Dünya Basını
Tarihçi Beckert: Kapitalizm doğal bir düzen değil, şiddetle inşa edilen bir süreçtir
Harvard Üniversitesi Tarih Profesörü Sven Beckert, kapitalizmin tarihsel gelişimini ve günümüzdeki krizini Jung & Naiv kanalına verdiği mülakatta değerlendirdi. Beckert, kapitalizmin ders kitaplarında anlatılanın aksine sadece piyasa ve sözleşmelerden ibaret olmadığını, özünde savaş, kölelik ve devlet şiddetini barındıran siyasi bir yapı olduğunu vurguladı.
Harvard Üniversitesi’nde ABD tarihi dersleri veren tarihçi Sven Beckert, Jung & Naiv YouTube konuk olarak çalışmalarında uzun süredir kapitalizmin küresel tarihiyle meşgul olduğunu ifade etti. Bunun nedenine ilişkin soruya yanıt veren Beckert, kapitalizmin bugün hayatımızı, parçası olduğumuz en büyük süreçlerden çalışma ve tüketim biçimimize, dahil olduğumuz ticari ilişkilerden hayatımızdaki çok mahrem süreçlere kadar güçlü bir şekilde yapılandıran bir gerçeklik olduğunu söyledi.
Beckert, içinde yaşadığımız dünyayı bugün kapitalizm üzerine düşünmeden anlamamızın mümkün olmadığını düşündüğünü dile getirdi. Kapitalizmi gerçekten anlayabilmek için onu mutlaka tarihsel bir perspektiften anlamamız gerektiğini vurguladı.
Kapitalizmin saf anlamda soyut olarak anlaşılamayacağına inandığını belirten Beckert, onun sürekli daha iyi tanımlarını geliştirerek veya yasalarını keşfetmeye çalışarak anlaşılamayacağını kaydetti.
Beckert, kapitalizmin yeryüzündeki ekonomik hayatı şu ya da bu şekilde 500, belki de 1000 yıldır şekillendirdiğini söyledi. Dolayısıyla kapitalizmin tarihsel olduğunu ve zaman içinde güçlü bir şekilde dönüştüğünü ifade etti.
Onu anlamak için soyut kavrayışın yetmediğini, tarihsel olarak somut bir şekilde ve ekonomi ders kitaplarında öğrendiğimiz kapitalizm olarak değil, “gerçekten var olan kapitalizm” olarak anlamamız gerektiğini vurguladı.
“Bugünkü kapitalizm hala savaş ve devlet şiddeti üzerine kuruludur”
Beckert, tarihsel somutluktan bahsederken güncel olaylara dikkat çekti. Venezuela’daki son gelişmeler ve ABD’nin petrol kaynaklarına yönelik müdahalelerine değinen Beckert, yazdığı kitabın son 48 saat içinde ne yazık ki daha güncel hale geldiğini ifade etti.
Beckert, son 48 saatin kitaba yönelik belirli bir eleştiri türünü de bir bakıma göreceli hale getirdiğini belirtti. Kitabın, kapitalizmin piyasaların tarihinden daha fazlası olduğunu vurguladığını söyleyen Beckert, bunun sözleşmelerin tarihinden veya özgürlüğün tarihinden daha fazlası olduğunu, aksine kapitalizmin aynı zamanda bir şiddet, mülksüzleştirme, savaş ve kölelik tarihi olduğunu dile getirdi.
Son 48 saatte şaşırtıcı derecede net bir şekilde öğrendiğimiz şeyin, bugünkü kapitalizmin de tıpkı geçmişte olduğu gibi savaşlara, devlet şiddetine ve mülksüzleştirmelere dayandığı olduğunu kaydeden Beckert, bunun bir bakıma şaşırtıcı olduğunu belirtti.
