Görüş
Xi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
2025’in sonlarından başlayarak 2026 boyunca dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri büyük güçlerin art arda Pekin’e yönelmesi oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi küresel sistemin merkezindeki aktörlerin Çin ile doğrudan üst düzey temas kurması uluslararası düzenin değişmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak görülüyor. Bu ziyaretlerin sıradan diplomatik temaslar olmadığı kesin. Açıkçası bu ziyaretler dünyanın güç merkezlerinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik ve stratejik hamleler. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyelerinden dördünün kısa süre içerisinde Çin ile yoğun temas kurması Pekin’in artık ekonomik bir güç olmasının ötesinde küresel diplomasinin ana merkezlerinden biri hâline geldiğini ortaya koydu.
Uzun yıllar boyunca dünya düzeni büyük ölçüde Amerika merkezliydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD hem askerî hem ekonomik hem de diplomatik olarak rakipsiz bir konuma ulaşmıştı. Çin ise hızla büyüyen ama daha çok üretim gücü ve ucuz işgücüyle tanımlanan bir ekonomi olarak görülüyordu. Pekin’in küresel sistemde etkisi vardı ancak dünya siyasetinin ana karar mekanizmaları hâlâ Washington merkezli işliyordu. Fakat son yirmi yılda yaşanan dönüşüm Çin’i yalnızca ekonomik bir dev olmaktan çıkarıp küresel stratejik rekabetin merkezine yerleştirdi.
Bugün Çin dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden biri. Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmı Çin bağlantılı çalışıyor. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, yapay zekâdan güneş enerjisine kadar birçok kritik sektörde Çin hem üretici hem de standart belirleyici bir güç hâline gelmiş durumda. Bu ekonomik kapasite doğal olarak siyasi ve diplomatik etkiyi de beraberinde getirdi. Artık dünya liderleri Çin’i görmezden gelerek küresel sorunları yönetemeyeceklerini biliyorlar.
Çin’e gerçekleşen ziyaretlerin temel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Donald Trump’ın Pekin’e giderek Xi Jinping ile görüşmesi Washington ile Pekin arasındaki sert rekabete rağmen doğrudan temasın zorunlu hâle geldiğini gösterdi. Aynı şekilde Vladimir Putin’in Çin ile stratejik yakınlığı zaten uzun süredir biliniyordu ancak Moskova’nın Batı ile yaşadığı derin kriz sonrası Çin ile daha fazla işbirliği yapması Pekin’in Avrasya’daki ağırlığını ciddi biçimde artırdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ziyareti ise Avrupa’nın Çin politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin işareti olarak yorumlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce gerçekleştirdiği temaslar da Avrupa’nın Çin’le tamamen kopmak istemediğini ortaya koymuştu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Pekin görüşmeleri ise özellikle ekonomik açıdan dikkat çekiciydi. Çünkü Alman sanayisi için Çin pazarı hâlâ vazgeçilmez öneme sahip. Buna ek olarak Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Çin ile sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar da Pekin’in Avrupa kıtasındaki etkisinin yalnızca büyük Batı Avrupa devletleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Sırbistan son yıllarda altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri, teknoloji transferi ve savunma alanındaki işbirlikleri sayesinde Çin’in Avrupa’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi.
Bu ziyaretlerin ortak noktası hepsinin Xi Jinping ile doğrudan temas arayışı taşımasıydı. Xi artık sadece Çin’in lideri olarak görülmüyor. Birçok ülke açısından Xi, küresel sistemin geleceğini şekillendiren ana figürlerden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle Xi döneminde Çin’in daha merkeziyetçi, daha vizyoner ve daha uzun vadeli stratejik planlama yapan bir yapıya dönüşmesi liderliğin kişisel önemini artırdı. Bugün dış dünya büyük ölçüde Xi Jinping’in kararlarına odaklanıyor. Bu nedenle Pekin’e yapılan ziyaretler aynı zamanda “Xi ile doğrudan kanal kurma” çabası anlamına geliyor.
Burada semboller büyük önem taşıyor. Çünkü uluslararası siyasette “kimin kimin ayağına gittiği” bile güç algısının parçasıdır. Eğer dünya liderleri sürekli Pekin’e gidiyor, Xi ise sınırlı hareket ediyor ama herkes onunla görüşmek istiyorsa bu doğal olarak şu mesajı güçlendiriyor: “Xi Jinping artık Çin’in lideri olmanın ötesinde küresel sistemin ana karar vericilerinden biri.” Daha da dikkat çekici olan nokta ise Xi’nin daha az hareket etmesinin Çin’in etkisini azaltmaması. Tam tersine Pekin’in “ziyaret edilen merkez” hâline gelmesi Çin’in öz güvenini büyüten bir görüntü oluşturdu. Bu durum birçok gözlemci açısından dünya düzeninin değiştiğinin en görünür sembollerinden biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü artık küresel liderler Washington kadar Pekin’e de giderek “Küresel denklem burada kuruluyor.” mesajı veriyorlar.
