Görüş
Zelenskiy’in meşruluk meselesi
Kısa bir hatırlatmayla başlayalım.
Almanya’da yeşilin tonlarından oluşan hükümet kurulduğunda işlerin buraya varacağı az çok belliydi aslında. Üstelik bir dizi olay, Berlin’in Yeşiller yönetiminde (yeşilin SPD’de pembeye, hür demokratlarda sarıya çalıyor olması içeriğini değiştirmiyor) Ukrayna çatışmasına taraf olacağını açık seçik göstermişti. Aradan bunca zaman geçtikten sonra unutulmaması için tekrar hatırlatmakta yarar var.
Bunlardan biri, sonraki dönemde skandallarıyla ün kazanacak olan dışişleri bakanı Baerbock’un Ukrayna çatışmasına on gün kala Donbass’ta başında Kiev kaskıyla Kiev kuvvetlerine destek açıklamasıydı. (Baerbock’un skandalları arasında sahte diploma, kuaför masrafları, gittiği yerlerde üçüncü dereceden bir bürokrat gibi karşılanması ve “Avrupa’nın kurtarıcılarından” dediği sevgili nazi dedesi gibi ilgi çekici ayrıntılar da var.) Bu açıkça saldırgan, dahası provokatif tutum (zira bölge o sırada sözümona AGİT gözlemcilerinin denetimi altındaydı) Rusya’nın çatışma kararı almasında etkili oldu.
Bugün artık unutuluyor. Berlin’deki üçlü koalisyonun protokolü çatışma bölgelerine silah satışını yasaklıyordu. İlk defa şubat başında, yani çatışmaya sadece birkaç hafta kalmışken DW koalisyon protokolünün askıya alınmasını önerdi ve bu, hiç kuşkusuz, Yeşiller inisiyatifiydi. Aynı dönemde bir başka “yeşil”, başbakan yardımcısı ve ekonomi bakanı Robert Habeck Kuzey Akım 2’yi ilk defa tartışmaya açtı. Bu sırada Kuzey Akım 2 henüz Baltık denizinin dibine gömülmemiş, sadece Yeşiller hükümeti tarafından çürümeye terk edilmişti.
Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Kör gözüm parmağına demagoji
Ama bu yazının konusu, Berlin’deki yeşilin farklı tonlarından kurulan ve bugün artık tepetaklak yuvarlanmış bulunan hükümetin skandalları değil. Bu yazının konusu: Almanya şansöliyesinin geçen hafta Kiev’deki rejimin başını meşru ilan etmesi. Trump komedyen-başkanı “seçimsiz diktatör” ilan edince şansöliye diz kapağının altına çekiç indirilmiş gibi bir refleksle bu söylemin “yanlış ve tehlikeli” olduğunu, zira Ukrayna’da çatışmalar devam ederken seçimlerin “anayasa ve kanunlara göre mümkün olmadığını” söyledi.
Bu kör gözüm parmağına demagoji, bütün benzer durumlarda olduğu gibi, gayet işlevsel, çünkü demagojiyi yayacak vasıtalar yeterince güçlü ve ellerinde.
Meşruluk konusunda ikiyüzlülüğü ortaya koyan pek çok örnek bulunabilir — mevcut rejimin 2014’te anayasanın (bir zamanlar bizdeki o ünlü deyimle) “tağyir, tebdil ve ilgasıyla” kurulmuş bir darbe rejimi olmasından başka, mesela elektrik direklerine bağlanıp kamçılanan insanların fotoğrafları, muhalefetin bütünüyle yasadışı ilan edilmesi, sadece Sovyet geçmişi değil Puşkin’e varıncaya kadar heykellerin bile yerinden sökülmesi, nazi işbirlikçisi ve katillerin devlet kahramanı ilan edilerek isimlerinin ana caddelere verilmesi… hatta mesela, rejimin başındaki komedyen emeklisinin Rusya ile görüşmeleri yasaklayan kararnamesi bile onu ve rejimi siyasi olarak gayrimeşru kabul etmek için yeterli. Öyleyken “müttefiklerinin” bu adama yer açmak için bir amuda kalkmadıklarının kalması, ona meşruiyet kazandırmaz.
