçleniyor. Bu durum, Washington ve Tel Aviv’in beklentilerinden daha hızlı görünen İran’ın süratli rehabilitasyonuna bağlanıyor.
Yukarıdakiler ışığında senaryolar İran ve Lübnan arasında veya her ikisini kapsayacak şekilde çeşitleniyor. Bu bağlamda, Lübnan’ın çevresinden yalıtılmış bir saha olmadığı, aksine İsrail’in karşı karşıya olduğu daha geniş meydan okumaların gölgesinde bölgesel rekabet kapısından etkilendiği ve etkilediği gerçeği öne çıkıyor. Buna ek olarak, Trump yönetimi altındaki Amerika’nın vizyonu, bölgesel düzenin İsrail’e hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirilmesine dayanıyor; ancak Tel Aviv’de dolaşan tahminlere göre, aynı zamanda çatışmaların kontrolsüz patlamalarla değil, hesaplı bir kademelenmeyle yönetilmesini tercih ediyor.
Özetle İsrail’in tahmini, savaşın nadir bir pencere açtığını görüyor; ancak başarı sadece Hizbullah’a verilen zararın boyutuyla değil, İsrail’in bu zararın toparlanma yolunda geçici bir durağa dönüşmesini engelleme kapasitesiyle ölçülüyor. Siyasi baskı ile askeri infazı birleştirmekte başarısız olunursa, öngörülebilir gelecekte muhtemel alternatif istikrar olmayacaktır. Çeşitli senaryolara göre Lübnan sahası, İsrail’in gücü geçici bir askeri başarıya değil, sürdürülebilir bir gerçekliğe dönüştürme kapasitesi için merkezi bir sınav olmaya devam ediyor. Fakat kesin olan tek şey şu ki İsrail, her zamankinden daha fazla, Trump’ın Lübnan ve Direniş’e yönelik stratejisinde askeri bir araca dönüşmüş durumda.
Ortadoğu
İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.
Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.
Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.
Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.
İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.
Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.
Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.
Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor
Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.
Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.
İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.
İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.
Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.
Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi
Taviz koparmak için tırmandırma
Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.
Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.
Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.
Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.
Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.
Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”
Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.
Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.
Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.
Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.
Dayanıklılık üzerine kurulu kumar
İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.
Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.
Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.
Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.
Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.
Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.
Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.
ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.
Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’