Bunun nedeninin, herkesin son 50 yıldır Batı’nın ekonomik hayatına egemen olan neoliberal dönemde büyümüş olması olduğunu söyledi. Neoliberal dönemde devletin, savaşın ve şiddetin de bir rol oynadığını ancak ideolojik olarak vurgunun çok güçlü bir şekilde piyasaların mantığı ve ekonomik hayatın ideal olarak devletten uzaklığı üzerine kurulduğunu ifade etti.
Kapitalizm tarihinin de insan özgürlüğünün gerçekleşme tarihi olarak anlatıldığını hatırlattı. Bu nedenle, sadece Venezuela’da yaşananların değil, örneğin son on aydaki Amerikan korumacılığının da gerçekten şaşırtıcı olduğunu dile getirdi. Beckert, pek çok ekonomistin bu gelişmelere verdiği tepkiyi gördüğünde bunun neredeyse bir “deprem” gibi olduğunu, bir kafa karışıklığı yaşandığını çünkü bu gelişmelerin aslında son 50 yıldır kapitalizm hakkında düşünülen dünyaya uymadığını belirtti.
“Neoliberalizmin anlattığı özgürlük hikayesi bir illüzyondan ibaretti”
Beckert, son 50 yıldır kapitalist ekonominin piyasalara alan ve özgürlük tanıdığına dair anlatıların içinde büyüdüğünü söyledi. Ne kadar çok ticaret olursa o kadar iyi olduğu düşüncesinin hakim olduğunu, belirli endüstrileri belirli ulusal devletlerde tutma ve destekleme fikrinin neoliberalizme az çok yabancı olduğunu hatırlattı.
Mal zincirlerinin küresel olarak organize edildiğini, Walmart veya Adidas gibi bir firma için ürünlerin nerede üretildiğinin tamamen önemsiz hale geldiğini ifade etti.
Bunun kapitalizmin ideal formu olarak sunulduğunu belirten Beckert, neoliberalizmin içinde kuşkusuz başka bir hikayenin de bulunabileceğini ancak neoliberalizmin kendisi hakkında anlattığı ve bizim son 50 yıldır duyduğumuz hikayenin korumacılığın, sömürgeciliğin veya ulusal sınırlarla çevrili mal zincirlerinin hiçbir rol oynamadığı veya en azından ideal görülmediği bir hikaye olduğunu vurguladı.
Bu nedenle pek çok kişinin şimdi, son 50 yıldır öğretilen tüm sözde yasalara aykırı görünen bir dünyaya nasıl gelindiği konusunda aşırı şaşkınlık duyduğunu söyledi.
Beckert, kendisinin ise bu duruma şaşırmadığını ifade etti. Şaşırdığını çünkü bunun son 50 yıldır deneyimlenen kapitalizmde gerçekten önemli bir geri dönüş olduğunu, ancak kapitalizmin tüm tarihine bakıldığında bugün olanların hiç de şaşırtıcı olmadığını belirtti.
Korumacılığın, ulusal devletlerin 18. yüzyıla kadar uzanan ulusal kapitalizmi geliştirme çabalarının bir yolu olduğunu açıkladı.
İngilizlerin Hint tekstil üreticilerinin rekabetine karşı korumacılıkla direndiğini, 19. yüzyılda Alman eyaletlerinin İngiliz rekabetine karşı kendilerini koruduğunu, ABD’nin 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılda çok korumacı bir ülke olduğunu hatırlattı. Kapitalizm tarihinin korumacılık ve gümrük vergileriyle dolu olduğunu söyleyerek, Venezuela’daki gelişmelerin bizzat aktörleri tarafından bile bir tür “re-kolonizasyon” (yeniden sömürgeleştirme) olarak tanımlanmasının şaşırtıcı olduğunu dile getirdi.
Uzun tarihsel perspektiften bakıldığında bunun şaşırtıcı olmadığını, çünkü kapitalizm tarihinin büyük bir kısmının sömürgeci bir şekilde yapılandırılmış bir dünyada gerçekleştiğini vurguladı. İngilizlerin Hindistan’ı uzun süre kontrol ettiğini, yüzlerce yıldır sömürgelerden sömürgeci güçlere servet transferi yapıldığını söyledi.
