Bizi Takip Edin

Görüş

Ukrayna, Trump’ın Putin’e ‘Sevgililer Günü’ hediyesi mi olacak?

Avatar photo

Yayınlanma

14 Şubat, Batı dünyasında önemli bir gün olan “Sevgililer Günü” olup, aynı zamanda üç gün sürecek Münih Güvenlik Konferansı’nın (MSC) açılışına denk geldi. Bir gün önce, ABD Başkanı Trump, ABD, Rusya ve Ukrayna’nın üst düzey diplomatlarının bu konferansa katılacağını duyurdu ve Rusya-Ukrayna çatışmasının “sona ermesi gerektiğini” vurgulayarak, eski ABD Başkanı Biden’ın “Ukrayna’nın NATO’ya katılabileceği” yönündeki açıklamalarını eleştirdi. Trump’a göre bu açıklamalar, 2022’de Ukrayna krizinin tırmanmasına neden oldu. Ayrıca, Trump Rusya’nın yeniden G8’e katılmasını istediğini belirterek, eğer G8 hâlâ var olsaydı, Ukrayna sorununun hiç ortaya çıkmayabileceğini öne sürdü. Trump, Rusya Devlet Başkanı Putin’e her zaman hayranlık ve saygı duymuş olup, hiçbir zaman Rusya yanlısı duruşunu gizlememiştir. Göreve başladıktan henüz bir ay bile geçmeden, Rusya-Ukrayna çatışmasını dış politika gündeminin en öncelikli konularından biri haline getiren Trump, Ukrayna ve Avrupa ülkelerini büyük ölçüde hayal kırıklığına uğratan politikalar ve öneriler sundu. Bu nedenle gözlemciler esprili bir şekilde, Trump’ın Ukrayna’yı bir “Sevgililer Günü” hediyesi olarak Putin ve Rusya’sına vermeye hazırlandığını söyledi.

Trump’ın bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’na büyük önem verdiği belliydi. Başkan Yardımcısı Vance liderliğindeki üst düzey bir heyet gönderdi; bu heyette Dışişleri Bakanı Rubio ve Rusya-Ukrayna krizi özel elçisi Kellogg da yer aldı. Ukrayna ise bizzat Devlet Başkanı Zelensky tarafından temsil edildi. Rusya ise 2022’den beri devam ettirdiği konferansa katılmama geleneğini sürdürdü. Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı, önceki üç toplantıdan belirgin şekilde farklıydı. Rusya-Ukrayna çatışması yine gündemin ana maddesi oldu, ancak odak noktası artık sadece Rusya’yı kınamak veya Ukrayna’ya nasıl destek sağlanacağını tartışmak değil; savaşın nasıl sona ereceği ve ABD ile Avrupa’nın bu “Avrupa versiyonu Afganistan Savaşı”na nasıl bir nokta koyacağı idi. Bunun nedeni basit: ABD hükümeti değişti. Zamanında Ukrayna krizini tasarlayarak Rusya ve Avrupa’yı “tuzağa düşüren” Biden yönetimi artık geçmişte kaldı. Rusya-Ukrayna savaşını “bir gecede” bitirme sözü veren Trump yeniden iktidarda ve savaşın sona erip ermeyeceği ile krizin nasıl ilerleyeceği konusunda kilit karar alıcı konumunda.

24 Şubat, Rusya-Ukrayna savaşının üçüncü yıl dönümü olacak. Bu özel tarihten önce, Trump çoktan Rusya, Ukrayna ve Avrupa’nın jeopolitik haritasını yeniden şekillendirme planını açıkça ortaya koydu. Bu plan, Trump’ın daha önce dile getirdiği Grönland, Kanada ve Meksika’yı ilhak etme, Panama Kanalı’nı kontrol altına alma veya hatta “Gazze’yi boşaltma” fikirlerinden çok daha gerçekçi ve uygulanabilir görünüyor. Aynı zamanda Ukrayna ve Avrupa için son derece moral bozucu, ancak kaçınılmaz bir son olduğu izlenimini veriyor. Üç yıl önce yazarın öngördüğü gibi, “Rusya acı bir zafer kazanırken, Ukrayna ağır bir yenilgi alacak” tahmini ile de örtüşüyor.

12’sinde, Trump ve Putin birkaç yıl içindeki ilk telefon görüşmelerini gerçekleştirdi. Rusya Devlet Başkanı’nın basın sekreteri Peskov’a göre, görüşme bir buçuk saat sürdü ve taraflar Ukrayna krizinin uzun vadeli çözümüne müzakere yoluyla ulaşılması, ABD-Rusya zirvesinin düzenlenmesi, Putin’in Trump’ı Moskova’ya davet etmesi, Rusya-ABD ilişkileri ve Orta Doğu durumu gibi konularda anlaşmaya vardılar. Bildirildiğine göre, görüşmenin içeriği yalnızca coğrafi meselelerle sınırlı kalmayıp yapay zeka, enerji ve dolar gibi konuları da kapsadı. Bu da görüşmeye, Rusya-Ukrayna çatışmasının ötesine geçen geniş bir anlam kazandırdı ve iletilen mesajları son derece dikkat çekici hale getirdi.

