Diplomasi
Venezuela karantinası: ABD yedinci tankere el koydu

ABD Güney Komutanlığı, Venezuela’ya yönelik karantina uygulamasını deldiği gerekçesiyle Karayipler’de Rus gölge filosuna ait Sagitta tankerine el koydu. Aralık 2025’ten bu yana alıkonulan yedinci gemi olan Sagitta’nın, ABD ve AB’nin yaptırım listesinde bulunduğu bildirildi.
ABD Güney Komutanlığı, yaptırım kapsamındaki petrolü taşıyan Sagitta isimli tankerin 21 Ocak’ta Karayipler’de alıkonulduğunu duyurdu.
Gemi, Venezuela’ya yönelik “karantina” rejiminin ihlal edilmesini önlemek amacıyla Amerikan ordusunun Aralık 2025’ten bu yana el koyduğu yedinci tanker oldu.
“Venezuela’dan sadece yasal petrol çıkabilir”
ABD ordusu, operasyonun ardından yaptığı açıklamada kararlılık mesajı verdi.
Açıklamada, “Başkan Trump’ın Karayipler’de yaptırım altındaki gemiler için belirlediği karantina uygulamasını ihlal eden bir tankerin daha alıkonulması, Venezuela’dan sadece yasalara uygun petrolün çıkarılmasını sağlama konusundaki kararlılığımızı gösteriyor” denildi.
Gemi takip servisi VesselFinder verilerine göre, ABD, AB ve İngiltere’nin kara listesinde bulunan Sagitta, Panama bayrağı taşıyor.
Tankere yönelik kısıtlamaların gerekçesi olarak, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı nedeniyle uygulanan yaptırımlar gösteriliyor.
ABD deniz piyadeleri gemiye çıkarma yaptı
ABD, geçen perşembe günü de Başkan Trump ile Batı destekli Venezuela muhalefet lideri Maria Corina Machado arasındaki görüşme öncesinde Veronica adlı petrol tankerine el koymuştu.
ABD Güney Komutanlığı, bordalamayı önlemek amacıyla ismini Galileo olarak değiştiren ve Rus bayrağı çeken geminin, Trump yönetiminin getirdiği karantina rejimini ihlal ettiğini bildirdi. Operasyon kapsamında ABD deniz piyadeleri, USS Gerald R. Ford uçak gemisinden tankere çıkarma yaparak geminin kontrolünü ele geçirdi.
Amerikalı yetkililer daha önce Rus şirketin mülkiyetindeki Marinera (Bella 1) ile Olina ve Sophia isimli tankerlere de el koymuştu.
Reuters’a göre, alıkonulan gemiler ya doğrudan ABD yaptırımları kapsamında bulunuyor ya da kara listedeki İran, Rusya veya Venezuela gibi üreticilerin petrolünü taşımak için menşei gizleyen “gölge filo” bünyesinde yer alıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, dün yaptığı açıklamada Washington’ın Moskova’nın talebini görmezden geldiğini söyledi.
Lavrov, Rus tarafının 7 Ocak’ta el konulan Marinera tankerindeki iki denizcinin serbest bırakılmasını istediğini ancak ABD’nin bu talebe yanıt vermediğini belirtti.
Diplomasi
AB, ABD baskısı sonucu “dezenformasyon” konferansından çekildi

Trump yönetimi birçok ülkeye, dezenformasyon konusunda Avrupa’nın önde gelen bir konferansına verdikleri desteği geri çekmeleri için baskı uyguladı.
Bunun üzerine Kanada, Litvanya ve AB Dışişleri Servisi (EEAS) bunu kabul etti.
Çarşamba ve Perşembe günleri düzenlenen #Disinfo2026 konferansı, Avrupa’nın dezenformasyonla mücadele topluluğunun yıllık buluşması ve yüzlerce araştırmacı, gazeteci, teknoloji uzmanı ve politika yapıcıyı Litvanya’nın Vilnius kentindeki bir otelde bir araya geldi.
Konferans, Brüksel merkezli bağımsız bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan EU Disinfo Lab tarafından düzenleniyor.
Konferanstan birkaç gün önce, ana destekçileri olan Litvanya Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Dış Eylem Servisi (EEAS) ve Kanada Dışişleri Bakanlığı’nın logoları web sitesinden kaldırıldı.
