Bizi Takip Edin

Görüş

Zelenskiy’in meşruluk meselesi

Avatar photo

Yayınlanma

Kısa bir hatırlatmayla başlayalım.

Almanya’da yeşilin tonlarından oluşan hükümet kurulduğunda işlerin buraya varacağı az çok belliydi aslında. Üstelik bir dizi olay, Berlin’in Yeşiller yönetiminde (yeşilin SPD’de pembeye, hür demokratlarda sarıya çalıyor olması içeriğini değiştirmiyor) Ukrayna çatışmasına taraf olacağını açık seçik göstermişti. Aradan bunca zaman geçtikten sonra unutulmaması için tekrar hatırlatmakta yarar var.

Bunlardan biri, sonraki dönemde skandallarıyla ün kazanacak olan dışişleri bakanı Baerbock’un Ukrayna çatışmasına on gün kala Donbass’ta başında Kiev kaskıyla Kiev kuvvetlerine destek açıklamasıydı. (Baerbock’un skandalları arasında sahte diploma, kuaför masrafları, gittiği yerlerde üçüncü dereceden bir bürokrat gibi karşılanması ve “Avrupa’nın kurtarıcılarından” dediği sevgili nazi dedesi gibi ilgi çekici ayrıntılar da var.) Bu açıkça saldırgan, dahası provokatif tutum (zira bölge o sırada sözümona AGİT gözlemcilerinin denetimi altındaydı) Rusya’nın çatışma kararı almasında etkili oldu.

Bugün artık unutuluyor. Berlin’deki üçlü koalisyonun protokolü çatışma bölgelerine silah satışını yasaklıyordu. İlk defa şubat başında, yani çatışmaya sadece birkaç hafta kalmışken DW koalisyon protokolünün askıya alınmasını önerdi ve bu, hiç kuşkusuz, Yeşiller inisiyatifiydi. Aynı dönemde bir başka “yeşil”, başbakan yardımcısı ve ekonomi bakanı Robert Habeck Kuzey Akım 2’yi ilk defa tartışmaya açtı. Bu sırada Kuzey Akım 2 henüz Baltık denizinin dibine gömülmemiş, sadece Yeşiller hükümeti tarafından çürümeye terk edilmişti.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi.

Kör gözüm parmağına demagoji

Ama bu yazının konusu, Berlin’deki yeşilin farklı tonlarından kurulan ve bugün artık tepetaklak yuvarlanmış bulunan hükümetin skandalları değil. Bu yazının konusu: Almanya şansöliyesinin geçen hafta Kiev’deki rejimin başını meşru ilan etmesi. Trump komedyen-başkanı “seçimsiz diktatör” ilan edince şansöliye diz kapağının altına çekiç indirilmiş gibi bir refleksle bu söylemin “yanlış ve tehlikeli” olduğunu, zira Ukrayna’da çatışmalar devam ederken seçimlerin “anayasa ve kanunlara göre mümkün olmadığını” söyledi.

Bu kör gözüm parmağına demagoji, bütün benzer durumlarda olduğu gibi, gayet işlevsel, çünkü demagojiyi yayacak vasıtalar yeterince güçlü ve ellerinde.

Meşruluk konusunda ikiyüzlülüğü ortaya koyan pek çok örnek bulunabilir — mevcut rejimin 2014’te anayasanın (bir zamanlar bizdeki o ünlü deyimle) “tağyir, tebdil ve ilgasıyla” kurulmuş bir darbe rejimi olmasından başka, mesela elektrik direklerine bağlanıp kamçılanan insanların fotoğrafları, muhalefetin bütünüyle yasadışı ilan edilmesi, sadece Sovyet geçmişi değil Puşkin’e varıncaya kadar heykellerin bile yerinden sökülmesi, nazi işbirlikçisi ve katillerin devlet kahramanı ilan edilerek isimlerinin ana caddelere verilmesi… hatta mesela, rejimin başındaki komedyen emeklisinin Rusya ile görüşmeleri yasaklayan kararnamesi bile onu ve rejimi siyasi olarak gayrimeşru kabul etmek için yeterli. Öyleyken “müttefiklerinin” bu adama yer açmak için bir amuda kalkmadıklarının kalması, ona meşruiyet kazandırmaz.