Bununla da kalmayıp taraflar, derhal bir müzakere ekibi oluşturma ve görüşmelere başlama konusunda mutabakata vardılar. Bugün de (18 Şubat) Rusya ve ABD temsilcileri, Ukrayna savaşının başlamasından bu yana ilk resmi üst düzey görüşmelerine Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da başladı. Rus tarafını Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Yuriy Uşakov ve Rusya Doğrudan Yatırım Fonu (RDIF) Başkanı Kirill Dmitriyev temsil ediyor. ABD heyetinde ise Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz ve Beyaz Saray Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff yer alıyor.

Bu gelişmeler, ABD ile Rusya’nın üç yıl süren jeopolitik çatışmanın karanlık döneminden çıkmaya başladığını, liderler arasında doğrudan iletişimin yeniden kurulduğunu ve ikili ilişkilerin fiilen Rusya-Ukrayna savaşının patlak verdiği döneme geri döndüğünü gösteriyor. Görüşme öncesinde taraflar, olumlu açıklamalar yaparak süreci ısıtmakla kalmadı, aynı zamanda karşılıklı olarak tutuklu değişimi gerçekleştirerek atmosferi daha da güçlendirdi. Ancak, bu görüşme hiç şüphesiz Ukrayna ve Avrupa’daki ABD müttefikleri için bir tür “baştan anlaşma” (over-the-top diplomacy) örneği oldu. Yani, ABD’nin Batı ittifakının lideri ve NATO’nun fiili yöneticisi olarak, müttefikleri ve ortaklarıyla önceden tam istişarede bulunmadan doğrudan “ezeli düşmanı” Rusya ile Ukrayna ve hatta Avrupa’nın geleceği hakkında karar alması anlamına geldi.

Bu hamle hem Trump’ın “basit, doğrudan ve etkili” tarzına klasik bir örnek teşkil ediyor, hem de büyük güç ilişkilerinin realizme doğru büyük bir dönüş yaptığını gösteriyor. Aynı zamanda, “güç konumu belirler” ilkesinin somut bir yansıması olup, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın daha önce alıntıladığı “Masada değilsen, menüde olursun” şeklindeki “orman yasasının” pratik bir örneğini oluşturuyor.

Trump, Putin’le geçmişi konuşup büyük kararları şekillendirdikten sonra, Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky ile de bir saat süren bir telefon görüşmesi yaptı ve Putin ile gerçekleştirdiği görüşmenin “tüm detaylarını” aktardı. Zelensky, “ABD ile koordinasyonumuzu belirleyerek Rusya’nın saldırganlığını durdurmayı ve güvenilir, kalıcı bir barışı sağlamayı amaçlıyoruz. Başkan Trump dedi ki: Hadi bunu yapalım. açıklamasını yaptı. Bu bilgiler, Ukrayna’nın Trump’ın tasarladığı yol haritası ve tempo doğrultusunda Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmeye, Rusya-Ukrayna krizini kökünden çözmeye ve Ukrayna’nın geleceğini planlamaya karar verdiğini gösteriyor.

Trump, Rusya-Ukrayna savaşını nasıl hızla sona erdireceği, Rusya-Ukrayna krizini temelden nasıl çözeceği ve Ukrayna’nın uzun vadeli güvenliğini nasıl sağlayacağı konusunda aslında net bir planın ana hatlarını şimdiden ortaya koydu. Öncelikli olarak en kısa sürede ateşkes sağlanmasını hedefliyor ve başkanlığının ilk altı ayı içinde bu amaca ulaşmaya çalışıyor. Trump daha önce, bu hedefe kim karşı çıkarsa çıksın, diğer tarafı destekleyerek sonuca ulaşacağını açıkça belirtmişti.

İkincisi, Rusya ve Ukrayna arasındaki sınırlar çatışma öncesi konumuna geri dönmeyecek. 12 Şubat’ta Brüksel’de düzenlenen 26. Ukrayna Savunma Temas Grubu toplantısında, yeni ABD Savunma Bakanı Hegses açık bir şekilde şunları söyledi: “Ukrayna’nın 2014 öncesi sınırlarına geri dönmesi gerçekçi değil. Bu hayali hedefin peşinden gitmek sadece savaşı uzatır ve daha fazla acıya neden olur.”

Üçüncüsü, Ukrayna ne yakın zamanda ne de gelecekte NATO’ya katılabilecek. Trump, 12 Şubat’ta CNN aracılığıyla bu konuyu bir kez daha vurguladı ve özellikle Hegses’in sözlerine atıfta bulunarak Ukrayna’nın NATO üyeliğinin “gerçekçi olmadığını” belirtti. Hegses, Brüksel’de Avrupalı ortaklarına, kriz sona erdiğinde Ukrayna’nın güvenliğini sağlamaktan Avrupa ordularının sorumlu olması gerektiğini ve ABD ordusunun bu sürece katılmayacağını söyledi.

