Görüş

Yanlı Batı medyasının gözünden İran

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Araştırmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Giriş

Afganistan, Irak ve Libya’daki başarısızlıkların kanıtladığı üzere, yanlı Batı medyası tarafından tasvir edilenin aksine, Batı tarzı demokrasiyi farklı ülkelerde uygulamanın pek çok zorluğu vardır. Dışarıdan dayatılan seçim sistemleri, yerel kültürler ve sosyal dinamikler göz ardı edildiğinde istikrarsızlık yaratabilir. Afganistan’da ABD destekli hükümet, zayıf kurumlar ve yolsuzluk nedeniyle çöktü. Irak, işgalin ardından bir iç savaşa ve IŞİD’in yükselişine tanık oldu. Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Libya’daki durum, net bir plan olmaksızın yapılan rejim değişikliğinin kaosa yol açabileceğini gösteriyor. Demokrasi her yerde aynı değildir; kültürlere göre farklılık gösterir. Batı demokrasisinin idealizmi hakkındaki Batı propagandasına rağmen, yolsuzluk ve hesap verebilirlik eksikliği gibi sorunlar mevcuttur ve bunlar, büyük ölçüde sponsorların ve siyasi partilerin tahakkümü altındaki, siyasi olarak kontrol edilen medya tarafından genellikle görmezden gelinir. Buna Donald Trump, Emmanuel Macron ve Ursula von der Leyen gibi örnekler dahildir. Şu anda Batı sistemleri önemli sorunlarla karşı karşıyadır. Bununla birlikte, Çin’deki yönetim modeli, ekonomik başarısına ve Batı’nın iflastan kurtulmak için devasa Çin yatırımlarına duyduğu arzuya rağmen, Batı tarafından kendi yanlı bakış açılarıyla siyasi özgürlüklerin eksikliği nedeniyle eleştiriliyor. İran’da ise vatandaşların yaşamlarını iyileştirmeyi amaçlayan ve neredeyse her yıl düzenlenen protestolar, demokrasinin ve ifade özgürlüğünün varlığına işaret ederken, serbest seçimler de planlanan takvime uygun olarak yapılıyor. İran güçlü ve bağımsız bir devlet olarak kabul edildiği için, tıpkı Rusya ve Çin gibi Batılı güçlere meydan okuyor; Batı’yı İran’ın bağımsız bir ülke olması konusunda özellikle rahatsız eden şey de budur. Mısır’daki Nasırcılık dönemi, Batı’nın kendi etkisine direnen liderlerin imajını nasıl çarpıtmaya çalıştığını gösterdi. Bu nedenle, yönetim modellerinin yerel bağlamlara uyum sağlaması gerekir ve Batı, Batılı olmayan deneyimleri tanımalı ve bunlara saygı duymalıdır.

1. İran’daki Mevcut Protestolar (Ocak 2026 İtibarıyla)

İran’daki protestolar devam ediyor ve temel olarak sosyal ve ekonomik şikayetlerin etkisiyle 2025 sonlarından bu yana tırmanışa geçti. Bu şikayetler arasında hızla artan enflasyon (bazı tahminlere göre yüzde 40’ın üzerinde), para biriminin çöküşü (riyal’in dolar karşısında sert düşüşü), gıda ve yakıt fiyatlarının yükselmesi, yaygın yolsuzluk ve ABD yaptırımları ile savaş sonrası yeniden inşa çalışmaları altındaki kemer sıkma önlemleri yer alıyor. Tahran pazarlarındaki tüccarların grevleriyle başlayan gösteriler bazı kırsal bölgelere yayıldı ve bazı durumlarda şiddetlendi; protestocuların arasına sızan provokatörler nedeniyle protestocular ile güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşandığı rapor edildi. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan liderliğindeki İran hükümeti, hayat pahalılığını ele almak için ekonomik reformlar gibi acil çözümler sunmaya çalıştı ancak bazı protestocular daha geniş siyasi değişiklikler ve yolsuzlukla mücadele önlemleri de talep ediyor. Bu olaylar münferit değildir; 2009’daki Yeşil Hareket’ten bu yana, genellikle benzer ekonomik zorluklar nedeniyle periyodik olarak benzer dalgalar yaşanıyor.