Guardian ile paylaşılan etkinlik fotoğraflarında, resmi konferans materyallerine basılmış bu kuruluşların logolarının üzerine yapıştırılmış beyaz etiketler de görülüyor.
Bu durum, logoların programdan aceleyle çıkarıldığını gösteriyor gibi görünüyor.
Avrupalı yetkililer de dahil olmak üzere konuyu yakından bilen üç kişi, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın konferansa verdikleri destek konusunda birçok hükümetle temasa geçtiğini doğruladı.
The Guardian’ın ele geçirdiği ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait iç belgeler, ABD’li yetkililerin Litvanya’ya “ABD’nin endişelerini ciddiye aldığı” için teşekkür ettiğini de ortaya koyuyor.
Belgede, Washington’un, Litvanya’nın ABD’yi yabancı bir bilgi tehdidi olarak nitelendiren bir panelin düzenlenmesini “kınanacak ve şaşırtıcı” bulmasının “minnettar” olduğu ve konferansa katılımını sınırlama kararını memnuniyetle karşıladığı belirtiliyor.
The Guardian’ın edindiği bilgiye göre Fransa ile de temasa geçildi.
“FIMI tehdidi olarak ABD: uyum sağlamak, kabul etmek, karşı koymak” başlıklı bu panel (burada FIMI kısaltması “yabancı bilgi manipülasyonu ve müdahalesi” anlamına geliyor) çarşamba günü yapıldı.
Panel, Avrupa’nın dezenformasyon topluluğunun Washington olmadan dayanıklılığını nasıl yeniden kazanabileceğini ele aldı ve konferansın, ABD’nin Avrupa’da bir dezenformasyon aktörü olabileceği fikrini ilk kez gündeme getirdiği görülüyor.
Kaynaklar ve iç belgelere göre, Dışişleri Bakanlığı, aralarında eski bir CIA görevlisinin de bulunduğu üç Amerikalı konuşmacının yer aldığı bu panele özellikle odaklanmıştı.
Görüşmelerden haberdar olan bir kişiye göre, diğer yazışmaların kaynağı ABD Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Müsteşarı Sarah B. Rogers’ın ofisi gibi görünüyordu.
Litvanya, Kanada ve AB, yaptıkları açıklamalarda, konferans programının, dezenformasyondaki ABD’nin rolüne ilişkin resmi görüşleriyle uyuşmadığını belirttiler.
Oysa bu program, Haziran ayından itibaren, desteklerini geri çekmelerinden aylar önce hazırlanmıştı.
Litvanya Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Konferans programının bazı kısımları hükümetin resmi tutumundan farklılık gösterdiği için Litvanya, ‘Disinfo 2026’ konferansına katılımını iptal etmiştir” dedi.
Global Affairs Canada (GAC) sözcüsü Samantha Lafleur, “GAC, dış etkinliklere katılımı ve bu etkinliklere sponsorluğu her bir vaka için ayrı ayrı dikkatle değerlendirir. Birkaç panel tartışmasının çerçevesindeki değişikliklerin ardından, GAC, AB DisinfoLab 2026 konferansındaki bu oturumlara katılımını gözden geçirmeye karar verdi,” dedi ve Kanadalı yetkililerin hâlâ konferansa katıldıklarını da ekledi.
Bir AB sözcüsü, Avrupa Dış Eylem Servisi’nin konferansa verdiği desteği geri çekmeye karar verdiğini doğruladı; bunun nedeni ise “organizatörlerin bazı tartışmaları, AB’nin resmi tutumlarıyla uyuşmayan bir şekilde çerçevelemeyi tercih etmeleriydi.”
The Guardian’ın edindiği bilgiye göre, AB yetkilileri ABD’nin bir dezenformasyon aktörü olarak nitelendirilmesine katılmadılar.
Resmi destekçi olarak adını geri çekmesine rağmen, AB konferansa finansman sağlamaya devam ediyor.