Savaş alanında belirgin bir üstünlük sağlayan Rusya, temkinli ve bekle-gör politikası izleyerek, ABD’nin Ukrayna’yı tamamen terk edeceği günü bekliyor. Öte yandan, Ukrayna yönetimi bariz bir şekilde umudunu kaybetmiş durumda—sadece askeri yollarla kaybedilen toprakları geri almanın mümkün olmadığını değil, aynı zamanda daha fazla Amerikan askeri yardımı alamayacaklarını da fark ettiler. Hatta ABD liderliğindeki NATO’nun kendilerini bünyesine katacağına dair hayallerini bile terk etmiş durumdalar. Şimdi tek amaçları, ellerinde kalanları korumak, zararlarını en aza indirmek ve ABD’den bir şekilde güvenlik garantileri elde etmek.

Trump’ın Putin ve Zelensky ile aynı gün yaptığı telefon görüşmeleri sırasında, Kiev’de yeni ABD Hazine Bakanı Besent’i ağırlamakla meşguldü. Trump’ın yeni yönetiminden Ukrayna’yı ziyaret eden ilk üst düzey yetkili olan Besent, Zelensky tarafından ekonomik işbirliği için davet edildi. Bu işbirliği, Ukrayna’nın maden kaynaklarını Amerikan şirketlerine açmasını ve bu kaynakları geliştirerek paraya çevirmesini, böylece ABD’nin Ukrayna’ya yaptığı yardımı “tazmin etmesini” içeriyor. Gözlemciler bu anlaşmayı “maden karşılığında yardım” olarak tanımlıyor ve Ukrayna’nın Trump yönetiminden 300 milyar dolarlık destek almasını amaçladığını belirtiyorlar.

Son üç yılda ABD, Ukrayna’ya toplam 32,4 milyar dolar yardım sağladı ve bu, küresel Ukrayna yardımlarının %27,2’sini oluşturuyor. Zelensky’nin sözde “Zafer Planı”nın bir parçası olarak, bu kaynak değişim anlaşması ABD’yi Ukrayna’ya daha sıkı bağlamayı ve Washington’un yardımları kesmesini önlemeyi hedefliyor. Ancak, bu tür bir kaynak takası düzenlemesi, Rusya’yı kendi kontrolündeki bölgelerdeki madenleri hızla çıkarmaya teşvik edeceği gibi, Ukrayna’nın maden kaynakları üzerinde küresel bir rekabeti de tetikleyebilir. Ukrayna açısından bakıldığında, geniş toprak kayıplarının ardından büyük ölçüde doğal kaynaklarını da elden çıkarmak, diplomatik bir zafer mi yoksa bir yenilgi mi? Bu sorunun yanıtını okuyucular kendileri verebilir.

Sonuç olarak, Trump’ın Rusya-Ukrayna çatışmasını çözme planı artık tamamen açık, çeşitli spekülasyonlara dayalı tahminlere artık gerek kalmadı. Bu plan, Ukrayna’nın savaşın en büyük kaybedeni olacağını kesin olarak belirliyor. Öte yandan, ABD’nin desteğini ve NATO’nun koruma şemsiyesini kaybeden Avrupa’nın, kolektif bir güç oluşturarak Ukrayna’yı savunma veya kaybedilen toprakları geri alma umutları, artık sadece bir jeopolitik masal gibi görünüyor.

“Rusya’nın acı bir zaferi, Ukrayna’nın ise ağır bir yenilgisi” senaryosu artık kesinleşmiş durumda. Üçüncü yılına yaklaşan Rusya-Ukrayna savaşının sonuna nihayet ulaşılabilir. Bundan sonra göreceğimiz şey, ABD’nin arabuluculuğunda Rusya ve Ukrayna’nın çatışmayı nasıl kademeli olarak azaltacağı, gerginliği düşüreceği ve aşamalı olarak ateşkes sağlayacağı olacak. Nihayetinde, Kore Savaşı’nın sona ermesine benzer uzun vadeli bir ateşkes anlaşması veya başka bir barış seçeneği ortaya çıkabilir.

Bunun yanı sıra, Trump yönetiminin yönlendirmesiyle ABD’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımları nasıl aşamalı olarak gevşeteceği ve kaldıracağı, Rusya’nın yeniden G8’e dönmesini nasıl zorlayacağı ve Avrupa’nın Ukrayna krizini bir kenara bırakıp Rusya ile ilişkilerini nasıl normalleştireceği de görülecek.

Trump ve Putin, sonunda dört yıl sonra doğrudan görüşme ve işbirliği fırsatını buldu ve gerçekten birbirlerini çok iyi anladıkları görülüyor. Eğer buna inanmıyorsanız, şu habere bakın: 10 Şubat’ta, Trump’ın sosyal medya hesabı Putin’in övgü dolu sözlerini paylaştı—Putin, Trump’ın “yakında Avrupa’da düzeni sağlayacağını” ve Avrupa’nın “efendisinin ayaklarının dibinde hafifçe kuyruğunu sallayacağını” söyledi.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English