Amerika

Ünlü iktisatçılar Wolff ve Hudson: ABD’nin gümrük tarifeleri imalat sanayisinde istihdam kaybına yol açtı

Yayınlanma

İktisatçılar Richard D. Wolff ve Michael Hudson, Dialogue Works platformuna verdikleri mülakatta, Washington yönetiminin gümrük tarifesi politikalarının imalat sektöründe beklenen istihdam artışını sağlamadığını ve son 10 ayda 70 bin kişilik kayıp yaşandığını belirtti.

ABD’li önde gelen iktisatçılar Richard D. Wolff ve Michael Hudson, Dialogue Works yayınında, küresel ekonominin gidişatı, ABD dış politikası ve Avrupa’nın içinde bulunduğu yapısal krize ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.

Wolff, ABD yönetiminin son bir yıldır uyguladığı agresif gümrük tarifesi politikalarının, vaat edilenin aksine imalat sanayisinde büyümeye yol açmadığını resmi verilerle ortaya koydu.

Wolff, gümrük vergilerinin ithalatı engelleyerek fabrikaları ABD topraklarına geri çekeceği (reshoring) iddiasının çöktüğünü belirterek, “Gümrük tarifelerinin temel argümanı, ithalata vergi koyarak fabrikaların ABD içinde üretim yapmasını teşvik etmekti. Ancak istatistikler farklı bir tablo çiziyor. Donald Trump’ın başkanlığındaki son 10 ila 11 aylık dönemde, ABD hükümetinin verilerine göre imalat istihdamı 70 bin kişi azaldı” diye konuştu.

İstihdam kaybının yanı sıra, Çin’e uygulanan tarifelerin de hedeflenen sonucu vermediğine işaret eden Wolff, Çin ihracatının ABD pazarındaki daralmaya rağmen küresel ölçekte rekor kırdığını kaydetti.

Wolff, “Çin, ABD pazarındaki kaybını, dünyanın geri kalanına yaptığı satışlarla telafi etti ve ihracatı ilk kez 1 trilyon doların üzerine çıkarak yeni bir rekora ulaştı. Bu iki temel istatistik, tarife politikasının hem Çin’e zarar verme hem de ABD’de imalatı canlandırma hedeflerinde başarısız olduğunu gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Avrupa’nın “bağımlılık krizi” ve sosyal refahın tasfiyesi

Mülakatta Avrupa ekonomisinin yapısal sorunlarına geniş yer ayıran iktisatçılar, Avrupa Birliği’nin ABD’ye olan bağımlılığının kıta ekonomisini sürdürülemez bir noktaya taşıdığını belirtti.

Wolff, Avrupa’nın ABD ve Çin karşısında ekonomik bir “artçı düşünceye” dönüştüğünü ve teknolojik rekabette geride kaldığını savundu.

Wolff, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD’den enerji ve yatırım adı altında 700’er milyar dolarlık taahhütlerde bulunmasını “haraç” olarak nitelendirdi.

Avrupa’nın askeri savunma kapasitesini geliştirmek ve teknolojik açığı kapatmak için devasa kaynaklara ihtiyaç duyduğunu belirten Wolff, bu kaynağın sosyal harcamalardan kesilerek sağlanacağını öngördü.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Avrupa’nın önümüzdeki 10 yıl içinde askeri savunma kapasitesini geliştirmesi ve yapay zeka gibi yüksek teknoloji alanlarında ABD ve Çin’i yakalaması gerekiyor. Ancak kaynaklar sınırlı. Merkez sağ hükümetlerin çoğunlukta olduğu Avrupa’da, bu finansman zenginlerin vergilendirilmesiyle sağlanmayacak. Tek seçenek, sosyal refah programlarında vahşi kesintilere gitmek. Avrupa, ABD’ye olan daimi bağımlılığını sürdürmemek için sosyal devlet modelini feda etme noktasına geldi.”

Wolff ayrıca, Avrupa halklarını bu kemer sıkma politikalarına ikna etmek için “Rusya tehdidi” söyleminin araçsallaştırıldığını ifade ederek, “Kopenhag’ın her an işgal edilebileceği gibi irrasyonel bir korku yaratılarak, sosyal güvenlik sisteminin yok edilmesi meşrulaştırılmaya çalışılıyor” dedi.

Uluslararası hukuk ihlalleri ve sivil hedeflere yönelik saldırılar

Michael Hudson ve Richard Wolff, ABD’nin dış politikasının uluslararası hukuk normlarını ve savaş hukukunu ihlal eden boyutlara ulaştığı uyarısında bulundu.

Özellikle Karayipler ve Pasifik’te balıkçı teknelerine yönelik gerçekleştiği iddia edilen müdahalelere dikkat çeken Wolff, bu eylemlerin yargısız infaz boyutuna vardığını kaydetti.

Wolff, “Son beş aydır ABD yönetimi, Karayipler ve Pasifik’te balıkçı teknelerini hedef alıyor. Eskiden şüpheli durumlarda gemiye çıkılır, arama yapılır ve yasadışı bir durum varsa yargı süreci işletilirdi. Şimdi ise sorgusuz sualsiz müdahale ediliyor. Avukat yok, yargıç yok, mahkeme yok. Yüzün üzerinde balıkçının hayatını kaybettiği ve ailelerin ABD’ye dava açtığı bir süreçten geçiyoruz” diye konuştu.

