Bizi Takip Edin

Diplomasi

Ukrayna’nın bütçe açığı 2027’de beklenenden yüksek olabilir

Yayınlanma

Ukrayna, savaşın uzaması ve Batılı donörlerle yürütülen müzakereler kapsamında savunma harcamalarındaki finansman açığının büyümesi riskiyle karşı karşıya. Bloomberg’in aktardığına göre, ülkenin 2027 yılı bütçe açığının önceki tahminlerin üzerine çıkması bekleniyor.

Ukrayna, savaşın uzaması ve Batılı donörlerle süren müzakereler paralelinde savunma alanında giderek büyüyen bir finansman açığıyla karşı karşıya.

Bloomberg’in konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Ukrayna’nın 2027 yılı bütçe açığının daha önce yapılan tahminlerin üzerinde gerçekleşmesi bekleniyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF), haziran ayında çatışmaların 2026 yılı sonunda biteceği varsayımına dayanarak Ukrayna’nın 2027 yılındaki finansman açığını gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yüzde 17,8’i seviyesinde öngörmüştü.

Ancak ek açığın boyutu ve bunun hangi kaynaklarla karşılanacağı henüz netleşmiş değil.

Ajansa konuşan bir kaynak, çatışmalar uzadıkça bu oranın yukarı yönlü revize edileceğini, açığı kapatacak finansman kaynakları üzerinde ise henüz uzlaşma sağlanamadığını aktardı.

IMF ve AB yardımları vergi düzenlemesine bağlı

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Kiev yönetimi IMF ile yeni bir müzakere turuna başladı. Görüşmelerdeki temel anlaşmazlık noktalarından birini, düşük tutarlı yurt dışı posta gönderilerine uygulanan vergi muafiyetlerinin kaldırılmasını öngören yasa tasarısı oluşturuyor.

Tasarının yasalaşması, IMF’den sağlanacak yaklaşık 700 milyon dolarlık dilim ile AB’nin üçüncü çeyrekte Ukrayna’ya aktarmayı planladığı yaklaşık 4 milyar avroluk yardım paketi için şart koşuluyor.

Yükümlülüklerin yerine getirilememesi halinde Kiev, IMF ve AB’nin toplamda yaklaşık 5 milyar dolarlık ortak mali desteğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacak.

Ortaya çıkan ek açığın, dondurulan Rus varlıklarının kullanılması konusunu yeniden gündeme getirebileceği belirtiliyor. Habere göre İspanya, Polonya, Hollanda ve İsveç dışişleri bakanları daha önce bu öneriye dönülmesi çağrısında bulunmuştu. Euractiv sitesi de AB içinde Kiev’in finansman açığını kapatmak amacıyla dondurulan Rus varlıklarının kullanılması konusunun yeniden tartışıldığını aktarmıştı.

AB, Belçika merkezli takas kurumu Euroclear bünyesinde bulunan 210 milyar avro tutarındaki Rus varlığını Aralık 2025’te süresiz olarak dondurmuştu.

Bu karardan önce varlıkların dondurulması işlemi altı ayda bir uzatılıyor ve tüm AB üyesi ülkelerin oy birliğini gerektiriyordu.

Söz konusu adımın ardından Rusya Merkez Bankası, oluşan zararın tazmini talebiyle Euroclear aleyhine 18,2 trilyon rublelik dava açtı. Moskova Tahkim Mahkemesi mayıs ayında Merkez Bankasının taleplerini kabul etti ve 3 Haziran’da icra takibi belgesini düzenledi.

Moskova yönetimi, yurt dışındaki varlıklarına yönelik her türlü müdahaleyi yasadışı olarak tanımlıyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Batı’nın Rus varlıklarına el koyma girişimlerinin hırsızlık sayılacağını ve karşılıksız kalmayacağını ifade etmişti.

Finansman ihtiyacı sürüyor

Ukrayna Maliye Bakanlığı haziran ayı sonunda yaptığı açıklamada, ülkenin 2026-2029 döneminde ihtiyaç duyduğu toplam dış finansman miktarının 145,9 milyar dolar olduğunu bildirmişti.

Bakanlık, 90 milyar avroluk kredi dahil Batılı müttefiklerin sağladığı desteğe rağmen finansman ihtiyacının yüksek seviyesini koruduğunu kaydetti.

AB, Ukrayna’ya yönelik 90 milyar avroluk kredi paketini 22 Nisan’da onaylamıştı. Söz konusu tutarın 30 milyar avroluk kısmı bütçe desteği, 60 milyar avroluk bölümü ise savunma harcamaları için tahsis edildi.

Evropeyska Pravda’nın aktardığına göre bu kredi, ülkenin iki yıllık ihtiyacının yaklaşık üçte ikisini karşılamayı hedefliyor.

