Görüş
Uluslararası Hukukun Çöküşü: ABD’nin Veto Diplomasisi ve İsrail’in Sistematik İhlalleri
Doç. Dr. Anıl Çağlar Erkan
18 Eylül 2025 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaşanan olaylar, uluslararası hukuk sisteminin yaşadığı krizi çarpıcı biçimde gözler önüne sermiştir. 15 üyeli konseyde 14 ülkenin lehte oy kullandığı Gazze’de acil ve kalıcı ateşkes talep eden karar tasarısının, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nin veto oyuyla engellenmesi, Washington’ın İsrail’e koşulsuz destek politikasının yol açtığı hukuki ve ahlaki çıkmazın en somut göstergesi olmuştur. Bu veto, 7 Ekim 2023’ten itibaren başlayan savaş sürecinde ABD’nin İsrail lehine kullandığı altıncı veto olması itibariyle, sistematik bir hukuk tanımazlığının izlerini taşımaktadır. Seçimle gelen 10 üye tarafından hazırlanan tasarı, Hamas ve diğer grupların elindeki tüm rehinelerin “derhal, onurlu ve koşulsuz” şekilde serbest bırakılmasını da talep ederken, İsrail’in bölgeye insani yardım girişine yönelik tüm kısıtlamaları kaldırmasını öngörmekteydi.
Gazze Savaşının Sayısal Boyutu ve Orantısızlık Krizi
7 Ekim 2023 tarihinde Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırıda 1.200 İsrailli’nin öldüğü ve 5.132 kişinin yaralandığı İsrail tarafından açıklanmıştır. Ancak İsrail’in bu saldırıya verdiği yanıt, uluslararası hukukun orantısızlık ilkesini tamamen hiçe sayar boyutlara ulaşmıştır. Filistin Merkezi İstatistik Bürosu’nun (PCBS) verilerine göre, Eylül 2025 itibarıyla Gazze’de ölen sayısı 55.000’i aşmış, 11.000 kişi ise kayıp durumda bulunmaktadır. Bu rakamlar, İsrail’in giriştiği operasyonun orantısızlık oranının yaklaşık 1:46 düzeyine ulaştığını göstermektedir. Yaralı sayısı ise 134.000’i geçmiş durumda olup, bu da saldırının sivil halka yönelik sistematik karakterini ortaya koymaktadır.
İsrail ordusunun kendi istihbarat veri tabanından sızan bilgilere göre, Gazze’de öldürülenlerin %90’dan fazlasının sivil olduğu tespit edilmiştir. Hamas ve İslami Cihad örgütlerinden toplamda yaklaşık 6.500 militanın öldürüldüğü belirtilirken, bu oran toplam ölü sayısının yalnızca %12’sini oluşturmaktadır. Bu veriler, İsrail’in “Hamas’ı hedef alan hassas operasyon” söyleminin bilimsel verilerle çeliştiğini açıkça ortaya koymaktadır. Öldürülenlerin %63’ünü kadın ve çocukların oluşturması, İsrail’in sivil nüfusu sistematik olarak hedef aldığının istatistiksel kanıtıdır. 10.300 çocuk ve 7.100 kadının öldürülmesi, uluslararası hukukun koruduğu kategorilerin kasten hedef alındığını göstermektedir.
ABD’nin Veto Diplomasisinin Uluslararası Hukuka Etkisi ve Tarihsel Süreç
ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto politikası, İsrail-Filistin meselesinde tarihsel olarak sistematik bir karakter göstermektedir. Washington, 1970’lerden itibaren İsrail aleyhine alınacak kararlara karşı veto hakkını kullanmaya başlamış ve bu uygulama giderek kurumsallaşmıştır. 18 Eylül 2025 tarihli altıncı veto, ABD’nin sadece son iki yıl içindeki tutumunu değil, yarım asırlık bir politikanın devamını temsil etmektedir. Bu veto oranı, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nde kullandığı toplam vetoların önemli bir bölümünün İsrail’i korumaya yönelik olduğunu göstermektedir.