Ama bunlara da bakmayalım. Mesele ne? Mesele, hiç değilse geçen yaz Putin’in dışişleri kolezyumunda üzerine basa basa vurguladığı gibi, hiç de seçimlerin yapılmaması değil; rejimin başının görev süresinin dolmasıyla meşruiyetini kaybettiği meselesi. Yani (siyasi, askeri, insani, kültürel, ideolojik vb. bütün diğer meşruluk faktörlerini boş verin) burada hukuki bir mesele var.

Hukuki meseleler için hukuka bakmak gerek; ama tuhaf şey, kimsenin de aklına gelmiyor.

Anayasa ve kanunlarda başkanlık süresi

Anayasanın başta Rusça olmak üzere ülkedeki dillerin serbestçe gelişmesini (md. 10), fikir hürriyetini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin halka ait olduğunu (md. 13), fikir hürriyetini (md. 34), parlamentonun kendi iradesi dışında feshedilemeyeceğini (md. 90), garanti eden bütün maddeleri ihlal edilmiş. Komedyen başkan koltuğunda henüz çiçeği burnundayken, daha 2020 güzünde Anayasa Mahkemesi başkanı Aleksandr Tupitskiy’in görevden alması gibi anayasayı açıktan ihlal eden kararından bahsetmiyorum bile. Ama bunları tartışmak bile rejimde fıstık yeşili aramaya benziyor.

Biz sadece, devlet başkanının hukuki meşruluğu üzerinde duralım.

Anayasada devlet başkanının görev süresiyle ilgili temel maddeler şunlar:

Fiilen yürürlükten kalkmış olan bu anayasanın 103’üncü maddesine göre: “Ukrayna devlet başkanı, Ukrayna vatandaşları tarafından genel, eşit ve doğrudan oy esasına göre beş yıllık bir süre için gizli oyla seçilir.”

157’nci madde: “Ukrayna Anayasası sıkıyönetim veya olağanüstü hâl altında değiştirilemez.”

Demek ki 103 ve 157’nci maddeler görev süresini kesin olarak tespit ediyor. Sadece onlar da değil. Anayasa Mahkemesinin 5 Mayıs 2014 tarihli kararına göre anayasanın 103’üncü ve ayrıca 11 maddesi daha devlet başkanına 5 yıldan başka bir görev süresini öngörmüyor: “Dolayısıyla… 5 yıllık dönem, Ukrayna devlet başkanının seçildiği anayasal olarak belirlenmiş tek dönemdir.”

Anayasanın 108’inci maddesine göre devlet başkanının yetkilerinin uzatılması ancak yeni seçilen başkanın göreve başlamasına kadar söz konusu olabilir. Komedyenin yetkilerinin anayasal olarak da devam ettiğini ileri sürenler bu maddeye gönderme yapıyor. Oysa seçim kanunu üç tür seçim tanımlıyor: normal, erken veya tekrar. Dolayısıyla 108’inci madde ancak yeni başkanın bu üç biçimden biriyle yapılacak seçimlerde seçilmesi halinde geçerli; başka deyişle, anayasa hiçbir yerde, devlet başkanının 5 yıllık görev süresinde süre aşımı öngörmüyor.

Kaldı ki, anayasa ve seçim kanununa göre (seçim kanunu 74’üncü ve 77’nci, keza anayasa 77’nci maddeler), seçimler komedyen başkanın görev süresi dolmadan önce, beş yılın tamamlanacağı yılın mart ayının son pazar gününde yapılmak zorundaydı. Bu da 31 Mart 2024 demek.