Kiev, bütçe desteği kapsamındaki 3,2 milyar avroluk ilk dilimi 25 Haziran’da teslim alırken yaklaşık 6 milyar avroluk askeri finansmanın daha sonra ödenmesi planlanıyor.

Ukrayna’nın 2026 yılı bütçesi yaklaşık 1,9 trilyon grivna (47,5 milyar dolar) açıkla kabul edilmişti. Kyiv Independent ise Avrupa Komisyonunun bir sunumuna dayandırdığı haberinde, AB kredisinin devreye girmesine rağmen Ukrayna ordusunun 19,6 milyar avroluk bir askeri finansman açığıyla karşı karşıya kalabileceğini aktarmıştı.

Diplomasi

BAE ile Kanada ticaret anlaşması imzaladı

Yayınlanma

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kanada, salı günü iki ekonomi arasındaki engelleri azaltmak ve yatırımı artırmak amacıyla kapsamlı bir ticaret anlaşması imzaladı.

Kanada Başbakanı Mark Carney, ABD ile gerginliğin yaşandığı bu dönemde ticaret ve yatırım bağlarını genişletmeyi hedefliyor.

Carney ve Abu Dabi Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed bin Zayed El Nahyan, gümrük vergilerini düşürmeyi, bürokratik engelleri azaltmayı ve her iki ülkedeki işletmelerin pazara erişimini iyileştirmeyi amaçlayan Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması’nın (CEPA) imzalanmasına başkanlık etti.

ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük vergilerinin Kanada ekonomisinde dalgalanmalara yol açması üzerine Carney, önümüzdeki on yıl içinde Kanada’nın ABD dışındaki ticaret hacmini ikiye katlayacağına söz verdi.

Washington ile bir anlaşma sağlama yönündeki sonraki girişimler sonuçsuz kaldı ve bu durum Carney’i, Asya Pasifik’ten Avrupa ve Orta Doğu’ya kadar çeşitli ülkelerle ticaret anlaşmaları yapmak için agresif bir şekilde harekete geçmeye itti.

Başbakanlık yaptığı açıklamada, “CEPA tam olarak yürürlüğe girdiğinde, Kanada’nın BAE’ye yaptığı mevcut ihracatın %99’undan fazlasındaki gümrük vergilerini azaltacak veya ortadan kaldıracak. Bu, baklagil ve kanola yetiştiren Kanadalı çiftçiler, endüstriyel makine ve enerji üretim ekipmanı üreticileri, dünya çapındaki havacılık sektörümüz ve diğer Kanadalı yenilikçiler için yeni pazarlar anlamına geliyor,” dedi.

“Anlaşma ayrıca tarife dışı engelleri de ele alacak, ticaret ve yatırım için daha öngörülebilir bir ortam yaratacak ve sanayi, tarım, ormancılık, balıkçılık ve deniz ürünleri, çevre ve mühendislik sektörleri dahil olmak üzere Kanadalı mal ve hizmetlerin pazara erişimini genişletecektir,” denilen açıklamada, CEPA’nın 2027 yılında yürürlüğe girmesi beklendiği de belirtildi.

İki ülke ayrıca enerji, diplomatik ve savunma işbirliği konularında ön anlaşmalar imzaladı.

BAE Dış Ticaret Bakanı Sani El Zeyudi yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“İster ihracatçılarımız için iyileştirilmiş pazar erişimi yoluyla, ister lojistik, iletişim, ileri teknoloji ve imalat gibi yüksek büyüme gösteren sektörlerdeki yatırım fırsatlarına erişim yoluyla olsun, özel sektörümüz için önemli bir potansiyel görüyoruz; bunların tümü, dayanıklı, çeşitlendirilmiş ve küresel olarak bağlantılı bir ekonomi hedefimizi destekleyecektir.”

BAE, Kanada’nın Orta Doğu’daki en büyük ihracat pazarı ve Kanada da menşeli motorlu taşıtlar, yedek parçalar ve makinelerin önemli bir alıcısı.

İki ülke arasındaki karşılıklı ticaret hacmi geçen yıl 3,5 milyar Kanada doları (2,48 milyar ABD doları) olarak gerçekleşti.

Hükümet verilerine göre, bu rakam son birkaç yıldır yıllık %10 oranında artıyor.

BAE, geçen yıl Kanada’ya 50 milyar dolara kadar yatırım yapma taahhüdünde de bulunmuştu.

Kanada hükümetinden bir kaynak, anlaşmanın imzalanmasının, Kanada Parlamentosu’nun anlaşmayı onaylamasından önceki son adım olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Oxfam: Zenginler iklim felaketlerinden çifte kazanç sağlıyor

Yayınlanma

Oxfam raporuna göre iklimi bozan sektörlere yatırım yapan zenginler, felaketlerin ardından büyüyen yeniden inşa pazarından da kâr elde ediyor. Afetlere hazırlık ve toparlanma pazarının 2029 yılına kadar yıllık 92 milyar dolara ulaşması beklenirken gıda devi patronlarının serveti 120 milyar dolar arttı.