ABD ve İsrail’in dünya sahnesindeki izolasyonu, 18 Eylül oylamasında açıkça görülmüştür. 14 ülkenin ittifakla kabul ettiği tasarının tek başına veto edilmesi, Washington’un uluslararası meşruiyetten uzaklaştığının matematiksel kanıtıdır. BM Genel Kurulu’nda 11 Eylül 2025’te yapılan oylamada ise “İki Devletli Çözüm Bildirgesi” 142 lehte oya karşı yalnızca 10 hayır oyuyla kabul edilmiş, ABD ve İsrail yine azınlıkta kalmıştır. Bu oylama sonuçları, uluslararası toplumun %87’sinin iki devletli çözümü desteklediğini gösterirken, ABD-İsrail ikilisinin küresel yalnızlığını istatistiksel olarak ortaya koymaktadır.
Amerikan diplomat Morgan Ortagus’un oylama öncesinde yaptığı açıklamalar, bu hukuk tanımazlığının altında yatan zihniyeti yansıtması açısından oldukça çarpıcıdır. “Bu savaşı başlatan ve sürdürmeye devam eden Hamas’tır” söylemi, İsrail’in Gazze’de işlediği sistematik savaş suçlarını meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir. Bu yaklaşım, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan orantısızlık ilkesini görmezden gelerek, sivil katliamları savunma hakkı olarak sunmaya çalışmaktadır. ABD’nin bu tutumu, yalnızca İsrail’in suçlarına ortak olmakla kalmamakta, aynı zamanda uluslararası hukuk sisteminin çöküşüne de aktif katkı sağlamaktadır.
İsrail’in Uluslararası Hukuku Çiğneme Stratejisi ve Sistematik İhlaller
İsrail’in Filistin topraklarındaki işgal politikası, 1948’den itibaren süregelen sistematik bir hukuk ihlalleri zincirinin son halkasını oluşturmaktadır. Gazze-İsrail çatışması tarihinde, İsrail’in Gazze Şeridi’ne karşı 1948’den itibaren yürüttüğü 15 savaş bulunmaktadır. Ancak 7 Ekim 2023’te başlayan savaşta öldürülen Filistinlilerin sayısı (55.000+), İsrail-Filistin çatışmasındaki diğer tüm savaşların toplam ölü sayısından daha fazladır. Bu veriler, mevcut saldırının tarihin en yıkıcı operasyonu olduğunu istatistiksel olarak kanıtlamaktadır.
Uluslararası Adalet Divanı’nın 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünde İsrail’in Gazze, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki işgalinin tamamen hukuka aykırı olduğunu tespit etmesi ve 124’e karşı 14 oyla kabul edilen BM Genel Kurulu kararıyla İsrail’e verilen 12 aylık sürenin 18 Eylül 2025’te dolması, hukuki sürecin tamamlanmış olduğunu göstermektedir. İsrail’in bu süreçte işgali sonlandırmak yerine Gazze nüfusunun %7’sinin (160.000 kişi) yerinden edilmesi ve 1,9 milyona yakın kişinin göçe zorlanması, kasıtlı nüfus mühendisliği politikasının somut kanıtlarıdır.
Bu durum, İsrail’in uluslararası hukuku bir engel olarak görmediği, aksine kendi hegemonik projelerine ulaşmak için çiğnenebilir kurallar bütünü olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Danimarka’nın BM Büyükelçisi Christina Markus Lassen’in “Gazze’de kıtlık teyit edildi” açıklaması, İsrail’in sivil halka karşı sistematik olarak açlığı silah olarak kullandığının uluslararası teyididir. Bu taktik, Cenevre Sözleşmeleri’ne göre açık bir savaş suçu olmasına rağmen, İsrail bu ihlalleri sürdürmeye devam etmektedir. Tel Aviv yönetimi, Gazze Şehri’ndeki askeri operasyonlarını genişleterek sivil acıları daha da derinleştirirken, uluslararası toplumun sesini duymamazlıktan gelmektedir.
Soykırım Suçlamaları ve Sistematik İnsan Hakları İhlalleri
İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin soykırım boyutuna ulaştığı yönündeki suçlamalar, yalnızca abartılı siyasi söylemler değil, somut veriler ve sistematik uygulamalara dayanan ciddi hukuki değerlendirmelerdir. Hamas’ın ABD’nin vetosu hakkında yaptığı açıklamada, Washington yönetiminin “İsrail’in Filistin halkına karşı işlediği soykırıma suç ortağı” olduğu ifadesi, uluslararası hukuk açısından incelenmeye değer bir suçlamadır. 7 Ekim 2023’ten itibaren Gazze’de yaşamını yitirenlerin sayısının 64 bin 803’e, yaralı sayısının 164 bin 264’e yükselmiş olması, İsrail’in orantısızlık ilkesini tamamen hiçe saydığının kanıtıdır. Bu rakamlar, İsrail’in sivil nüfusu hedef alan sistematik bir politika izlediğini göstermektedir.