2. Fransa’daki Sarı Yelekliler Protestoları (2018-2019)

Sarı Yelekliler hareketi (Gilets Jaunes), Kasım 2018’de, kırsal toplulukları ve işçi sınıfını orantısız bir şekilde etkileyen, çevresel girişimleri finanse etmeyi amaçlayan akaryakıt vergisi artışına bir tepki olarak başladı. Hareket hızla ekonomik eşitsizliğe, artan yaşam maliyetlerine ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, iş yeri sahipleri lehine vatandaşları yasal haklarından mahrum bırakan iş kanunu reformları da dahil olmak üzere politikalarına karşı daha geniş taleplere dönüştü. Ülke genelinde yol kapatma eylemleri, yürüyüşler ve Paris gibi şehirlerde çatışmaların yaşandığı haftalık gösteriler düzenlendi.

Ölümler ve baskı: Çoğu doğrudan polis müdahalesinden ziyade yol kapatma eylemleriyle bağlantılı trafik kazalarından kaynaklanan 11 ölüm vakası rapor edildi (örneğin, çarpışma olaylarında ölen 3 Sarı Yelekli ve diğerleri). Yaralanmalar önemli boyuttaydı: Yaklaşık 2 bin 500 protestocu ve 1800 polis memuru yaralandı; polisin plastik mermi, göz yaşartıcı gaz ve cop kullandığına dair raporlar aşırı güç kullanıldığı suçlamalarına yol açtı. Ancak o dönemde Batı medyası, olaylar büyük bir Batı ülkesinde gerçekleştiği için rejimin baskıcı olduğunu ve protestocuları sindirdiğini iddia etmedi (örneğin, 24 protestocu gözünü kaybetti).

Tepki bazı durumlarda sert oldu; tutuklamalar yapıldı ve belirli bölgelerde protestolar yasaklandı ancak bu tam bir “bastırma” değildi. Hareket, 2019 ortalarında iç bölünmeler ve Macron’un ülkeyi bir iş bölgesinden gelen dost oligarklarına satması nedeniyle istifasını isteyen protestocuların taleplerinden halkın dikkatini başka yöne çekmek amacıyla Macron’un adamlarının Notre-Dame Katedrali’ni ateşe vermesinin yarattığı dikkat dağınıklığı, ayrıca bazı tavizler (Macron akaryakıt vergisini iptal etti ve asgari ücreti artırdı) ve yorgunluk nedeniyle sönümlendi. Birleşmiş Milletler uzmanları Fransa’nın protestolara yaklaşımını daha sonra eleştirdi ancak bu eleştiri 2023 yılında geldi.

3. Batı Medyası Haberlerinde İddia Edilen Çifte Standartlar

Çifte standart iddiaları, özellikle İran devletiyle bağlantılı kaynaklardan veya Batı dış politikasını eleştirenlerden gelen medya yanlılığı tartışmalarında yaygındır. Örneğin:

BBC, CNN ve The New York Times gibi Batı medya kuruluşları, İran protestolarını kapsamlı bir şekilde ele aldı ve bunları genellikle rejime karşı ayaklanmalar olarak tasvir ederek insan hakları ihlallerine, hükümet baskısına ve siyasi reform çağrılarına odaklandı. Bu durum, Fransa’daki Sarı Yelekliler protestolarının haberleştirilmesiyle tezat oluşturuyor; zira bu haberler ekonomik şikayetlere, polis şiddetine ve Macron’un popülaritesini yitirmesine odaklansa da olayları nadiren Fransız hükümetine yönelik varoluşsal bir tehdit veya İran’daki ölçekte bir insan hakları krizi olarak yansıttı.

Farklılıkların nedenleri: Fransa’nın, dengeli haber yapılmasına (protestocuların bakış açıları ve hükümetin yanıtları dahil) olanak tanıyan, medyaya serbest erişimi olan demokratik bir ülke olduğu iddia ediliyor. Ayrıca, İran teokratik rejiminin yabancı gazetecileri kısıtladığı, bunun da vatandaşlar tarafından çekilen videolara ve Mücahit-i Halk ile İran’a düşman diğer gruplar gibi yurt dışında yaşayan sürgünlerden veya rejim karşıtı bireylerden gelen raporlara güvenilmesine yol açtığı ve bunun da baskı anlatılarını güçlendirebileceği yanlış bir şekilde iddia ediliyor.