Dünyanın en zengin kesimi, iklim krizini derinleştiren kirletici sanayilerden para kazanmayı sürdürürken faturayı büyüten felaketlerin ardından devreye giren hazırlık ve yeniden inşa pazarından da kâr sağlıyor.

Uluslararası yardım kuruluşu Oxfam tarafından hazırlanan ve The Guardian gazetesinin aktardığı araştırma, küresel sermayenin gezegenin ısınma döngüsünü çift taraflı bir kazanç modeline dönüştürdüğünü gösteriyor.

Yardım kuruluşunun tahminlerine göre afetlere hazırlık, iyileştirme ve yeniden inşa hizmetlerini kapsayan pazarın büyüklüğü 2029 yılına kadar yıllık 70 milyar dolardan 92 milyar dolara çıkacak.

Raporu kaleme alan uzmanlar, hızla büyüyen bu pazarın en zengin isimler için krizin yıkıcı sonuçlarından gelir elde etme motivasyonu yarattığını, bunun da karbon salımını azaltmaya yönelik adımlara duyulan ilgiyi düşürebileceğini vurguluyor.

Oxfam Halkla İlişkiler Direktörü Jean McLean, en zenginlerin krizin iki aşamasında da kazanan taraf olduğuna işaret etti.

McLean, sürecin ilk adımında çevreyi kirleten sektörlere yatırımların sürdüğünü, ardından da giderek ısınan dünyaya kurtarma ve yeniden inşa hizmetleri sunan, hızla büyüyen bir “uyum ekonomisi” üzerinden gelir sağlandığını dile getirdi.

Kuruluşun hazırladığı endekste iklim krizini ağırlaştıran veya krizin yarattığı şartlara uyum pazarından kâr elde eden 217 şirket yer alıyor.

Listelenen işletmeler arasında soğutma sistemleri üretenler, sel bariyerleri geliştirenler ve yangın söndürme ekipmanı imal edenlerin yanı sıra taşımacılık, gıda, sigorta ve kredi hizmeti sunan kuruluşlar dikkat çekiyor.

Raporda iklim felaketleri ile küresel gıda piyasasına yön veren dev ticaret şirketlerini kontrol eden milyarderlerin servet artışı arasında da doğrudan bağ kuruluyor. Bu isimlerin toplam serveti 2020 yılından bu yana 120 milyar dolar yükseldi.

Sürece örnek olarak Batı Afrika’da 2024 yılında yaşanan aşırı hava olaylarının ardından kakao fiyatlarında kaydedilen yüzde 231 oranındaki artış gösteriliyor; Oxfam verileri, söz konusu fiyat sıçramasından bölgedeki yerel çiftçilerin hiçbir kazanç sağlayamadığını ortaya koyuyor.

Oxfam bu tablonun önüne geçebilmek amacıyla yüksek servet sahiplerine, özel jet sahiplerine, petrol ve doğalgaz şirketleriyle çevreyi kirleten diğer sektörlere yönelik vergilerin artırılması çağrısında bulundu.

Kuruluş ayrıca İngiltere’nin uluslararası iklim finansmanını yükseltmesini, sağlanacak bu kaynakların kredi olarak değil, karşılıksız hibe şeklinde verilmesini talep etti.

Birleşmiş Milletler programı kapsamında İngiltere’deki Exeter Üniversitesi ile Güney Afrika’daki KwaZulu-Natal Üniversitesinden bilim insanlarının yürüttüğü bağımsız bir araştırma ise küresel sıcaklık artışını 1,5 santigrat derece sınırında tutmanın artık mümkün olmadığını gösterdi.

Bilim insanları, hükümetlerin artık sıcaklık eşiğinin aşılmasını engellemeye odaklanmak yerine, ortaya çıkacak ağır sonuçları yönetmeye ağırlık vermesinin daha yerinde olacağını savundu.

Araştırmacılar, 1,5 derecelik sınırın aşılmasının aşırı hava koşullarına yol açacağını, buzulların erimesini hızlandıracağını ve mercan resiflerini yok edeceğini hatırlatarak bu gelişmelerin kıyı kentleriyle ada devletlerinin haritadan silinmesine yol açabileceği uyarısında bulundu.

BM Genel Sekreteri António Guterres de derecenin her bir kesrinin can alacağını, geçim kaynaklarını tüketeceğini, eşitsizliği büyüteceğini ve ekosistemleri geri dönülmez bir yıkıma sürükleyeceğini belirterek insanlığın felaketten kaçışın imkânsız hale geleceği noktaya hızla yaklaştığını söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump ise Eylül 2025’te yaptığı açıklamada, iklim değişikliği uyarılarını “dünyada bugüne kadar yapılmış en büyük dolandırıcılık” diye tanımladı.

