Görüş

Uçurumun eşiğinde – 1

Yayınlanma

ABD’nin İran’da onurlu bir halkın emperyalist saldırgan için yarattığı bataklığın içine düştüğü gün kadar açık. Emperyalist küstahlık ve elindeki çekice güvenip her gördüğünü çivi sanma alıklığının kafasını bir duvara toslayacağı belliydi; bugün İran’da o duvara gelmiş görünüyor. Sıyrılmaya çalışıyor, ama onca büyük büyük laflardan sonra bu da kolay değil.

Sıyrılmak ancak aşağıdaki şu iki durumdan birinde mümkün olabilir: İran (1) ya ABD’nin ateşi kesmesinin ardından hiçbir şart ileri sürmeden ateşi keser; (2) ya da İran’ın öne süreceği şartlar ABD tarafından kabul edilir. Bunların birincisi, ancak, İran’ın yenilginin eşiğine gelmesi halinde mümkün olabilir; ama bu durumda ABD’nin yenilgiyi kabul etmesi zaten anlamsız olacaktır. Dolayısıyla, ABD’nin saldırıyı durdurması, gerçekte sadece, İran’ın olası şartlarını kabul etmesi halinde mümkün olabilir.

1) Ateşi kesmenin şartları neler, var mı?

İran tarafından bugüne kadar biri gayriresmi, ikincisi resmi, üçüncüsü ve dördüncüsü de yarı-resmi olmak üzere dört şart paketi öne sürüldü. 10 Mart’ta kulis haberlerine düşen ilk gayriresmi paket şu üç maddeden oluşuyordu: (1) Yaptırımlar tamamen kaldırılmalı; (2) İran’ın sivil nükleer programa hakkı olduğu tanınmalı; (3) ABD neden olduğu zarara karşılık tazminat ödemeli. İkinci ateşkes şart paketini devlet başkanı Pezeşkiyan 11 Mart’ta dile getirdi. Şöyle dedi: “Rusya ve Pakistan liderleriyle temasta İran’ın bölgede barış ve huzura bağlılığını teyit ettim. Siyonist rejim ve ABD’nin tetiklediği savaşı bitirmenin tek yolu (1) İran’ın meşru haklarının tanınması, (2) bütün zararların tazmin edilmesi ve (3) ileride olası bir saldırganlığa karşı sağlam uluslararası garantilerdir.” Üçüncü paketi 14 Mart’ta Devrim muhafızlarının eski komutanlarından Muhsin Rezai açıkladı; bu paket de iki madde içeriyordu: (1) Tazminat, (2) Amerikan üslerinin Körfez’den çıkarılması. Tasnim tarafından açıklanan dördüncü paket ise her ne kadar görünüşte sadece Hürmüz boğazının açılmasıyla ilgili olsa da, çatışmanın sona erdirilmesi için genel bir manzume sayılabilir. Buna göre: (1) İran’a karşı tüm yaptırımların kaldırılacağının garanti edilmesi; (2) ABD üslerinin Ortadoğu’dan çekilmesi; (3) İran’ın dondurulmuş varlıklarının iadesi; (4) dolar dışı ticaretin geliştirilmesi.

Bu şartlar çakışıyor.