Anayasa aslında sıkıyönetim şartlarında seçim yapılamayacağına dair doğrudan bir hüküm içermiyor. Bu kayıt sıkıyönetim kanununda yazılı. Anayasa 38’inci madde yurttaşların seçme ve seçilme haklarıyla ilgili. 64’üncü maddede hangi hakların sıkıyönetim halinde kısıtlanamayacağı sıralanmış; bunlar arasında seçme ve seçilme hakkı yok. Dolayısıyla anayasa, sıkıyönetim kanunundaki seçim kısıtlamalarına imkân sağlıyor. Sıkıyönetim kanunu ise 10, 11 ve 19’uncu maddeleriyle sıkıyönetim boyunca seçimlerin yasaklanacağını, mevcut devlet başkanının bu sürede kısıtlanamayacağını ve görev süresinin dolması halinde daha sonra seçilecek devlet başkanı görevine başlayana kadar eskisinin bu görevi yerine getireceği belirtiliyor. Ama kanun, bu maddelerle, anayasa 103 ve 157 maddelerinden başka Anayasa Mahkemesi 5 Mayıs 2014 kararını da ihlal ediyor; zira bu maddeler ve karar genel, sıkıyönetimi de kapsayan normlar getiriyor. Sıkıyönetimi de kapsayan anayasal bir düzenleme, sıkıyönetim gerekçesiyle iptal ediliyor.

Kaldı ki, komedyen başkanın sıkıyönetim ilan ettiği 24 Şubat 2022 kararnamesi sıkıyönetim kanunuyla da çelişiyor. Kanun, ilgili kararnamede, sıkıyönetim boyunca hangi hak ve hürriyetlerin kısıtlanabileceğinin kesin bir listesinin sıralanmasını istiyor; oysa kararnamede (ve sonraki kararnamelerde) ne böyle bir liste ne de kısıtlamanın usulü belirlenmiş. Ek olarak, mevzuata göre hak ve hürriyetlerin kısıtlanması kararını parlamento tarafından onaylanması kaydıyla devlet başkanı alır, ancak seçimler her halükârda parlamentonun sorumluluğunda. Oysa seçimlerin yapılmaması kararı ne parlamento, ne devlet başkanı, ne Anayasa mahkemesi…  hiçbir anayasal organ tarafından kanuni bir işlemle resmileştirilmiş değil.

Anayasa madde 9, uluslararası anlaşmaların iç hukukun parçası olduğunu, Uluslararası Anlaşmalar Kanunu madde 19 ise uluslararası anlaşma hukukunun mevzuatla çeliştiği yerde “uluslararası anlaşma kurallarının uygulanacağını” belirtiyor.

BM Genel Kurul 16 Aralık 1966 tarihli Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi, “Seçmenlerin iradelerini serbestçe ifade etmeleri güvence altına alan, gizli olarak oy verildiği, genel ve eşit oya dayanan ve belirli aralıklarla yapılan dürüst seçimlerde oy kullanma ve seçilme” hakkını garanti ediyor (md. 25/b); 20 Mart 1953 tarihli İnsan Hakları ve Temel Hürriyetler Avrupa Konvansiyonu 3’üncü protokol “makul aralıklarla serbest seçimleri” garanti ediyor. Bundan başka AGİT Kopenhag belgesi madde 7’den İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine kadar birçok uluslararası anlaşmada daha periyodik seçimler şartı getiriliyor. Bütün bunlar rejimin iç hukukunun parçası. Dolayısıyla, sıkıyönetim kanunu sadece anayasayla değil bu uluslararası sözleşmelerle de çelişiyor.

Hukuken, eğer seçim yapılmıyorsa ve eğer mevcut yetkilerin korunması, yani alınan ve alınacak kararların yok hükmünde kalmaması isteniyorsa, bunun bir başka yolu da referandum düzenlemektir. Üstelik hem anayasa, hem uluslararası anlaşmalar hem de seçim kanunuyla çelişen sıkıyönetim kanunu, referandumun önünde engel değil. Ama seçim yapmayan rejim sonucu bildiği bir referanduma yanaşmıyor.

Bu tartışmayı ilk kim başlattı?

Tartışma yeni başlamış değil, dahası, tartışmayı başlatan da Rusya değil. Bunu ilk defa 2023 mayısında Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi başkanı Tiny Kox gündeme getirmişti. Kox, mevcut durumda “kanunun” seçimi yasakladığını “anladığını”, ancak rejimin “serbest ve adil seçimler örgütlemek zorunda olduğunu”, çünkü Avrupa Konseyi sözleşmesinin bunu şart kıldığını söylemişti. Kox’a göre “seçimler ideal olmasa bile” bu durum Kiev açısından bir mesele yaratmazdı; ama seçim yapılmadığında problemler doğardı.