Ama bunlara da bakmayalım. Mesele ne? Mesele, hiç değilse geçen yaz Putin’in dışişleri kolezyumunda üzerine basa basa vurguladığı gibi, hiç de seçimlerin yapılmaması değil; rejimin başının görev süresinin dolmasıyla meşruiyetini kaybettiği meselesi. Yani (siyasi, askeri, insani, kültürel, ideolojik vb. bütün diğer meşruluk faktörlerini boş verin) burada hukuki bir mesele var.
Hukuki meseleler için hukuka bakmak gerek; ama tuhaf şey, kimsenin de aklına gelmiyor.
Anayasa ve kanunlarda başkanlık süresi
Anayasanın başta Rusça olmak üzere ülkedeki dillerin serbestçe gelişmesini (md. 10), fikir hürriyetini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin halka ait olduğunu (md. 13), fikir hürriyetini (md. 34), parlamentonun kendi iradesi dışında feshedilemeyeceğini (md. 90), garanti eden bütün maddeleri ihlal edilmiş. Komedyen başkan koltuğunda henüz çiçeği burnundayken, daha 2020 güzünde Anayasa Mahkemesi başkanı Aleksandr Tupitskiy’in görevden alması gibi anayasayı açıktan ihlal eden kararından bahsetmiyorum bile. Ama bunları tartışmak bile rejimde fıstık yeşili aramaya benziyor.
Biz sadece, devlet başkanının hukuki meşruluğu üzerinde duralım.
Anayasada devlet başkanının görev süresiyle ilgili temel maddeler şunlar:
Fiilen yürürlükten kalkmış olan bu anayasanın 103’üncü maddesine göre: “Ukrayna devlet başkanı, Ukrayna vatandaşları tarafından genel, eşit ve doğrudan oy esasına göre beş yıllık bir süre için gizli oyla seçilir.”
157’nci madde: “Ukrayna Anayasası sıkıyönetim veya olağanüstü hâl altında değiştirilemez.”
Demek ki 103 ve 157’nci maddeler görev süresini kesin olarak tespit ediyor. Sadece onlar da değil. Anayasa Mahkemesinin 5 Mayıs 2014 tarihli kararına göre anayasanın 103’üncü ve ayrıca 11 maddesi daha devlet başkanına 5 yıldan başka bir görev süresini öngörmüyor: “Dolayısıyla… 5 yıllık dönem, Ukrayna devlet başkanının seçildiği anayasal olarak belirlenmiş tek dönemdir.”
Anayasanın 108’inci maddesine göre devlet başkanının yetkilerinin uzatılması ancak yeni seçilen başkanın göreve başlamasına kadar söz konusu olabilir. Komedyenin yetkilerinin anayasal olarak da devam ettiğini ileri sürenler bu maddeye gönderme yapıyor. Oysa seçim kanunu üç tür seçim tanımlıyor: normal, erken veya tekrar. Dolayısıyla 108’inci madde ancak yeni başkanın bu üç biçimden biriyle yapılacak seçimlerde seçilmesi halinde geçerli; başka deyişle, anayasa hiçbir yerde, devlet başkanının 5 yıllık görev süresinde süre aşımı öngörmüyor.
Kaldı ki, anayasa ve seçim kanununa göre (seçim kanunu 74’üncü ve 77’nci, keza anayasa 77’nci maddeler), seçimler komedyen başkanın görev süresi dolmadan önce, beş yılın tamamlanacağı yılın mart ayının son pazar gününde yapılmak zorundaydı. Bu da 31 Mart 2024 demek.