İsrail’in eylemlerinde soykırımın unsurlarını görmek mümkündür: belirli bir grubun fiziksel olarak yok edilmesi amacıyla girişilen sistematik saldırılar, yaşam koşullarının kasıtlı olarak dayanılmaz hale getirilmesi, çocukları hedef alan saldırılar ve toplu sürgün politikaları. Milyonlarca Filistinli’nin göç ettirilmeye zorlanması, bölgeye insani yardımların engellenmesi ve insani krizin kasıtlı olarak derinleştirilmesi, İsrail’in Gazze’de etnik temizlik politikası uyguladığının somut göstergeleridir. Bu politikalar, Soykırım Sözleşmesi’nin tanımladığı suçların tipik örneklerini oluşturmaktadır ve uluslararası toplumun acil müdahalesi gereken durumlardır.
Uluslararası Sistemin İşlevsizliği ve Hukuki Çözümsüzlük
BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in savaş suçları konusunda altıncı kez bloke edilmesi, uluslararası hukuk sisteminin yapısal krizini gözler önüne sermektedir. Bu durum, veto yetkisinin tek bir devlet tarafından uluslararası barış ve güvenliği tehdit edecek şekilde kullanılabildiğini göstermekte ve sistemin reform ihtiyacını acil hale getirmektedir. ABD’nin sistematik veto politikası, yalnızca İsrail’in suçlarını korumanın ötesinde, uluslararası hukuku işlevsiz hale getirerek alternatif güç merkezlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu gelişme, küresel güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesine ve ABD hegemonyasının sorgulanmasına yol açmaktadır.
Uluslararası Adalet Divanı kararlarının uygulanmaması ve BM Genel Kurulu’nun kararlarına açık meydan okunması, hukuki çözümsüzlüğün derinleşmesine neden olmaktadır. İsrail’in 52 ülkenin ortak mektupla silah ambargosuna destek vermesine rağmen saldırılarını sürdürmesi, uluslararası baskıların etkisiz kaldığını göstermektedir. Bu durum, hukuki yaptırımların ekonomik ve diplomatik yaptırımlarla desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkelerin İsrail’e silah sevkiyatının durdurulması çağrısı, bu yönde atılan önemli adımlardan biridir, ancak kapsamlı bir uluslararası cephe olmadan bu çabaların yetersiz kalacağı açıktır.
Sonuç: Hukuk ve Adaleti Yeniden İnşa Etme İhtiyacı
ABD’nin altıncı veto kararı ve İsrail’in uluslararası hukuka karşı sistematik meydan okuması, küresel adalet sisteminin yeniden yapılandırılması ihtiyacını gündeme getirmektedir. Bu kriz, yalnızca Filistin meselesine özgü değil, uluslararası hukukun geleceği ve küresel düzenin adalet temeli üzerine inşa edilip edilemeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir. Washington’un İsrail’e koşulsuz destek politikası, Amerika’nın “özgürlük ve demokrasi” söylemlerinin içi boş laflar olduğunu kanıtlarken, Tel Aviv’in hukuk tanımazlığı da sözde “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” söyleminin sahteliğini ortaya koymaktadır.
Gelecekte, uluslararası toplumun İsrail’in sistematik ihlallerine karşı daha etkili araçlar geliştirebilmesi için veto sisteminin reform edilmesi, ekonomik yaptırımların güçlendirilmesi ve hukuki süreçlerin etkinleştirilmesi gerekmektedir. ABD’nin bu süreçte izolasyon riski taşıyan tutumu, Amerika’nın uluslararası liderlik iddialarını sorgulatırken, İsrail’in de bölgesel barıştan uzaklaşarak daha büyük bir güvenlik açmazına sürüklenmesine yol açmaktadır. Bu çıkmazın çözümü, hukukun üstünlüğü ilkesinin koşulsuz benimsenmesi ve uluslararası toplumun ortak iradesine saygı gösterilmesi ile mümkün olabilecektir.