Daha ilginci, Kox’tan sadece birkaç ay sonra meşhur Amerikan senatörü Lindsey Graham de aynı yılın ağustosunda bu defa Kiev’de seçim çağrısında bulunmuştu.

Anayasayı yazan ekipten, eski milli eğitim bakanı Dmitriy Tabaçnik 29 Mayıs 2024’te şöyle demişti:

“Anayasa normlarını bildiğimden şunu söyleyebilirim ki anayasanın 103’üncü maddesine ve Anayasa Mahkemesi’nin izahnamesine göre… Zelenskiy’in 20 Mayıs’tan (2024; başkanlık süresinin dolduğu gün — bn.) sonra Ukrayna’nın meşru lideri olmadığı söylenebilir.

Tabaçnik aynı yerde, “kanlı çatışmanın muhtelif tarafları” olduğunu söylemiş ve Britanya’nın rolünün altını çizmişti: “En sinsi ve sinik olanlardan biri Britanya.”

Anayasayı yazan ekipten Roman Bessmertnıy:

“Amaç, kriz koşullarında iktidarın herhangi bir kurum tarafından gasp edilmesi olasılığını önlemektir. Bu amaçla, anayasanın yazarları, savaş zamanında parlamento seçimlerinin yasaklanmasına ilişkin bir hükmü temel kanuna dahil ederek Yüksek Rada’nın rolünü daha da güçlendirmeye karar vermişlerdir.” Başka deyişle sıkıyönetim şartlarında parlamento seçimlerinin yapılamayacağına dair hükmün nedeni, iktidarın devlet başkanı veya bir başkası tarafından gasp edilmesinin önüne geçerek Rada’nın elinde bulunmasını garanti etmekti.

Çözüm

Eğer olası bir anlaşmanın hukuki geçerliliğinin tartışma konusu haline gelmesi istenmiyorsa, bunun iki yolu var. Birincisi, başkanlık yetkilerinin bütünüyle Rada’ya tevdi edilmesi. Aslında Putin’in geçen yıl dışişleri kolezyumundaki önerisi buydu; Rusya, rejime, görüşmelerin eninde sonunda başlayacağı gerçeğinden hareketle, hukuki krizden çıkış yolu gösteriyordu: a) görüşmelere yasak koyan başkanlık kararnamesi iptal edilmelidir; b) anayasal yetkilerini kaybetmiş olan devlet başkanının yetkileri parlamentoya geçmelidir.

İkincisi, eğer bu yapılmıyorsa, uluslararası bir belgenin imzalanmasının sıkıyönetimin son bulmasından sonraki bir ay içinde tarihinin tespit edilmesi gereken bir seçimi beklemesi.

Hukuk sosyal hayatın temeli değildir; elinde anayasa kitapçığını sallayarak intizam nutukları atanlar çoğu zaman ya boş hayalciler ya da sahtekarlardır. Ama hukuk önemsiz de değildir, zira bir çocuk bile verilen sözün tutulacağına güvenmek ister.

Her halükârda bu krizi yaratan iki temel sorun var. Birincisi, Rusya’nın olası görüşmelerin meşruluğunu sağlama kaygısı. Bu devam edecek.

İkincisi ise ABD’nin emekli komedyenden kurtulma kararlılığı.

Görüş

İran Krizi ve Bilinçli Anlamsal Kaosun Yükselişi

Avatar photo

Yayınlanma

Jeopolitik kriz dönemlerinde siyasi liderlerden beklenen şey belirsizliği azaltmalarıdır. Diplomatik açıklamalar müttefiklere güven vermek, rakiplere mesaj göndermek ve uluslararası sistemdeki aktörlerin beklentilerini şekillendirmek için kullanılır. Ancak son dönemde İran krizi etrafında ortaya çıkan söylemler bunun tam tersine işaret ediyor. Açıklamalar netlik üretmek yerine giderek daha fazla belirsizlik yaratıyor. Bu durum yalnızca İran dosyasına özgü değil; uluslararası siyasette yeni bir iletişim biçiminin ortaya çıktığını gösteriyor olabilir. Bu yeni durumu tanımlamak için “bilinçli anlamsal kaos” kavramı giderek daha kullanışlı hale geliyor.