Venezuela’yı ABD’nin bir tür sömürgesi haline getirme ve onları ham maddelerini Amerikalılara teslim etmeye zorlama kararının kapitalizm tarihinde çok sıradan bir olay olduğunu belirtti. Bu gelişmenin son 50 yılın perspektifinden şok edici, ancak uzun tarihsel perspektiften bakıldığında sıradan olduğunu yineledi.
“Kapitalizm 1850’lerden beri fosil enerji üzerine kurulu bir medeniyettir”
Beckert, Donald Trump yönetiminin Venezuela konusundaki niyetlerini açıkça söylemesini değerlendirdi. Eskiden hükümdarların demokrasi, insan hakları veya birilerini özgürleştirme gibi başka hikayeler anlattığını, şimdi ise bu örtünün bir kenara itilerek bin yıllık çıplak gerçeğin ortaya çıktığını ifade etti. Körfez Savaşı ile farkın keskin olduğunu söyleyen Beckert, o dönemde ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’in bunun petrolle ilgili bir savaş olduğunu söylediğini ancak bu görüşün kamuoyuna açıklanamadığını, bunun yerine demokrasi, özgürlük ve kimyasal silahlardan bahsedildiğini hatırlattı.
Şimdi ise bu örtünün düştüğünü; meselenin Venezuelalılara özgürlük getirmek veya bir kalkınma perspektifi sunmak değil, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesinin bir şekilde Amerikan kontrolüne girmesi olduğunun açıkça söylendiğini belirtti.
Sömürgeciliğin kapitalizm tarihi için önemine değinen Beckert, geçmişteki literatürde sömürgeciliğin ekonomik yönlerinin marjinal olduğu yönündeki eleştirilerin bugünkü gelişmelerle haksız çıktığını ifade etti. Sömürgeciliğin aslında dünya çapındaki servetin yeniden dağıtımıyla ilgili olduğunu vurguladı.
Son günlerde odak noktasının petrol ve fosil enerji kaynakları üzerinde olmasının ilginç olduğunu belirten tarihçi, kapitalizmin 1850’lerden bu yana fosil enerjilere dayanan ekonomik bir medeniyet olduğunu kaydetti.
Son 175 yıldır ekonomik büyüme ile gaz, petrol ve kömür tüketiminin paralel gittiğini açıkladı. ABD’de bu fosil enerji kaynaklarının kapitalizmin ileriki gelişimi için hala merkezi olduğu inancının güçlü göründüğünü, ancak bunun gerçekten böyle olup olmadığı konusunda şüpheleri olduğunu söyledi. Yine de Amerikan hükümetinin ve özellikle petrol ve gaz endüstrisinden gelen iş dünyası temsilcilerinin değerlendirmesinin bu yönde olduğunu belirtti.
Fosil enerji kaynaklarının endüstriyel üretim için mutlak merkezi girdi olduğunu ve modern savaş yürütme kapasitesi için de hayati önem taşıdığını hatırlatan Beckert, ABD’nin kendisinin büyük petrol rezervlerine sahip olduğunu ve enerji ithalatına Avrupa, Çin veya Hindistan kadar bağımlı olmadığını söyledi. Ancak petrolün modern kapitalizm için öneminin büyük olduğunu ve ABD’nin burada sadece kendi endüstriyel üretimi ve savaş yürütme kapasitesi için petrol arzını uzun vadeli güvence altına alma imkanı değil, aynı zamanda bu ithalata bağımlı olan dünyanın diğer bölgeleri üzerinde siyasi baskı uygulama imkanı gördüğünü açıkladı.