Diplomasi
Fransız analist Georges Kuzmanovic: Batı Rusya ile değil, kendi halkıyla savaşa hazırlanıyor

Editörün notu: Fransız jeopolitik analisti Georges Kuzmanovic, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da yaptığı konuşmada Batı’nın, özellikle de Avrupa Birliği’nin derin bir siyasi ve ahlaki çöküş içinde olduğunu vurguladı. Batılı liderlerin gerçeklikten tamamen koptuğunu ve başarısızlıkla sonuçlanan küreselleşmenin yarattığı öfkeyle sürekli savaşı körüklediğini belirten Kuzmanovic, Avrupa’nın egemenliğini neoliberal oligarşilere ve ABD vesayetine kaptırdığına dikkat çekti. 2022’deki İstanbul Mutabakatı’nın NATO tarafından sabote edilmesinin ve ardı arkası kesilmeyen yaptırımların hezimetle sonuçlandığını ifade ederek, Batı’nın Küresel Güney’in bağımsız yükselişini kabullenemediğini dile getirdi.
Öncelikle bu buluşmayı düzenlediğiniz için teşekkür ederim. Bu Doğu-Batı Forumu gerçekten harika bir fikir. Ayrıca buraya gelemeyen Emmanuel Todd’un selamını iletmek için de buradayım; kendisi davetliydi fakat ailevi meseleleri yüzünden katılamadı. Avrupa Aydınlanması’nın geri dönüşünü görmeyi elbette çok isterdim; ancak bana öyle geliyor ki önce duvara toslayacağız, nitekim şu anda yaptığımız da tam olarak bu. Thomas’ın da dile getirdiği gibi, hızlı bir çöküşün içindeyiz. Yeni bir Avrupa’ya kavuşmak için lider kadrolarımızı değiştirmek zorundayız. Mikael von der Schulenburg’un da belirttiği üzere liderlerimizin büyük çoğunluğu, gerçeklikten neredeyse Orwellvari bir boyutta tamamen kopmuş durumda.
Avrupa Birliği’nin şu anda tam anlamıyla bir istikrarsızlık odağı haline gelmesinin sebebi de bu. Varsa yoksa savaş tamtamları, bitmek bilmeyen savaş lafları… Elbette ilk hedef Rusya; fakat sadece Rusya değil, İran da sırada. Bir ucundan Çin’e, gelecekte de yükselişi nedeniyle zihinlerde şimdiden düşmanlaştırılmaya başlanan Hindistan’a uzanıyor bu söylem. Bunun ardındaki asıl, derin sebep ise başta siyasiler ve medya patronları olmak üzere -belki sanayiciler biraz daha az- tüm bu yönetici sınıfın öfkeden çılgına dönmüş olması. Küreselleşme baştan aşağı ters teptiği için öfkeliler. Küreselleşmeyi bütün kaymağı kendileri yemek, gezegenin geri kalanını ise sırf Batılı seçkinler için çalışabildikleri için minnettar köleler kılmak üzere kurgulamışlardı. Fakat işler beklendiği gibi gitmiyor.
Bir yandan da Avrupa değerlerinden, demokratik ilkelerden, insana saygıdan dem vuruyorlar. Gelgelelim dünya nüfusunun yüzde 10’u küresel kaynakların yüzde 50’sini tüketirken bu değerleri savunamazsınız; temel sorun burada düğümleniyor. Dünyanın geri kalanı artık “Yetti artık!” diyor ve bu sömürüyü kabul etmiyor. Bana kalırsa kapıldıkları derin paniğin asıl sebebi bu. Tam da bu yüzden, bir sonraki hava harekâtının, bir sonraki bombanın veya taarruzun bir şeyleri değiştireceği umuduyla Birleşik Devletler’e gittikçe daha fazla tabi oluyor, onun vassalı haline geliyorlar. Ne de olsa Rusya’yı, İran’ı, Çin’i, Hindistan’ı yöneten herkes -Modi dahil- “kötü adam.” Şöyle tek bir darbe indirilse, halk ayaklanıp hükümeti değiştirecek; çünkü “iyi” olan biziz, o halklar da iyilikten anlar elbette! Bütün liderleri kötü olduğuna göre, müzakereye yer yok. Müzakereye alan bırakmadığınızda ise hiçbir çözüm üretemezsiniz.