Son haftalarda İran’ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetleri etrafında yapılan açıklamalar dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Bir taraftan diplomatik çözüm yollarının açık olduğu vurgulanırken, diğer taraftan askeri seçeneklerin masada olduğu ifade edildi. Bir gün müzakere ihtimali öne çıkarılırken ertesi gün sert yaptırımlar veya güç kullanımı ihtimali gündeme geldi. Böylece ortaya birbirini tamamlayan değil, çoğu zaman birbirini gölgeleyen sinyaller çıktı.

Uluslararası ilişkiler tarihinde belirsizlik yeni bir olgu değildir. Soğuk Savaş boyunca büyük güçler zaman zaman rakiplerini caydırmak için kasıtlı olarak bazı konularda net pozisyon almaktan kaçınmışlardır. Henry Kissinger’ın meşhur “yapıcı belirsizlik” yaklaşımı bunun en bilinen örneklerinden biridir. Ancak yapıcı belirsizliğin temel özelliği, belirsizliğin kontrollü olmasıdır. Mesaj tam olarak açıklanmasa bile genel stratejik yön nettir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz durum ise farklı görünmektedir. Sorun, mesajın eksik olması değil; aynı anda birden fazla ve çoğu zaman birbiriyle uyumsuz mesajın verilmesidir. Bir açıklama müzakereyi işaret ederken, bir diğeri çatışma ihtimalini öne çıkarabilmektedir. Sonuç olarak muhataplar hangi mesajın esas alınması gerektiğini anlamakta zorlanmaktadır.

Bu nedenle mevcut tabloyu “bilinçli belirsizlik” yerine “bilinçli anlamsal kaos” olarak tanımlamak daha doğru olabilir. Çünkü burada belirsizlik kontrollü bir araç olmaktan çıkmakta, anlamın kendisi parçalanmaktadır. Aktörler yalnızca karşı tarafın ne yapacağını değil, aslında ne söylemek istediğini de anlamakta zorlanmaktadır.

Bu durumun uluslararası siyaset açısından önemli sonuçları vardır. Diplomasi büyük ölçüde bir sinyal verme sürecidir. Devletler yalnızca askeri güçleriyle değil, kullandıkları dil aracılığıyla da birbirlerini etkilerler. Tehditler, güvence mesajları, kırmızı çizgiler ve diplomatik teklifler bu sinyal sisteminin parçalarıdır. Ancak sinyaller aşırı derecede çelişkili hale geldiğinde iletişim sistemi sağlıklı çalışmamaya başlar.

İran örneğinde bunun etkileri açık biçimde görülebilir. Tahran yönetimi karşı tarafın gerçek niyetini anlamakta zorlanırken, bölgesel aktörler de farklı senaryolara hazırlık yapmak zorunda kalmaktadır. Körfez ülkeleri, İsrail, Avrupa devletleri ve enerji piyasaları aynı anda farklı ihtimalleri fiyatlamaya başlamaktadır. Böylece belirsizlik yalnızca diplomatik bir mesele olmaktan çıkıp ekonomik ve güvenlik boyutları olan sistemik bir soruna dönüşmektedir.

Daha da önemlisi, bilinçli anlamsal kaos yanlış hesaplama riskini artırmaktadır. Tarihte birçok savaş tarafların gerçek niyetlerinden ziyade birbirlerinin niyetlerini yanlış yorumlamalarından kaynaklanmıştır. Eğer aktörler karşı tarafın blöf mü yaptığını, pazarlık mı yürüttüğünü yoksa gerçekten çatışmaya mı hazırlandığını anlayamazsa, kriz yönetimi çok daha kırılgan hale gelir.