Anayasa aslında sıkıyönetim şartlarında seçim yapılamayacağına dair doğrudan bir hüküm içermiyor. Bu kayıt sıkıyönetim kanununda yazılı. Anayasa 38’inci madde yurttaşların seçme ve seçilme haklarıyla ilgili. 64’üncü maddede hangi hakların sıkıyönetim halinde kısıtlanamayacağı sıralanmış; bunlar arasında seçme ve seçilme hakkı yok. Dolayısıyla anayasa, sıkıyönetim kanunundaki seçim kısıtlamalarına imkân sağlıyor. Sıkıyönetim kanunu ise 10, 11 ve 19’uncu maddeleriyle sıkıyönetim boyunca seçimlerin yasaklanacağını, mevcut devlet başkanının bu sürede kısıtlanamayacağını ve görev süresinin dolması halinde daha sonra seçilecek devlet başkanı görevine başlayana kadar eskisinin bu görevi yerine getireceği belirtiliyor. Ama kanun, bu maddelerle, anayasa 103 ve 157 maddelerinden başka Anayasa Mahkemesi 5 Mayıs 2014 kararını da ihlal ediyor; zira bu maddeler ve karar genel, sıkıyönetimi de kapsayan normlar getiriyor. Sıkıyönetimi de kapsayan anayasal bir düzenleme, sıkıyönetim gerekçesiyle iptal ediliyor.
Kaldı ki, komedyen başkanın sıkıyönetim ilan ettiği 24 Şubat 2022 kararnamesi sıkıyönetim kanunuyla da çelişiyor. Kanun, ilgili kararnamede, sıkıyönetim boyunca hangi hak ve hürriyetlerin kısıtlanabileceğinin kesin bir listesinin sıralanmasını istiyor; oysa kararnamede (ve sonraki kararnamelerde) ne böyle bir liste ne de kısıtlamanın usulü belirlenmiş. Ek olarak, mevzuata göre hak ve hürriyetlerin kısıtlanması kararını parlamento tarafından onaylanması kaydıyla devlet başkanı alır, ancak seçimler her halükârda parlamentonun sorumluluğunda. Oysa seçimlerin yapılmaması kararı ne parlamento, ne devlet başkanı, ne Anayasa mahkemesi… hiçbir anayasal organ tarafından kanuni bir işlemle resmileştirilmiş değil.
Anayasa madde 9, uluslararası anlaşmaların iç hukukun parçası olduğunu, Uluslararası Anlaşmalar Kanunu madde 19 ise uluslararası anlaşma hukukunun mevzuatla çeliştiği yerde “uluslararası anlaşma kurallarının uygulanacağını” belirtiyor.
BM Genel Kurul 16 Aralık 1966 tarihli Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi, “Seçmenlerin iradelerini serbestçe ifade etmeleri güvence altına alan, gizli olarak oy verildiği, genel ve eşit oya dayanan ve belirli aralıklarla yapılan dürüst seçimlerde oy kullanma ve seçilme” hakkını garanti ediyor (md. 25/b); 20 Mart 1953 tarihli İnsan Hakları ve Temel Hürriyetler Avrupa Konvansiyonu 3’üncü protokol “makul aralıklarla serbest seçimleri” garanti ediyor. Bundan başka AGİT Kopenhag belgesi madde 7’den İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine kadar birçok uluslararası anlaşmada daha periyodik seçimler şartı getiriliyor. Bütün bunlar rejimin iç hukukunun parçası. Dolayısıyla, sıkıyönetim kanunu sadece anayasayla değil bu uluslararası sözleşmelerle de çelişiyor.
Hukuken, eğer seçim yapılmıyorsa ve eğer mevcut yetkilerin korunması, yani alınan ve alınacak kararların yok hükmünde kalmaması isteniyorsa, bunun bir başka yolu da referandum düzenlemektir. Üstelik hem anayasa, hem uluslararası anlaşmalar hem de seçim kanunuyla çelişen sıkıyönetim kanunu, referandumun önünde engel değil. Ama seçim yapmayan rejim sonucu bildiği bir referanduma yanaşmıyor.