Bir Fransız mizahçının pek eğlenceli bir sözü vardır: “Düşman aptaldır; çünkü düşman olduğunu bir türlü anlamaz.” Zihniyet tastamam bu. İşte bu yüzden karşılarındaki her hasım bir şekilde Hitler oluveriyor. Miloseviç Hitler’di, Saddam Hüseyin Hitler’di, Kaddafi Hitler’di; tabii ki Putin de Hitler. Bu tam bir saçmalık. Bir kere Hitler elden ele düşüp anlamını yitiriyor. Herkes Nazi ise, o zaman kimse Nazi değildir; asıl sorun da burada başlıyor. Üstelik mutlak bir kötülükle masaya oturup konuşamayacağınıza göre, hiçbir çözüme de ulaşamazsınız.
Ben de aynı kanaatteyim. Sol gelenekten geliyorum; uzun yıllar sol partilerde yöneticilik yaptım ve bugün sol partilere baktığımda aynı hisse kapılıyorum. Beş altı yıl öncesine kadar küreselleşme karşıtı eylemlerin ve buluşmaların merkezinde onlar vardı. Fakat dikkat ettiyseniz, artık küreselleşme karşıtı eylemler yapılmıyor. Çünkü o buluşmaların tek amacı, Avrupalı veya Amerikalı solcuların Küresel Güney halklarına nasıl “bir şey olunacağını”, nasıl devrim yapılacağını, nasıl gelişileceğini vazetmesinden ibaretti. Şimdilerde ise Küresel Güney ülkeleri kendi başlarına örgütlenmeye başladığı için bu mesele solun ilgisini çekmez oldu.
Kuşkusuz, Avrupa’nın uluslararası arenaya yeniden dönmesini istiyorsak, egemenliğimizi geri kazanmak zorundayız. Bu daha önce de dile getirildi. Egemenliğimizi birleşik Avrupa uğruna, daha doğrusu Avrupa Birliği ve NATO uğruna yitirdik; ama hepsinden öte, kendi oligarklarımıza teslim ettik. Asıl mesele belki de burada: Neoliberal dogma, Batı ülkelerinde iktidarı fiilen gasp eden bir oligarşi yarattı. Fransa örneğini verecek olursam; medyanın yaklaşık yüzde 95’ini dokuz milyarder kontrol ediyor ve bunların altısı aynı zamanda silah üreticisi. Tablo ortada.
Bir diğer öfke sebepleri de şu: Bildiğiniz gibi, Ukrayna’da başlayan ve Avrupa’nın adeta üçüncü intiharı niteliğindeki bu korkunç savaştan birkaç hafta sonra, 2022’de gayet makul bir çıkış yolu sunan İstanbul Mutabakatı gündeme gelmişti. Ancak tarih tekerrür etmeyecekti; NATO ülkeleri, özellikle de Boris Johnson apar topar Kiev’e gidip “Beyler, savaşı sürdürmek zorundasınız,” dedi. Kafalarındaki plan şuydu: “Rus ordusuna karşı cepheyi altı ay tutun, biz onları ekonomik olarak çökerteceğiz.” Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. O günden beri tam bir hezimet içindeler; şu anda yirmi birinci mi, yirmi ikinci mi, artık sayısını unuttuğum bir yaptırım paketiyle uğraşıyorlar ama hiçbiri işe yaramadı.
Aynı dönemde Amerikalılar, İran’da beş haftada bir savaş kaybetti. Kendini dünyanın hâkimi sananlar açısından korkunç bir hezimet bu. NATO yetkililerinin bile itiraf ettiği gibi, bilinçdışlarında kendilerinin dünyanın zirvesinde, geri kalanların ise barbar olduğu inancı yatıyor. Bu kibri terk etmediğiniz sürece tek bir adım bile ilerleyemez, hiçbir şey başaramazsınız. Öyle akılalmaz bir körlük içindeler ki Küresel Güney’de olup bitenler zerre kadar ilgilerini çekmiyor. Bunu bizzat biliyorum; çünkü burada bulunan arkadaşım Pedro ile birlikte Fréquence Populaire medyasını kurduk ve BRICS zirvelerini yerinde takip etmek için dünyayı dolaşıyoruz. İnanır mısınız, oradaki neredeyse tek Avrupalı gazeteci biziz. Delilik bu; geçenlerde Yeni Delhi’de düzenlenen zirveyi bile görmezden geldiler.