Paradoksal biçimde bu tür bir kaos kısa vadede caydırıcılık da yaratabilir. Çünkü rakip taraf hangi senaryonun gerçekleşeceğinden emin olamaz. Ancak bu caydırıcılık açıklıktan değil kafa karışıklığından beslenir. Dolayısıyla uzun vadede istikrar üretmek yerine yeni riskler ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir.

İran krizi bu nedenle yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda dijital çağın siyasi iletişim biçimlerine ilişkin önemli ipuçları vermektedir. Günümüzde strateji artık yalnızca diplomatik notalar, resmi açıklamalar veya uzun vadeli doktrinler aracılığıyla aktarılmamaktadır. Sosyal medya paylaşımları, anlık açıklamalar, televizyon röportajları ve sürekli haber döngüleri stratejik iletişimin ayrılmaz parçaları haline gelmiştir.

Bu yeni ortamda siyasi liderlerin sözleri geçmişe göre çok daha hızlı yayılmakta, çok daha fazla yorumlanmakta ve çoğu zaman kendi bağlamlarından kopmaktadır. Sonuç olarak uluslararası sistem yalnızca askeri ve ekonomik rekabetin değil, aynı zamanda anlam üretimi mücadelesinin de yaşandığı bir alana dönüşmektedir.

İran krizi etrafında ortaya çıkan söylemler bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır. Bu da günümüz dünyasında jeopolitik güçlerin yalnızca tanklar, füzeler veya ekonomik yaptırımlarla ölçülmediği gerçeğidir. Anlam üretme kapasitesi de stratejik gücün bir parçası haline geliyor. Ancak anlam üretimi yerini anlamsal kaosa bıraktığında, caydırıcılık ile düzensizlik arasındaki çizgi tehlikeli biçimde inceliyor.

Belki de uluslararası siyasetin önümüzdeki yıllardaki en önemli sorularından biri şu olacak: Devletler belirsizliği yönetebilirler mi, yoksa giderek büyüyen anlamsal kaosun içinde yönlerini kaybetmeye mi başlayacaklar?

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Avatar photo

Yayınlanma

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:

“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”

Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.

Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.

Dezenformasyon

Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?

Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.

Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.

“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]

Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.

İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.

İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.

Çin

Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]

Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.

İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.

Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.

Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.

Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.

Savaş, siyaset ve hedefler

Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.

Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?

Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.

Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.

Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.

Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.

Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.

Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.

Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.

Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.

[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.

[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”

Okumaya Devam Et

Görüş

Xi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor

Avatar photo

Yayınlanma

2025’in sonlarından başlayarak 2026 boyunca dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri büyük güçlerin art arda Pekin’e yönelmesi oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi küresel sistemin merkezindeki aktörlerin Çin ile doğrudan üst düzey temas kurması uluslararası düzenin değişmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak görülüyor. Bu ziyaretlerin sıradan diplomatik temaslar olmadığı kesin. Açıkçası bu ziyaretler dünyanın güç merkezlerinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik ve stratejik hamleler. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyelerinden dördünün kısa süre içerisinde Çin ile yoğun temas kurması Pekin’in artık ekonomik bir güç olmasının ötesinde küresel diplomasinin ana merkezlerinden biri hâline geldiğini ortaya koydu.

Uzun yıllar boyunca dünya düzeni büyük ölçüde Amerika merkezliydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD hem askerî hem ekonomik hem de diplomatik olarak rakipsiz bir konuma ulaşmıştı. Çin ise hızla büyüyen ama daha çok üretim gücü ve ucuz işgücüyle tanımlanan bir ekonomi olarak görülüyordu. Pekin’in küresel sistemde etkisi vardı ancak dünya siyasetinin ana karar mekanizmaları hâlâ Washington merkezli işliyordu. Fakat son yirmi yılda yaşanan dönüşüm Çin’i yalnızca ekonomik bir dev olmaktan çıkarıp küresel stratejik rekabetin merkezine yerleştirdi.

Bugün Çin dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden biri. Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmı Çin bağlantılı çalışıyor. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, yapay zekâdan güneş enerjisine kadar birçok kritik sektörde Çin hem üretici hem de standart belirleyici bir güç hâline gelmiş durumda. Bu ekonomik kapasite doğal olarak siyasi ve diplomatik etkiyi de beraberinde getirdi. Artık dünya liderleri Çin’i görmezden gelerek küresel sorunları yönetemeyeceklerini biliyorlar.