“Yaptırımların tamamen kaldırılması” maksimalist bir talep; böyle bir talep ancak ya (kısa vadede) ABD’nin Körfez’de topyekûn yenilgisi ya da (orta vadede) İran’da liberallerin iktidarının pekişerek “oligarşinin” (Alptekin Dursunoğlu’nun ifadesidir bu) emperyalizmle uzlaşma programının kabulü halinde karşılık görür. Demek ki mevcut durumda bu talebin propaganda niteliği ağır basıyor. İran’ın sivil nükleer programının (en genelde “meşru haklarının”) meşruiyetinin kabul edilmesi veya (aşağı yukarı aynı şey demek olan) “yeni bir saldırganlığa karşı sağlam uluslararası garantiler” talebinin ise propaganda değeri bile yok, bu sadece bomboş bir saçmalık. 14 Temmuz 2015 tarihli nükleer anlaşması Çin, Fransa, Almanya, Rusya, Britanya, ABD, AB ve İran arasında imzalandı — yani bundan daha sağlam bir uluslararası garanti ancak BM olabilirdi. O da 20 Temmuz 2015’te geldi; BM Güvenlik Konseyi anlaşmayı oybirliğiyle onayladı (BM GK 2231). Yani demir gibi “uluslararası garantiler” mevcuttu. Ama 2018’de birinci Trump döneminde ABD her iki metni de tuvalet kâğıdından daha değersiz bir paçavraya çevirmekte tereddüt etmedi. Bu ikisinden daha sağlam uluslararası garantileri kim sunabilir? “Dolar dışı uluslararası ticaretin geliştirilmesi”, belli ki ABD’ye sunulan bir şart değil, sadece İran’ın uluslararası düzende ve petrol ticaretinde uygulamayı planladığı eylem programı. Tazminat şartına gelince, eğer bundan kastedilen ABD’nin saldırgan bir savaşın sorumluluğunu üstlenerek, yani kapitülasyon ilan ederek, neden olduğu bütün zararlar için bedel ödemesiyse, böyle bir şey olmayacak. Ama tazminat yuvarlak bir laftır, sağa sola çekilebilir. ABD, mesela, Minab’da katlettiği 180 kız çocuğu için “tazminat” ödeyebilir.

“Amerikan üslerinin Körfez’den çıkarılması” talebi de maksimalist, ancak propaganda niteliğinden başka iki önemli özelliği daha var. İlkin, İran’ın mevcut durumda savaşma kararlılığını yansıtıyor. Nitekim, Devrim muhafızlarının “bölgedeki ABD üslerinin yüzde 70’inin yok edildiği” açıklaması abartı sayılsa bile, uydu görüntüleri bu üslerin birçoğunun yerinde şimdiden yeller estiğini gösteriyor. Ama daha önemlisi, İran bu üslerin yok edilmesiyle yetinmeyeceğini, Körfez hanedanlarının ABD oryantasyonunu aşındırmaya kararlı olduğunu da gösteriyor. Kuşkusuz aşınma başka, kopma başka şeyler; Körfez hanedanları değil sadece göbekten değil iliklerine kadar emperyalist sistemin parçasıdırlar ve (Suudi Arabistan’ın merkezkaç eğilimlerine rağmen) Amerikan ordusuna git deseler bile gitmeyeceğini bilirler. Dolayısıyla, bu şart diğerlerinden daha güçlü bir propaganda niteliği taşıyor olsa bile kısa vadede gerçekleşebilir değil. Ama Körfez hanedanları eğer zengin cennetçiği olarak kalmak istiyorlarsa ABD’nin gelecekteki yeni, olası bir saldırganlığına bu derece ortak olmayacakları şartları yaratmak pekâlâ mümkün.

Dolayısıyla, Muhzin Rezai’nin ortaya koyduğu şartlar, İran’da (liberal hükümetin değilse bile) ordu ve Devrim muhafızlarının şartlarıdır ve mevcut aşamada bu şartlardan geri adım atmasını beklememek gerek.

Oysa ABD için adını yenilgi olarak koymayacağı bir çıkış, ancak İran’ın 12 gün savaşının ardından olduğu gibi statükonun devamı yönünde kabul edeceği bir ateşkesle, yani bir sonraki saldırganlık için gün saymaya başlamasıyla mümkün olabilir.

2) Yenilgi mi, kapitülasyon mu?

İran’ın son şartı ABD tarafından kabul edilebilir değil; ama zaten İran’ın hedefi de bunu ona değil Körfez’e kabul ettirmek ve düşmanın saldırılarını belli bir seviyeye düşürdükten sonra, iyisi mi masa başında ateşkes konusunda anlaşmadan, ateşi şimdilik durdurduğunu açıklamak; düşman saldırısı karşısında da misliyle misillemede bulunmak. Bu aslında savaşı bitirmeden inisiyatif üstünlüğünü korumak anlamına geliyor.

Kaldı ki, İran devleti bu emperyalist saldırganlık karşısında konsolidasyonu daha da pekiştirmiş, sadece ABD ve İsrail’i (“Epstein koalisyonu”[1]) değil Körfez hanedanlarını da canevinden vurabileceğini göstermiş, kısmen bu ikincisi ve özellikle de üçüncüsünü ekonomik felaketin eşiğine sürüklemişken, inisiyatif üstünlüğünü korurken neden geri çekilsin ki?