Hülasa; Albay Davis ve diğerlerinin de vurguladığı gibi liderlerimiz 1992 yılına ve Fukuyama’nın “tarihin sonu” masalına saplanıp kalmış durumda. Dünyaya savaştan başka bir gözle bakamayan, hasmını alt edecek hiçbir gücü olmamasına rağmen saçma bir inatla savaşı kazanmak zorunda olduğunu düşünen bir güruh bu. İşte tam da bu noktada bizlere daha büyük bir mesuliyet düşüyor. Burada yaptığınız işin kıymeti de bundan ileri geliyor; muazzam bir adım bu. Barış için bastırmak zorundayız. Profesör Zhang Weiwei’in ifade ettiği gibi, altı temel sütunun ilki barıştır. Gücümüz yettiğince hepimizin yapması gereken yegâne şey, barış zeminini zorlamaktır; zira gidişat son derece vahim.
Sosyalizme dair getirdiğiniz yoruma ise katıldığımı söyleyemem; çünkü bu düşünce özünde Marx’ın külliyatına dayanır. Marx’ı okuduğunuzda, şiddeti dışlamadığını görürsünüz; mesele insan toplumunun barışçıl yollarla evrilmesi değildir. Aksine, şiddet ve kan öngörülür; hatta daha fazla kanın çoğunluğu ayağa kaldıracağı savunulur. İnsanlığın maruz kaldığı tüm adaletsizlikler, bir nevi Haiti usulü, işçi sınıfının bedeninde somutlaşmış kabul edilir. İşte tam da bu gerekçeyle, sözde işçi sınıfında toplanan bu haksızlıklar silsilesi; ona savaşla, can alarak toplumu zorla ele geçirme ve o muhayyel komünist düzeni şiddet yoluyla dayatma hakkını tanır. Dolayısıyla bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında gördüğümüz demokratik sosyalizm değildir; bambaşka bir şeydir.
Bir şey daha ekleyecektim, unuttum… Evet, İkinci Dünya Savaşı’nda bugünkü Hırvatistan topraklarında faşist ideolojiye dayalı bir Ustaşa devleti kurulmuştu. Kukla devlet deyip geçiyorlar; kukla falan değil, Katolik Kilisesi’nin Ustaşa hareketiyle el ele verdiği, Nazi Almanyası’nın doğrudan müttefiki olan bir devletti bu. Kurulan toplama kamplarında yaklaşık 1 milyon Sırp, Yahudi ve Roman katledilirken tek bir rahip dahi buna karşı çıkmadı. Hatta rahipler bu cinayetlere bizzat iştirak etti, Sırpları zorla Katolik yaparak yeniden vaftiz etme ayinlerine katıldı. Velhasıl, son derece karmaşık bir mesele bu.
Neticede tüm bunlar ülkelerimizin içine düştüğü hızlı çöküş ve şizofreniyle ilintili. Albay Davis’in Deep Dive kanalında sıkça tekrarladığı gibi, akılalmaz bir durumla karşı karşıyayız: Liderlerimiz dört buçuk yıldır bizi Rusya’yla savaşa hazırlıyor. Geçen yıl Fransa Belediyeler Birliği toplantısında -ki hiç yeri değilken- Genelkurmay Başkanı mikrofonu alıp kürsüden 2030’da Rusya ile savaşa hazırlanmamız gerektiğini söyledi. Pekâlâ, hazırlanalım; fakat ne zorunlu askerlik var, ne seferberlik planı, ne üretilen yeni bir tank, ne de mühimmat. Gelgelelim çok tuhaf bir gelişme var: Jandarma ve polis teşkilatı için toplumsal olaylara müdahale amaçlı çok sayıda zırhlı araç satın aldılar; her iki birim de tepeden tırnağa silahlandırıldı.
Bana kalırsa Rusya ile şu aşamada barış yapamazlar. Yakında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı Fransa örneğinden gidecek olursak; bütün bu savaş çığırtkanlığı, asıl tartışılması gereken hayati meselelerin üzerini örtmek için yapılıyor. Kamu borcumuz neden bu kadar çığırından çıktı? Borç neden bu denli hızla katlanıyor? On yıllık tahvil faizleri nasıl oldu da yüzde 5 sınırına dayandı? Gençler neden iş bulamıyor? Ücretler neden bu denli sefalet düzeyinde kaldı? Litre başına dizel fiyatı nasıl 3 avroya fırlayacak? Bu tam bir delilik; bu fiyata kimse çalışamaz, geçinemez. İşte bu gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak ve kapıdaki toplumsal isyanları bastırmaya hazırlanmak için Rusya ile savaştan dem vuruyorlar. Açıkça ifade ediyorum: Aslında kendi halklarıyla savaşmaya hazırlanıyorlar.