Çin’e gerçekleşen ziyaretlerin temel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Donald Trump’ın Pekin’e giderek Xi Jinping ile görüşmesi Washington ile Pekin arasındaki sert rekabete rağmen doğrudan temasın zorunlu hâle geldiğini gösterdi. Aynı şekilde Vladimir Putin’in Çin ile stratejik yakınlığı zaten uzun süredir biliniyordu ancak Moskova’nın Batı ile yaşadığı derin kriz sonrası Çin ile daha fazla işbirliği yapması Pekin’in Avrasya’daki ağırlığını ciddi biçimde artırdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ziyareti ise Avrupa’nın Çin politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin işareti olarak yorumlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce gerçekleştirdiği temaslar da Avrupa’nın Çin’le tamamen kopmak istemediğini ortaya koymuştu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Pekin görüşmeleri ise özellikle ekonomik açıdan dikkat çekiciydi. Çünkü Alman sanayisi için Çin pazarı hâlâ vazgeçilmez öneme sahip. Buna ek olarak Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Çin ile sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar da Pekin’in Avrupa kıtasındaki etkisinin yalnızca büyük Batı Avrupa devletleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Sırbistan son yıllarda altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri, teknoloji transferi ve savunma alanındaki işbirlikleri sayesinde Çin’in Avrupa’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi.

Bu ziyaretlerin ortak noktası hepsinin Xi Jinping ile doğrudan temas arayışı taşımasıydı. Xi artık sadece Çin’in lideri olarak görülmüyor. Birçok ülke açısından Xi, küresel sistemin geleceğini şekillendiren ana figürlerden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle Xi döneminde Çin’in daha merkeziyetçi, daha vizyoner ve daha uzun vadeli stratejik planlama yapan bir yapıya dönüşmesi liderliğin kişisel önemini artırdı. Bugün dış dünya büyük ölçüde Xi Jinping’in kararlarına odaklanıyor. Bu nedenle Pekin’e yapılan ziyaretler aynı zamanda “Xi ile doğrudan kanal kurma” çabası anlamına geliyor.

Burada semboller büyük önem taşıyor. Çünkü uluslararası siyasette “kimin kimin ayağına gittiği” bile güç algısının parçasıdır. Eğer dünya liderleri sürekli Pekin’e gidiyor, Xi ise sınırlı hareket ediyor ama herkes onunla görüşmek istiyorsa bu doğal olarak şu mesajı güçlendiriyor: “Xi Jinping artık Çin’in lideri olmanın ötesinde küresel sistemin ana karar vericilerinden biri.” Daha da dikkat çekici olan nokta ise Xi’nin daha az hareket etmesinin Çin’in etkisini azaltmaması. Tam tersine Pekin’in “ziyaret edilen merkez” hâline gelmesi Çin’in öz güvenini büyüten bir görüntü oluşturdu. Bu durum birçok gözlemci açısından dünya düzeninin değiştiğinin en görünür sembollerinden biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü artık küresel liderler Washington kadar Pekin’e de giderek “Küresel denklem burada kuruluyor.” mesajı veriyorlar.

Bunun birde somut jeopolitik nedenleri bulunuyor. Dünya artık birbirine son derece bağımlı bir sistem içinde hareket ediyor. ABD ile Çin arasında büyük bir rekabet var ancak aynı zamanda iki ekonomi birbirinden tamamen kopamıyor. Ticaret, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran krizi ve küresel tedarik zincirleri gibi konuların tamamında Çin belirleyici bir aktör hâline geldi. Dolayısıyla Washington dâhil hiçbir büyük güç Çin’i devre dışı bırakarak küresel strateji kuramıyor.