Hudson ise bu eylemlerin savaş suçu kapsamına girdiğini belirterek, Venezuela ve İran’a yönelik ablukaların uluslararası hukukun 1648 Vestfalya Antlaşması’ndan bu yana gelen temel ilkelerine aykırı olduğunu vurguladı.

Hudson, “Sivil teknelere, belirgin bir askeri tehdit olmaksızın saldırmak savaş hukukunun ihlalidir. Ayrıca savaş uçaklarının sivil uçak gibi kamufle edilmesi de suç teşkil eder. Bu eylemler Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılama konusu olabilir” değerlendirmesinde bulundu.

İran ile gerilim ve “gerçekçi olmayan” talepler

İran’daki ekonomik durumu ve ABD ile yaşanan gerilimi değerlendiren Michael Hudson, ABD’nin askeri stratejisinin tarihsel olarak sivilleri cezalandırma üzerine kurulu olduğunu ancak bu stratejinin ters teptiğini belirtti.

Hudson, Kore ve Vietnam savaşlarından bu yana ABD’nin “sivillere yeterince zarar verirseniz rejim değişikliği talep ederler” doktriniyle hareket ettiğini, ancak halkların saldırı altında genellikle mevcut yönetimlerinin etrafında kenetlendiğini ifade etti.

Hudson, ABD’nin İran’a yönelik taleplerini “gerçek dışı” olarak tanımlayarak şu ifadeleri kullandı:

“Trump yönetimi, İran’ın atom enerjisi programını tamamen sonlandırmasını ve füze savunma sistemlerini teslim etmesini talep ediyor. Hiçbir egemen devlet, savunmasız kalmayı kabul etmez. İran, nükleer silah üretmeme konusunda güvence verebilir ancak savunma kapasitesinden vazgeçmeyecektir. ABD’nin bu maksimalist yaklaşımı, diplomasiyi tıkamakta ve bölgeyi kaosa sürükleme riski taşımaktadır.”

İran’ın savunma kapasitesine de değinen Hudson, İsrail’in Demir Kubbe sisteminin ve ABD savunma sistemlerinin önceki çatışmalarda yetersiz kaldığının görüldüğünü, İran’ın ABD üslerini ve gemilerini vurma kapasitesine sahip olduğunu belirtti.

Mülakatta küresel teknoloji yarışının enerji boyutu da ele alındı. Michael Hudson, yapay zeka ve ileri teknolojilerin devasa boyutlarda elektrik enerjisi gerektirdiğini, ancak ABD ve Avrupa’nın bu enerji altyapısına sahip olmadığını vurguladı.

Hudson, Çin’in rüzgar ve güneş enerjisi alanındaki yatırımlarıyla bu konuda stratejik bir üstünlük sağladığını kaydetti.

Hudson, ABD’nin enerji politikasındaki çelişkilere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Teknoloji hisselerindeki son düşüşler, yatırımcıların ‘elektrik yoksa teknoloji de yok’ gerçeğini fark etmesinden kaynaklanıyor. Yapay zeka veri merkezleri, mevcut kapasitenin çok üzerinde elektrik tüketiyor. Çin, Gobi Çölü’ne kurduğu rüzgar ve güneş santralleriyle bu altyapıyı sağlarken, ABD yönetimi fosil yakıtlara odaklanarak yenilenebilir enerji yatırımlarını engelliyor. Elektrik fiyatlarının son bir yılda yüzde 12 artması, bu darboğazın bir göstergesidir.”

Ayrıca askeri mühimmat üretiminde yaşanan hammadde sıkıntısına da değinen Hudson, bakır fiyatlarındaki artışın hem askeri üretimi hem de elektrifikasyonu olumsuz etkilediğini belirtti.

Hudson, “Vietnam Savaşı’nda her asker yılda bir ton bakır tüketiyordu. Bugün de top mermisi üretimi için bakır gerekiyor, ancak aynı bakır elektrik kabloları için de hayati önemde. Hem savaşı finanse edip hem de yeşil dönüşümü sağlamak fiziksel olarak mümkün görünmüyor” dedi.

ABD iç siyasetinde gerilim ve toplumsal hareketlilik

Richard Wolff, ABD iç siyasetinde artan gerilime ve işçi hareketlerine de değindi. Minneapolis’te başlayan ve Minnesota geneline yayılan grevlerin, 1 Mayıs’ta ülke genelinde bir genel greve dönüşme ihtimalinden söz eden Wolff, bu durumun sistemdeki “çaresizliğin” bir semptomu olduğunu ifade etti.

Wolff, “Sendikaların 1 Mayıs için genel grev çağrısı yapması, ABD tarihinde nadir görülen bir durumdur. İlk etapta katılım düzensiz olabilir ancak bu tartışmanın başlaması bile önemlidir. ABD’de işveren sınıfı, vergi indirimleri nedeniyle Trump yönetimini desteklemeye devam ediyor, ancak toplumsal muhalefet ve anayasal hak ihlalleri konusundaki rahatsızlık büyüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Wolff ayrıca, eski bir iddiayı gündeme getirerek, Mercedes-Benz yönetiminin Almanya’dan ABD’ye taşınması konusunda geçmişte görüşmeler yapıldığını, ancak Alman hükümetinin şirketi ülkede tutmak için büyük askeri ve teknolojik yatırım taahhütlerinde bulunmuş olabileceğini öne sürdü.

Bu durumun, Avrupa sermayesinin ABD’ye kayma riskini ve Avrupa hükümetlerinin sanayiyi tutmak için ödemek zorunda kaldığı bedeli gösterdiğini kaydetti.

Çok Okunanlar

Exit mobile version