“Korumacılık ulusal endüstriyi yabancı mallardan koruma fikridir”
Beckert, korumacılık kavramını daha geniş kitlelerin anlayabileceği şekilde tanımladı. Korumacılığın genellikle ithalatın vergilendirilmesi, yani gümrük vergileri anlamına geldiğini söyledi.
Bu vergilerin normalde ulusal endüstrileri veya ulusal tarımı korumak için alındığını belirtti. Tarihten bir örnek veren Beckert, 18. yüzyılda dünyanın en önemli pamuklu tekstil üreticilerinin Hindistan’daki eğirmeciler ve dokumacılar olduğunu, onların ucuz ve yüksek kaliteli pamuklular ürettiğini anlattı.
İngiltere’de veya kıta Avrupa’sında yerli yün ve daha sonra pamuk endüstrisini geliştirmek için İngilizlerin Hint pamuklu tekstil ürünlerinin ithalatını kısmen yasakladığını, Fransa’da ise bu ürünlerin ithalatına ölüm cezası bile getirildiğini hatırlattı.
Doğrudan yasaklanmadığında ise yabancı malları yerli piyasada çok pahalı hale getiren çok yüksek gümrük vergilerinin uygulandığını belirterek, korumacılığın temel fikrinin yerli sanayiyi korumak olduğunu vurguladı.
Neoliberalizm ile bir önceki dönem arasındaki farka da değinen Beckert, önceki dönemi kitabında “altın çağ” olarak adlandırdığını söyleyerek bunun “ekonomik mucize” yılları olduğunu, hızlı ekonomik büyümenin, verimlilik artışının yaşandığı ancak bu artışın topluma genişçe dağıtıldığı, sendikaların güçlü haklara sahip olduğu ve sosyal devletin geliştiği bir aşama olduğunu anlattı. Bu sistemin 1970’lerin sonunda krize girdiğini ve bu krizden “neoliberal düzen” dediği yapının doğduğunu açıkladı.
Neoliberal düzenin sosyal eşitsizliğin aşırı artması, sendikaların rollerinin kısıtlanması, sosyal devletin küçültülmesi ve özellikle finans kapitalinin hem ulusal hem de dünya ekonomilerinde aşırı güçlü hale gelmesiyle karakterize edildiğini belirtti. Bu yeni ideolojik projenin, kapitalizmi her şeyden önce devletten uzak, piyasalar ve sözleşmelerle düzenlenen bir ekonomik medeniyet olarak gördüğünü ifade etti.
“Şili 1973 neoliberal devrimin kanlı laboratuvarıydı”
1970’lerin başında bu değişimin nasıl gerçekleştiğine dair Beckert, mevcut perspektiften Keynesyen düzenden neoliberal düzene geçişin nasıl olduğunu anladığımızı ancak değişim yaşanırken eski düzenin devam edip etmeyeceğinin veya yerini neyin alacağının belirsiz olduğunu söyledi.
Bu sürecin toplumsal çatışmaların ve mücadelelerin bir sonucu olduğunu, sonunda belirli bir düzenin üstünlük sağladığını belirtti. Değişimin nedeninin hem Keynesyen düzenin kendi içinde bir krize girmesi -yüksek işsizlik, düşük verimlilik artışı, enflasyon ve ekonomik krizler- hem de bu düzeni temelden sarsmaya çalışan toplumsal hareketler olduğunu açıkladı.
Bu hareketlerin hem soldan (sivil haklar hareketi, kadın hareketi, öğrenci hareketleri) hem de sağdan geldiğini, ancak sağdan gelen neoliberal hareketin daha büyük bir etki ve destek bularak yeni düzenin kurulmasında araçsal rol oynadığını kaydetti.