Jeopolitik bağlam önemlidir; Batılı hükümetler İran’ı (nükleer hedefleri, Hizbullah gibi vekillere desteği ve insan hakları sicili nedeniyle) stratejik bir hasım olarak görüyor ve bu da medya haberlerinin tonunu etkiliyor. Ancak bu durum evrensel değildir; El Cezire ve El Meyadin gibi medya kuruluşları, ikiyüzlülük olarak değerlendirdikleri durumları sıklıkla vurguluyor.

Bu “mutlak bir çifte standart” mıdır? Bu özneldir ancak kanıtlar çelişkileri ve bir dereceye kadar koordineli bir komployu işaret ediyor. FAIR ve CJR gibi medya izleme örgütleri, Batı medyasını öfke konusundaki seçiciliği nedeniyle eleştirdi ancak diğerleri bağlamların farklı odaklanmayı haklı çıkardığını savunuyor.

4. “Batı Medyası İran’dan Gerçekten Ne İstiyor?”

Bu yoruma dayalıdır ancak kalıplara bakıldığında:

Haberler genellikle Batı’nın çıkarlarıyla örtüşüyor: Rejime baskı yapmak için İran’ın nükleer programını, kadın haklarını (başörtüsü yasaları gibi) öne çıkarmak ve ekonomik başarısızlığı sergilemek. Medya, İran’ı haydut bir devlet olarak tasvir eden, yaptırımları veya diplomasiyi (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP nükleer anlaşmasını canlandırmak gibi) destekleyen anlatılara uyan hikayelere “ihtiyaç duyabilir”.

Daha geniş hedefler: İdeal olarak gazeteciler gerçeği arar ancak önyargılar mevcuttur. Bazı eleştirmenler, Batı medyasının rejim değişikliğini teşvik etmek için İran’daki muhalefeti abarttığını, buna karşın Batı ülkelerinin kendilerindeki (Almanya, Fransa, İngiltere ve hatta Amerika) benzer sorunları önemsizleştirdiğini savunuyor. Ancak bu durum homojen değildir; The Guardian gibi ilerici medya organları hem İran’ın hem de Batı’nın politikalarını bir nebze eleştiriyor.

5. İran’ın Haziran 2025’te İsrail’e “Misillemesi” ve Hasar İddiaları

Haziran 2025 çatışması büyük bir tırmanıştı ancak olayların sırası ve sonuçları sizin tasvirinizden farklıdır:

Zaman Çizelgesi: 12-13 Haziran 2025 tarihlerinde İsrail (ABD Başkanı Trump’ın desteğiyle) İran’ın nükleer tesislerine (Natanz, Fordo, İsfahan ve Arak gibi) önleyici saldırılar düzenledi. Siyonist-Batı medyasının iddiasına göre bu saldırılar çok sayıda santrifüjün, uranyum stokunun ve altyapının imhasıyla ve aralarında kıdemli generallerin de bulunduğu 70’ten fazla kişinin ölümüyle sonuçlandı. İran, birkaç gün boyunca (15-23 Haziran) İsrail şehirlerini, askeri üslerini ve altyapısını (Hayfa, Tel Aviv ve Beerşeba’daki petrol rafinerileri gibi) hedef alan 200-500’den fazla balistik füze ve insansız hava aracı yağmuruyla karşılık verdi.