Diplomasi
AB, ticaret görüşmeleri konusunda Çin’den “işaret” bekliyor

Üst düzey AB ticaret yetkilileri, iki günlük yoğun müzakereler için bugün (7 Ekim) Pekin’e doğru yola çıkıyor.
Bununla birlikte Brüksel’de görüşmelerin ne gibi sonuçlar vereceğine dair beklentiler ılımlı.
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, perşembe ve cuma günleri Çinli mevkidaşı Wang Wentao ile bir araya gelecek.
Bu görüşme, Brüksel’deki son buluşmalarından üç ay sonra gerçekleşecek. O görüşmede Avrupalılar, ticaret ilişkilerinde dengelenme sinyallerinin görülmesi için Ekim ayı sonuna kadar süre vermişti.
Aralıksız süren çalışma düzeyindeki görüşmelerin zorlu geçtiği görüldü. Dengesiz ticaret dengesinde daralma belirtisi neredeyse hiç görülmüyor.
Nitekim, Pekin’in 27 üyeli blokla olan devasa ticaret fazlası, geçen çeyrekte daha da arttı.
Bununla birlikte, Pekin’in Avrupa ile ticari ilişkilerinde sorunlar olduğu yönündeki öneriyi artık açıkça reddetmediği düşünülüyor.
Görüşmelere yakın kaynakların South China Morning Post’a (SCMP) aktardığına göre Brüksel, cuma günü sonuna kadar Çin Ticaret Bakanlığı’nın tek bir sektörde ihracatını azaltmayı kabul etmesini umuyor.
Bu, daha sonra diğer sektörlere de genişletilebilecek bir “kavram kanıtı” düzenlemesi olacak.
Böylesine dar kapsamlı bir sonuç bile, her iki tarafın da “Ticaret ve Yatırım İstişareleri” olarak adlandırılan sürecin ilk turlarını başarılı olarak ilan etmesine imkân tanıyacak.
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin (ECFR) Asya programı direktörü Andrew Small, “Pekin’de yapılacak Šefčovič görüşmeleri, Çin’in masaya yeterince ciddi teklifler koymaya istekli olup olmadığını ve bu tekliflerin altta yatan dinamikleri değiştirecek kadar önemli olup olmadığını belirleyecek,” dedi.
Pekin, ihracata olan bağımlılığının arttığı bir dönemde, kârlı Avrupa pazarına daha geniş erişimini korumayı umabilir.
Bununla birlikte, küçük çaplı bir ilerlemenin, AB’yi bu yılın ilerleyen dönemlerinde dengeleme görevini kendi eline almaktan alıkoyması pek olası değil.
AB, Çin’in “devlet kapitalizmi ve sübvanse edilmiş rekabet” modelinin kendi imalat sektörünü tehlikeye attığına ikna olmuş durumda.
Önemli sektörlerdeki Çin menşeli ucuz ithalatın ani artışları, Avrupa’nın sanayi merkezlerinde, özellikle de Almanya’da binlerce fabrika işinin kaybedilmesinden sorumlu tutuluyor.
Alman üreticiler için değerli müşteriler ve tedarikçiler olan Çinli firmalar, değer zincirinde hızla yükselerek acımasız rakiplere dönüştü.
Alman yetkililer, bu acımasız rekabetin arkasında Çin’in beyan edilmemiş devlet sübvansiyonları, düşük değer biçilmiş para birimi ve diğer destek biçimlerinin yattığına inanıyor.
Bu dinamik, Çin politikası konusunda eşi görülmemiş bir Fransız-Alman ittifakının oluşmasına yol açtı ve bu ittifak, AB’yi çok daha sert bir yöne itecek gibi görünüyor.
Small, “Almanya’nın ihtiyatlı tutumu uzun süredir AB’nin daha sert bir yaklaşım benimsemesini engellemiş olsa da, Çin konusunda Avrupa çapında bir eylem için nihayet uzlaşma sağlandı,” dedi.