Bu tartışmayı ilk kim başlattı?
Tartışma yeni başlamış değil, dahası, tartışmayı başlatan da Rusya değil. Bunu ilk defa 2023 mayısında Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi başkanı Tiny Kox gündeme getirmişti. Kox, mevcut durumda “kanunun” seçimi yasakladığını “anladığını”, ancak rejimin “serbest ve adil seçimler örgütlemek zorunda olduğunu”, çünkü Avrupa Konseyi sözleşmesinin bunu şart kıldığını söylemişti. Kox’a göre “seçimler ideal olmasa bile” bu durum Kiev açısından bir mesele yaratmazdı; ama seçim yapılmadığında problemler doğardı.
Daha ilginci, Kox’tan sadece birkaç ay sonra meşhur Amerikan senatörü Lindsey Graham de aynı yılın ağustosunda bu defa Kiev’de seçim çağrısında bulunmuştu.
Anayasayı yazan ekipten, eski milli eğitim bakanı Dmitriy Tabaçnik 29 Mayıs 2024’te şöyle demişti:
“Anayasa normlarını bildiğimden şunu söyleyebilirim ki anayasanın 103’üncü maddesine ve Anayasa Mahkemesi’nin izahnamesine göre… Zelenskiy’in 20 Mayıs’tan (2024; başkanlık süresinin dolduğu gün — bn.) sonra Ukrayna’nın meşru lideri olmadığı söylenebilir.
Tabaçnik aynı yerde, “kanlı çatışmanın muhtelif tarafları” olduğunu söylemiş ve Britanya’nın rolünün altını çizmişti: “En sinsi ve sinik olanlardan biri Britanya.”
Anayasayı yazan ekipten Roman Bessmertnıy:
“Amaç, kriz koşullarında iktidarın herhangi bir kurum tarafından gasp edilmesi olasılığını önlemektir. Bu amaçla, anayasanın yazarları, savaş zamanında parlamento seçimlerinin yasaklanmasına ilişkin bir hükmü temel kanuna dahil ederek Yüksek Rada’nın rolünü daha da güçlendirmeye karar vermişlerdir.” Başka deyişle sıkıyönetim şartlarında parlamento seçimlerinin yapılamayacağına dair hükmün nedeni, iktidarın devlet başkanı veya bir başkası tarafından gasp edilmesinin önüne geçerek Rada’nın elinde bulunmasını garanti etmekti.
Çözüm
Eğer olası bir anlaşmanın hukuki geçerliliğinin tartışma konusu haline gelmesi istenmiyorsa, bunun iki yolu var. Birincisi, başkanlık yetkilerinin bütünüyle Rada’ya tevdi edilmesi. Aslında Putin’in geçen yıl dışişleri kolezyumundaki önerisi buydu; Rusya, rejime, görüşmelerin eninde sonunda başlayacağı gerçeğinden hareketle, hukuki krizden çıkış yolu gösteriyordu: a) görüşmelere yasak koyan başkanlık kararnamesi iptal edilmelidir; b) anayasal yetkilerini kaybetmiş olan devlet başkanının yetkileri parlamentoya geçmelidir.
İkincisi, eğer bu yapılmıyorsa, uluslararası bir belgenin imzalanmasının sıkıyönetimin son bulmasından sonraki bir ay içinde tarihinin tespit edilmesi gereken bir seçimi beklemesi.
Hukuk sosyal hayatın temeli değildir; elinde anayasa kitapçığını sallayarak intizam nutukları atanlar çoğu zaman ya boş hayalciler ya da sahtekarlardır. Ama hukuk önemsiz de değildir, zira bir çocuk bile verilen sözün tutulacağına güvenmek ister.
Her halükârda bu krizi yaratan iki temel sorun var. Birincisi, Rusya’nın olası görüşmelerin meşruluğunu sağlama kaygısı. Bu devam edecek.
İkincisi ise ABD’nin emekli komedyenden kurtulma kararlılığı.