Temiz enerji projelerini “yeni yeşil aldatmaca”, karbon ayak izi kavramını ise “saçmalık” olarak niteleyen Trump, bu girişimlere yatırım yapan ülkelerin başarısızlığa uğrayacağını öne sürdü.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Merz, Singapur’da “AB-TPP anlaşması” istedi

Yayınlanma

Alman hükümetinin Asya’daki ortak arayış devam ederken, Şansölye Friedrich Merz Singapur’da Trans-Pasifik Ortaklığı ile daha sıkı anlaşmalar istedi.

Merz’in Asya turunun programında Singapur, Japonya ve Güney Kore’de resmi ziyaretler ve görüşmeler yer alıyor.

Meselenin ticaret ve Pekin ile rekabet olduğunu gizlemeyen Şansölye, “Refahımız açık ticaret yollarına bağlı. Güvenliğimiz de öyle,” dedi ve “daha fazla ticaret, güvenli hammadde ve Almanya’da daha fazla istihdam için” tura çıktığını açıkça ilan etti.

Şansölyeye, Siemens CEO’su Roland Busch’un yanı sıra drone üreticisi Quantum Systems ve Airbus’ın askeri bölümünden yöneticilerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 30 kişilik üst düzey iş dünyası temsilcilerinden oluşan bir heyet eşlik ediyor.

junge Welt’te (jW) yer alan habere göre Alman sermayesi ve hükümetinin bakış açısına göre, Japonya, Güney Kore ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ülkeleri özellikle umut vaat eden alternatif pazarlar olarak görülüyor.

Almanya’nın Pasifik bölgesindeki stratejisinin bir diğer hedefi ise AB ile CPTPP üye ülkeleri arasında bir serbest ticaret anlaşmasının imzalanması.

Merz, Asya’da yeni pazar arayışında

2018’de başlatılan ve “Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma” olarak bilinen bu ticaret ittifakına Avustralya, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık, Kanada, Vietnam, Şili, Japonya, Malezya, Meksika, Brunei, Peru ve Singapur dahil olmak üzere on iki ülke katıldı.

Bu ülkeler birlikte küresel GSYİH’nın yaklaşık yüzde 15’ini oluşturuyor ve toplam nüfusu 600 milyona yakın.

Merz, salı günü Singapur’da yaptığı açılış konuşmasında bu bağlamda, “Trans-Pasifik Ortaklığı üyeleriyle büyük çaplı bir bölgelerarası anlaşma yönünde” çalışılması çağrısında bulundu.

Şansölye ayrıca, bölgedeki tek tek ülkelerle de ek ticaret anlaşmaları yapılması çağrısında bulundu. Singapur ile bu tür bir anlaşma 2019 yılından beri yürürlükte.

Merz, uzun vadede hedefin, on bir üyesinin toplam nüfusu yaklaşık 700 milyon olan ASEAN ile AB arasında bir ticaret anlaşması imzalamak olduğunu açıkladı.

Singapur’un müzakerelerde kilit bir rol oynaması muhtemel. Hem Washington hem de Pekin ile iyi ilişkiler sürdüren bu şehir devleti, Avrupalı şirketler için Güneydoğu Asya’ya açılan lojistik ve finansal bir kapı işlevi görüyor.

Yaklaşık 2.400 Alman şirketinin bölgesel genel merkezi, eski İngiliz kraliyet kolonisi olan bu ülkede bulunuyor.

Alman sermayesi, özellikle yarı iletkenler, dijitalleşme, yeşil teknolojiler ve otomasyon alanlarında yerel araştırma ve geliştirme merkezlerine de yatırım yapıyor.

Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, Çin ile gerginliği azaltmak istiyor

Örneğin, bu yılın başlarında Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Schaeffler Grubu’nun yerel bir üniversiteyle ortaklaşa işlettiği robotik alanındaki “son teknoloji araştırma merkezini” ziyaret etmişti.

Son olarak, Berlin ile Singapur arasındaki askeri ve savunma sanayi işbirliği, Almanya’nın Pasifik stratejisinin temel taşlarından biri.

Örneğin, Singapur Donanması’nın yeni denizaltıları, Kiel’deki Thyssen-Krupp Marine Systems (TKMS) tarafından inşa edildi.

Buna ek olarak, TKMS, Singapur devlet şirketi ST Engineering ile bir anlaşma imzaladı.

Bu anlaşma, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasındaki gibi, Singapur adasını Alman denizaltıları için kalıcı bir bölgesel onarım merkezine dönüştürecek.

Singapur ordusu ayrıca, mürettebatı Alman askeri eğitim alanlarında eğitilen “Leopard 2” tanklarını kullanıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English