Pazartesi günü, Paris ve Berlin, diğer hususların yanı sıra AB’nin Çin’i pazarından derhal dışlamasına imkân verecek yeni bir ticaret silahı çağrısında bulunan bir belgeyi ortaklaşa imzaladılar.
Bu, misilleme korkusuyla yıllardır Pekin’i ticaret konusunda sorumlu tutmaktan çekinen Alman hükümeti açısından dramatik bir dönüşüm.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından imzalanarak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e hitaben yazılan mektupta, bu adımın ardındaki gerekçeler ortaya konuldu.
Mektupta, “Komisyonun elinde, kararlı ve sistematik bir tepki verebilmesini, yani ters nitelikli çoğunluk yoluyla harekete geçebilmesini ve gerekirse iç pazardan derhal dışlanmaya varan güçlü önlemler alabilmesini sağlayacak güvenilir bir araca ihtiyacımız var,” denildi.
Bu mektup, beklenmedik bir ittifakın işareti: Paris yıllardır daha fazla korumacılık ve sanayi politikasının en büyük destekçisi olmuşken, Berlin ise genellikle bu konudaki en büyük engeldi.
Avrupa Parlamentosu’nun en üst düzey ticaret yasama yetkilisi Bernd Lange’ye göre, “Avrupa Konseyi nihayet uyandı.”
Almanya ve Fransa gibi iki ağır top, ticaret savunma araçları konusunda bir rota değişikliğine ihtiyaç duyulduğunu kabul etti.
Lange, “Haksız piyasa bozulmalarına karşı koruma sağlamak için bu araçların daha hızlı ve daha kolay bir şekilde devreye sokulması gerekiyor,” dedi.
Yeni araç, kilit sektörlerdeki AB firmalarını, silah olarak kullanılabilecek ithalata daha fazla bağımlı hale gelmemek için tedarikçi tabanlarını genişletmeye zorlamayı amaçlayan bir araca ek olarak devreye girecek.
Çeşitlendirme aracı, ticari misillemelerden etkilenen firmaları tazmin etmek için kurulacak bir dayanışma fonuyla birlikte, muhtemelen Aralık ayı başında açıklanacak.
Çin Ticaret Bakanlığı Salı günü yaptığı açıklamada, “Fransa ve Almanya’nın… AB’yi korumacı araçlara sık sık başvurmaya teşvik etmekten kaçınmasını ve iktisadi ve ticari meseleleri kesinlikle siyasallaştırmamasını ya da aşırı güvenlik meselesi haline getirmemesini, böylece yanlış yolda yanlış adımlar atarak nihayetinde kendilerine zarar vermekten kaçınmasını” umduğunu belirtti.
27 AB üye ülkesinin liderleri önümüzdeki hafta Brüksel’de bir araya gelecek ve Pekin görüşmeleriyle ilgili bilgilendirilecekler.
Haziran ayında yapılan son toplantıda, yalnızca İspanya Başbakanı Pedro Sanchez daha sert bir ticaret politikasına karşı çıkmıştı.
Sosyalist liderin Kasım ayında erken seçim çağrısı yapması ve anketlerde geride kalması nedeniyle, Çin yakında Avrupa’nın en üst düzey masasında kendisini savunan çok az kişi olduğunu fark edebilir.
Dünya Ticaret Örgütü’nün eski başkanı Pascal Lamy, salı günü Le Monde gazetesine verdiği demeçte şunları söyledi:
“Bugün herkes yüksek alarmda. Çin’le başa çıkmak için bir A Planı’na ihtiyacımız var: Šefčovič de bunu yapıyor. Çinlilerle, belirli sektörlerdeki ihracatlarını veya damping uygulamalarını kısıtlamak için kendilerinin alacağı önlemler üzerinde müzakere etmeye çalışıyor. Fakat bunun yeterli olacağı şüpheli. Dolayısıyla bir B Planı’na da ihtiyacımız var.”
Dünya Basını2 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş7 gün önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya1 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı
Rusya2 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Avrupa2 hafta önce“Kararları sağ alıyor, Sol Parti de onlara uyuyor”