Bunun birde somut jeopolitik nedenleri bulunuyor. Dünya artık birbirine son derece bağımlı bir sistem içinde hareket ediyor. ABD ile Çin arasında büyük bir rekabet var ancak aynı zamanda iki ekonomi birbirinden tamamen kopamıyor. Ticaret, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran krizi ve küresel tedarik zincirleri gibi konuların tamamında Çin belirleyici bir aktör hâline geldi. Dolayısıyla Washington dâhil hiçbir büyük güç Çin’i devre dışı bırakarak küresel strateji kuramıyor.
Özellikle Avrupa açısından Çin meselesi daha karmaşık bir hâl aldı. 2022–2024 döneminde Avrupa’da Çin’e karşı daha sert ve mesafeli bir yaklaşım vardı. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, enerji krizleri ve ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler Avrupa’yı daha dengeli bir politika arayışına itti. Avrupa liderlerinin Pekin’e yönelmesi Çin ile ekonomik bağların tamamen kopmasının Avrupa için büyük maliyet yaratacağını gösteriyor. Bu durum aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı bloğunun kendi içinde de farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Çin’in yükselişi yalnızca Batı ile ilişkiler üzerinden okunmamalı. Pekin’in Küresel Güney’de kurduğu etki alanı da son derece önemli. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya, Körfez ülkeleri ve Güney Asya’da Çin’in etkisi son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bu çerçevede Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in Çin’e gerçekleştirdiği ziyarette dikkat çekici bir anlam taşıyor. Çünkü Çin-Pakistan ilişkileri uzun süredir “demir dostluk” olarak tanımlanıyor. Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin başta Pakistan olmak üzere birçok ülkede limanlar, demiryolları, enerji tesisleri ve altyapı projeleri inşa etti. Pekin ayrıca Batılı finans kuruluşlarının aksine daha az siyasi şart öne sürerek kredi ve yatırım sağlayabiliyor. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke Çin’i ekonomik ortak görmekle birlikte aynı zamanda Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak görüyor.
Tüm bunlar “Çin yükseliyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Bugünkü tabloya bakıldığında buna “evet” demek gerekiyor. Çünkü artık dünya liderleri için Washington kadar Pekin de kritik bir diplomasi merkezi hâline geldi. Ayrıca Çin ekonomik büyüklüğüyle birlikte kriz çözme kapasitesiyle de dikkat çekiyor. İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol Rusya ile ilişkileri ve Küresel Güney üzerindeki etkisi Pekin’in diplomatik ağırlığını artırdı.
2026 yılı boyunca yaşanan diplomatik trafik çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli değil. ABD karşısında ekonomik, teknolojik, kültürel ve diplomatik açıdan ona meydan okuyabilen bir Çin bulunuyor. Bu nedenle yeni dönem, “Amerikan Yüzyılı’nın” tek merkezli yapısından farklı olarak herkesin herkesle işbirliği yaptığı gibi herkesin herkes ile rekabet içinde olduğu çok merkezli-çok medeniyetli bir düzeni andırıyor.
Xi Jinping’in konumu da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bugün birçok lider için Pekin’de Xi ile görüşmek ikili ilişkiler açısından önemli ancak küresel güç dengelerinde yer edinmek açısından da önem taşıyor. Bu durum Xi’nin kişisel prestijini ciddi biçimde artırmış durumda. Artık uluslararası sistemde birçok kritik meselede, “Pekin masada değilse çözüm eksik kalır.” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. 2025 sonundan itibaren hızlanan Çin ziyaretleri sadece diplomatik takvim yoğunluğu değildir. Dünya düzeninin değişiminin somut bir göstergesi olarak okunmalı. Pekin ekonomik bir merkez olmanın yanında küresel siyasetin ana güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Çin lideri Xi Jinping ise artık yeni çok merkezli-çok medeniyetli dünya düzeninin en etkili figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Bugün Pekin’e yönelen diplomatik trafik yalnızca ABD, Rusya veya Avrupa’nın büyük devletleriyle sınırlı değil. Sırbistan’dan Pakistan’a, Körfez ülkelerinden Afrika devletlerine kadar çok geniş bir coğrafyadan liderlerin Çin ile doğrudan temas kurmaya çalışması Pekin’in küresel sistemdeki merkezi konumunu daha görünür hâle getiriyor. Bu nedenle son dönemde gerçekleşen ziyaretler yeni uluslararası düzenin güç haritasının da yeniden çizildiğinin işaretleri olarak okunuyor. Artık birçok başkent için küresel gelişmeleri anlamanın ve geleceğe dair strateji üretmenin yolu Washington kadar Pekin’den de geçiyor. Bu nedenle “Bütün yollar Pekin’e çıkıyor” ifadesi günümüz uluslararası siyasetinde giderek daha fazla karşılık bulan bir gerçekliğe dönüşüyor.
Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.
X: @umur_tugay