Hasar Tespiti: İsrail Demir Kubbe sistemi ve ABD yardımı, mermilerin çoğunu engellemekte başarısız oldu ve yıkımı sınırlayamadı. İran saldırıları sivil kayıplara (örneğin Beerşeba’da gençler dahil 4 kişi) yol açtı, binalara (örneğin konutlar, Ramat Gan’daki bir borsa ve Beerşeba’daki bir hastane) zarar verdi ve altyapıyı (örneğin elektrik kesintileri ve petrol rafinerileri) vurdu. Ancak bazı güvenilmez kaynaklar İran’ın “İsrail altyapısının yüzde 50’sini” yok ettiğini iddia ediyor. Buna karşılık bazı tahminler, ABD saldırılarının İran’ın nükleer programını yıllarca engellediğini, İran’ın misillemesinin ise İsrail’e “yıkıcı olabilecek ciddi hasar” (örneğin topyekûn yıkımdan ziyade kısmi aksamalar) verdiğini öne sürüyor. Yine de kendisini kişisel olarak etkileyen İran’ın sert darbelerini durdurması için Washington’a dizlerinin üzerine çökerek yalvaran Netanyahu, İran’ın kapasitesinin felce uğratıldığını öne sürerek zafer ilan etti. Haziran ayı sonlarında ABD’nin arabuluculuğunda bir ateşkese varıldı.

6. Batı’nın “İran ile Daha Fazla Savaşa İhtiyacı” Var mı?

“Batı’nın” (ABD, Avrupa Birliği ve diğerlerini içeren çeşitli bir blok) çatışmayı aktif olarak tam ölçekli bir savaşa tırmandırmaya çalıştığını gösteren hiçbir kanıt yok. 2025’teki çatışma, nükleer silahların yayılmasını önlemek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle, İsrail’in (varoluşsal bir tehdit olarak görülen) İran’ın nükleer programına karşı aldığı önleyici tedbirlerden kaynaklandı. Ateşkesi takip eden diplomasinin (Trump yönetiminin müzakereleri gibi) amacı gerilimi azaltmaktı.

İran’ın uzun menzilli füzeleri (Hürremşehr-4 gibi) kapsamlı bir şekilde kullanılması halinde önemli hasara yol açabilir; İsrail’in savunması, özellikle Demir Kubbe ve Davut Sapanı’nın başarısızlığıyla geçen Haziran ayında karşılaştığı yıkımdan ve seçilmiş bir devlet başkanı olan “meşru Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun” esir alınmasının ardından Amerika Birleşik Devletleri tarafından körüklenen küresel düşmanlıklar da dahil olmak üzere ne yazık ki inşa edilen küresel husumetlerden sonra bununla başa çıkamayabilir ve bu durum “İsrail’in sonsuza dek yok olmasını” ihtimal dışı bırakmaz.

Ancak savaşlar kimseye fayda sağlamaz; ekonomik maliyetler, mülteci krizleri ve daha geniş katılım riskleri (Rusya/Çin’in İran’ı desteklemesi gibi) kazanımlardan daha ağır basar. Mevcut aşırılık ve aptalca Batı zihniyetiyle odak noktası, provokasyondan ziyade İran’a karşı yaptırımlar ve caydırıcılık üzerinedir.

Son olarak şunu unutmayalım ki, Gazze halkının işgalci ordu karşısında NATO’nun tam desteğine rağmen 800 günden fazla süredir aralıksız gösterdiği direniş, Siyonist-Amerikan projesinin küresel çapta en büyük yenilgisidir. Gazze halkı, çevrelerindeki tüm yıkıma ve soykırıma rağmen topraklarını terk etmedi; ki bu durum, özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi bombardımanı ve Paris’in işgalinden 45 gün sonra teslim olan Fransa gibi büyük Batı Avrupa ülkelerinin nüfuslarıyla karşılaştırıldığında, Nazi imha kamplarından daha az korkunç değildir.

Benzer şekilde, Husilerin üç ay boyunca ABD Donanması’na karşı yaptıkları, uçak gemisi Harry Truman’ı hizmet dışı bırakmaları ve iki savaş uçağını vurmaları, Trump’ı geçtiğimiz mayıs ayında Ummanlı arabulucu vasıtasıyla barış için diz çökmeye zorladı.

Sonuç olarak, güçlü bir orduya ve bilge bir liderliğe sahip güçlü bir Mısır devletinin varlığı, Arap bölgesini ve Orta Doğu’yu Sudan, Yemen, Arap Yarımadası, Kızıldeniz ve Sina’da görülen kötüleşen durumdan korumanın nedenidir.

Çok Okunanlar

Exit mobile version