ABD, çizmek istediği tabloda görünenin tersine, yenilmez bir güç değil. Dahası, tarihi boyunca yenilgiyle ciddi bir sorunu olmadığını söylemek bile mümkün. Yaşı biraz kemale ermiş olan bizler için çok açık bir gerçekti bu; ABD’nin zafer kazandığı yerler hatırımıza gelmez ama yenildiği yerleri Küba’dan Nikaragua ve hatta El Salvador’a, Vietnam’dan Çin’e, Kongo’dan Mısır’a kadar uzun bir liste halinde sayabilirdik. Yenilmezlik efsanesi daha dün imal edilmiş bir masaldır; bu masalın miladı da Yugoslavya’dır.

Bu tarihte ABD defalarca yenildi, yenilgileri Washington’da iktidar değişiklikleri takip etti, ancak hiçbirinde kapitülasyon ilan etmedi. Bu mümkün değildir ve İran da bunu hedeflemiyor. Sadece ABD nükleer bir güç olduğu için değil. Bütün küresel emperyalist-kapitalist sistem ona bağlı olduğu için, emperyalist kampın hegemonu olduğu için, ve ABD’nin yıkılması doğrudan doğruya bu sistemin de yıkılması anlamına geleceği için böyle.

Bu, bir vakıa. Ama soru şu: Trump yönetimi, yenilgi ve kapitülasyon arasındaki farkı ayırt edebiliyor mu; veya başka bir ifadeyle: Trump yönetimi askeri-siyasi yenilgiyi kabul ederek iktidardan düşmeyi hazmedebilir mi? Trump bir narsist ve zır cahil bir hödük; bununla birlikte burnu çok iyi koku alan, (kuşkusuz aptal değil ancak) zekâ ve mantığa dayalı bir öngörü veya plan yerine daha ziyade hayvani, sistemin içinde şekillenmiş ve dolayısıyla onun yapısına uygun, bu nedenle iktidara yükselmesini kolaylaştıran reflekslere sahip. Ama narsisizm ve iktidar her şey olunca bu “olumlu” hayvani nitelikler öngörülemezliğe dönüşüyor; iktidarda kalmak için her şeyi, ama her şeyi yapabilecek bir nitelik bu.

Bu nitelikler müesses nizam için tehdit niteliğini artırıyor, doğru. Vaktiyle 14’üncü Louis şöyle dediğinde haklıydı: “L’État c’est moi.” Normal kapitalist bir düzende ise burjuva demokrasisinin artık tamamen işlemez hale geldiği dönemler dışında kimse tek başına devlet değildir.

Ama normali terk edeli çok oldu. ABD’de Trump’ın, selefinin ve onun da selefinin seçilebilmiş olması, Almanya’da Rheinmetall iktidarının kurulabilmiş olması, Brüksel’de Komisyon çetesinin Avrupa’nın kaderine hükmedebiliyor olması, İsrail’de dinci faşist bir liderin bütün dünyanın gözleri önünde soykırım örgütleyebiliyor olması, Şam’da kafa kesmeyi “gençlik hatası” sayan birinin devlet başkanı koltuğunda oturabiliyor olması, demokrasinin ve temayüllerin ırzına geçen bir züppenin Fransa’nın başında kalabiliyor olması, Japonya’nın gene silahlanmaktan ve hatta nükleer silahlanmaktan söz edebiliyor olması… Bütün bunlar artık yeni normalimiz ve bu normalde, Trump da 14’üncü Louis’yi takip edip şöyle dediğinde kesinlikle haklıdır: “L’État c’est moi.” Ve eğer bu böyleyse, kendini ABD’nin yerine koyan, onun cisimleşmesi sayan Trump yenilgiyi iktidardan düşmekten ibaret saymaz, böyle bir yenilgiyi ABD’nin kapitülasyonu sayar.

Bunu çok fazla sıkıştığı anda zor yoluyla kabul etmesi imkânsız değil, gönüllü kabul etmesi ise neredeyse imkânsız.

[1] Bu ifadenin orijinal kaynağı Rusça bir telegram kanalıdır, ama sanırım ülkemizde ilk ben kullandım. İfadenin bu kadar yaygınlaşmış olmasını doğruluğuna yormak gerek.

Çok Okunanlar

Exit mobile version