Bu değişim sürecinin bazı yerlerde demokratik yollarla, seçimler ve düşünce kuruluşları üzerinden yürüdüğünü, ancak bazı vakalarda sürecin çok şiddetli geçtiğini belirten Beckert, kitabında tartıştığı Şili örneğini verdi. 1973’e kadar Salvador Allende liderliğindeki sosyal demokrat-sosyalist bir hükümet tarafından yönetilen Şili’nin, ABD’nin aşırı baskısına maruz kaldığını ve 1973’te CIA yardımıyla bir askeri darbe yapıldığını hatırlattı.
Augusto Pinochet’nin yeni başkan olarak neoliberal ajandayı Şili’de kitlesel bir şiddetle çok hızlı bir şekilde uyguladığını ve böylece Şili’nin neoliberal devrimin öncülerinden biri olduğunu ifade etti.
Bu devrimin neoliberal fikir açısından başarılı olduğunu, piyasaların ve iş hukukunun güçlü bir şekilde liberalleştirildiğini, güçlü Şili sendikalarının şiddetle yok edildiğini ve toplumsal servetin yoksullardan ve orta sınıftan en zengin Şilililere kitlesel olarak yeniden dağıtıldığını saptadı.
Beckert, bu süreci 1973-1974 yıllarına ait Santiago’daki Amerikan Büyükelçiliği belgeleri üzerinden anlattığını belirtti. Washington’daki Ulusal Arşiv’de herkesin erişimine açık olan bu belgeleri inceleyen ilk kişilerden biri olabileceğini söyleyen tarihçi, ABD’nin bu değişimdeki rolünün ve Şili’ye yaptığı aşırı baskının şaşırtıcı olmadığını ancak büyükelçilik çalışanları arasında “gerçekten böyle bir neoliberal dünyada yaşamak istiyor muyuz?” diye soranların olmasının ilginç olduğunu dile getirdi.
O dönemde ABD’nin kendisinin henüz neoliberal olmadığını ve bu çalışanların hala 1930’larda doğan Keynesyen “New Deal” düzenine bağlı olduklarını açıkladı.
“Kapitalizm muhafazakar değil kalıcı bir devrim durumudur”
Geleceğe dair öngörülerini paylaşan Beckert, kapitalizmin sürekli değişim halinde olan bir ekonomik düzen sistemi olduğunu belirtti.
Her yıl daha fazla üretildiğini, daha verimli olunduğunu ve yeni teknolojiler geliştirildiğini söyleyerek bunu “permanente Revolution” (kalıcı devrim) olarak nitelendirdi. Kapitalizmin muhafazakar olmadığını, aksine kalıcı bir devrim hali olduğunu vurguladı.
Bununla birlikte, kapitalizmin aynı zamanda kurumsal bir düzen olduğunu ve bu düzenin 40-50 yıllık Keynesyen veya neoliberal dönemlerde olduğu gibi uzun süre nispeten istikrarlı kalabildiğini ifade etti. Bugün ise son 50 yıldır içinde yaşadığımız bu istikrarlı düzenin sarsılmaya başladığının görülebildiğini saptadı.
Pek çok gözlemcinin bu duruma şok olmasının nedeninin, bunu bir “doğa yasası ihlali” gibi görmeleri olduğunu ancak asıl hata payının kapitalizmin uzun vadeli istikrarlı bir kurumsal düzen olabileceğini düşünmekten kaynaklandığını belirtti.
Neoliberalizmin dünyaya, içinde yaşanılan dünyanın mümkün olan en iyi dünya olduğunu söylediğini ancak bugün bunun böyle olmadığının görüldüğünü ifade eden Beckert, bu durumun aynı zamanda gelecek hakkında yeniden yaratıcı bir şekilde düşünmek için bir şans olduğunu dile getirdi.
Tarihin tekerrür etmediğini ama kafiyeli olduğunu, belirli kalıpları tanıyıp gelecek hakkında sonuçlar çıkarabileceğimizi ancak nihayetinde bir sonraki adımda ne geleceğinin bilinmediğini söyledi. Tek bilinen şeyin, yine tamamen yeni bir şey olacağı olduğunu vurguladı.