Özellikle Avrupa açısından Çin meselesi daha karmaşık bir hâl aldı. 2022–2024 döneminde Avrupa’da Çin’e karşı daha sert ve mesafeli bir yaklaşım vardı. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, enerji krizleri ve ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler Avrupa’yı daha dengeli bir politika arayışına itti. Avrupa liderlerinin Pekin’e yönelmesi Çin ile ekonomik bağların tamamen kopmasının Avrupa için büyük maliyet yaratacağını gösteriyor. Bu durum aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı bloğunun kendi içinde de farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Çin’in yükselişi yalnızca Batı ile ilişkiler üzerinden okunmamalı. Pekin’in Küresel Güney’de kurduğu etki alanı da son derece önemli. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya, Körfez ülkeleri ve Güney Asya’da Çin’in etkisi son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bu çerçevede Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in Çin’e gerçekleştirdiği ziyarette dikkat çekici bir anlam taşıyor. Çünkü Çin-Pakistan ilişkileri uzun süredir “demir dostluk” olarak tanımlanıyor. Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin başta Pakistan olmak üzere birçok ülkede limanlar, demiryolları, enerji tesisleri ve altyapı projeleri inşa etti. Pekin ayrıca Batılı finans kuruluşlarının aksine daha az siyasi şart öne sürerek kredi ve yatırım sağlayabiliyor. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke Çin’i ekonomik ortak görmekle birlikte aynı zamanda Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak görüyor.

Tüm bunlar “Çin yükseliyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Bugünkü tabloya bakıldığında buna “evet” demek gerekiyor. Çünkü artık dünya liderleri için Washington kadar Pekin de kritik bir diplomasi merkezi hâline geldi. Ayrıca Çin ekonomik büyüklüğüyle birlikte kriz çözme kapasitesiyle de dikkat çekiyor. İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol Rusya ile ilişkileri ve Küresel Güney üzerindeki etkisi Pekin’in diplomatik ağırlığını artırdı.

2026 yılı boyunca yaşanan diplomatik trafik çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli değil. ABD karşısında ekonomik, teknolojik, kültürel ve diplomatik açıdan ona meydan okuyabilen bir Çin bulunuyor. Bu nedenle yeni dönem, “Amerikan Yüzyılı’nın” tek merkezli yapısından farklı olarak herkesin herkesle işbirliği yaptığı gibi herkesin herkes ile rekabet içinde olduğu çok merkezli-çok medeniyetli bir düzeni andırıyor.

Xi Jinping’in konumu da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bugün birçok lider için Pekin’de Xi ile görüşmek ikili ilişkiler açısından önemli ancak küresel güç dengelerinde yer edinmek açısından da önem taşıyor. Bu durum Xi’nin kişisel prestijini ciddi biçimde artırmış durumda. Artık uluslararası sistemde birçok kritik meselede, “Pekin masada değilse çözüm eksik kalır.” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. 2025 sonundan itibaren hızlanan Çin ziyaretleri sadece diplomatik takvim yoğunluğu değildir. Dünya düzeninin değişiminin somut bir göstergesi olarak okunmalı. Pekin ekonomik bir merkez olmanın yanında küresel siyasetin ana güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Çin lideri Xi Jinping ise artık yeni çok merkezli-çok medeniyetli dünya düzeninin en etkili figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Bugün Pekin’e yönelen diplomatik trafik yalnızca ABD, Rusya veya Avrupa’nın büyük devletleriyle sınırlı değil. Sırbistan’dan Pakistan’a, Körfez ülkelerinden Afrika devletlerine kadar çok geniş bir coğrafyadan liderlerin Çin ile doğrudan temas kurmaya çalışması Pekin’in küresel sistemdeki merkezi konumunu daha görünür hâle getiriyor. Bu nedenle son dönemde gerçekleşen ziyaretler yeni uluslararası düzenin güç haritasının da yeniden çizildiğinin işaretleri olarak okunuyor. Artık birçok başkent için küresel gelişmeleri anlamanın ve geleceğe dair strateji üretmenin yolu Washington kadar Pekin’den de geçiyor. Bu nedenle “Bütün yollar Pekin’e çıkıyor” ifadesi günümüz uluslararası siyasetinde giderek daha fazla karşılık bulan bir gerçekliğe dönüşüyor.

Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.

X: @umur_tugay

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English