“Piyasa bağımlılığı insanları devletin müdahalesine mecbur bırakır”
Kapitalizmin çoğunluğun piyasa ilişkilerine bağımlı olduğu bir dünya yarattığını, bunun insanlık tarihinde mutlak bir yenilik olduğunu söyleyen Beckert, insanların işi olmadığında kendi geçimlerini sağlama imkanlarının kalmadığını belirtti.
Refah devletinin bir yandan işçi hareketinin baskısının sonucu olduğunu, ancak diğer yandan da kendi geçimini üretemeyen insanların piyasa onlara bu imkanı vermediğinde devletin devreye girmesine dair yapısal bir zorunluluğun ifadesi olduğunu açıkladı.
20. yüzyıl tarihinde Sovyet devriminin şaşırtıcı bir şekilde Batı kapitalizmi üzerinde baskı yarattığını ve Batı’daki işçilerin çalışma koşullarını, ücretlerini ve sosyal güvenliklerini artırmak zorunda kaldığını savundu. Bu anlamda Sovyet devriminden en çok yararlananların Rus işçileri değil, muhtemelen Amerika ve Batı Avrupa işçileri olduğu argümanını sundu.
Kapitalizmin ne olduğu sorusuna da açıklık getiren Beckert, kapitalizmin sadece piyasalarla karakterize edilemeyeceğini, çünkü piyasaların tüm insanlık tarihi boyunca var olduğunu söyledi.
Kapitalizmi “özel sermayenin daha fazla sermaye üretmek için üretken bir şekilde yatırıldığı bir ekonomik düzen biçimi” olarak tanımladı. Bu çekirdek dinamiğin 1650 Barbados’unda, 1850 Manchester’ında veya 1920 Detroit’inde farklı göründüğünü ancak hepsinde ortak olanın bu yatırım mantığı olduğunu vurguladı. Kapitalizmin bir siyasi ekonomi ve dolayısıyla bir tahakküm düzeni (herrschaftsordnung) olduğunu da sözlerine ekledi.
“Almanya’da kapitalizm terimi bilinçli olarak perdelendi”
Beckert, Almanya’da egemen sınıfın ve politikacıların neden “kapitalizm” yerine “sosyal piyasa ekonomisi” terimini tercih ettiğine dair de analizlerde bulundu.
Almanya’daki siyasi tarihin ABD’den farklı olduğunu, Almanya’da her zaman kapitalizmi açıkça eleştiren çok güçlü bir işçi ve sosyalist hareketin bulunduğunu hatırlattı. Bu durumun kapitalizm kelimesinin “kötü bir tat” bırakmasına neden olduğunu ve Ludwig Erhard’ın “sosyal piyasa ekonomisi” terimini bir halkla ilişkiler (PR) sözcüğü olarak bilinçli kullandığını belirtti.
Oysa 1960’ların Almanya’sının da tıpkı 1930’ların Almanya’sı veya 1890’ların Amerika’sı gibi kapitalist bir toplum olduğunu vurguladı.
Beckert, kapitalizmin sadece küresel bir perspektiften anlaşılabilecek küresel bir ekonomik düzen olduğunun altını çizdi. Alman sanayi kapitalizminin temelinin İngiltere’de olduğu gibi pamuk endüstrisi üzerine kurulduğunu, bu endüstrinin temelinin ise özgür ücretli işçilik değil, ABD’deki köle plantasyonlarında üretilen ham maddeler olduğunu hatırlattı.
Kitabını bir son değil, bir başlangıç olarak gördüğünü ifade eden Beckert, tarihin açık uçlu olduğunu ve farklı gelecek ihtimallerinin hala masada bulunduğunu söyledi. Neoliberalizmin “her şeyin hep aynı kalacağı” yönündeki telkininin aksine, bugünkü sarsıntıların yaratıcı bir gelecek inşası için fırsat sunduğunu belirterek konuşmasını sonlandırdı.