Bizi Takip Edin

Görüş

Zelenskiy’in meşruluk meselesi

Avatar photo

Yayınlanma

Kısa bir hatırlatmayla başlayalım.

Almanya’da yeşilin tonlarından oluşan hükümet kurulduğunda işlerin buraya varacağı az çok belliydi aslında. Üstelik bir dizi olay, Berlin’in Yeşiller yönetiminde (yeşilin SPD’de pembeye, hür demokratlarda sarıya çalıyor olması içeriğini değiştirmiyor) Ukrayna çatışmasına taraf olacağını açık seçik göstermişti. Aradan bunca zaman geçtikten sonra unutulmaması için tekrar hatırlatmakta yarar var.

Bunlardan biri, sonraki dönemde skandallarıyla ün kazanacak olan dışişleri bakanı Baerbock’un Ukrayna çatışmasına on gün kala Donbass’ta başında Kiev kaskıyla Kiev kuvvetlerine destek açıklamasıydı. (Baerbock’un skandalları arasında sahte diploma, kuaför masrafları, gittiği yerlerde üçüncü dereceden bir bürokrat gibi karşılanması ve “Avrupa’nın kurtarıcılarından” dediği sevgili nazi dedesi gibi ilgi çekici ayrıntılar da var.) Bu açıkça saldırgan, dahası provokatif tutum (zira bölge o sırada sözümona AGİT gözlemcilerinin denetimi altındaydı) Rusya’nın çatışma kararı almasında etkili oldu.

Bugün artık unutuluyor. Berlin’deki üçlü koalisyonun protokolü çatışma bölgelerine silah satışını yasaklıyordu. İlk defa şubat başında, yani çatışmaya sadece birkaç hafta kalmışken DW koalisyon protokolünün askıya alınmasını önerdi ve bu, hiç kuşkusuz, Yeşiller inisiyatifiydi. Aynı dönemde bir başka “yeşil”, başbakan yardımcısı ve ekonomi bakanı Robert Habeck Kuzey Akım 2’yi ilk defa tartışmaya açtı. Bu sırada Kuzey Akım 2 henüz Baltık denizinin dibine gömülmemiş, sadece Yeşiller hükümeti tarafından çürümeye terk edilmişti.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi.

Kör gözüm parmağına demagoji

Ama bu yazının konusu, Berlin’deki yeşilin farklı tonlarından kurulan ve bugün artık tepetaklak yuvarlanmış bulunan hükümetin skandalları değil. Bu yazının konusu: Almanya şansöliyesinin geçen hafta Kiev’deki rejimin başını meşru ilan etmesi. Trump komedyen-başkanı “seçimsiz diktatör” ilan edince şansöliye diz kapağının altına çekiç indirilmiş gibi bir refleksle bu söylemin “yanlış ve tehlikeli” olduğunu, zira Ukrayna’da çatışmalar devam ederken seçimlerin “anayasa ve kanunlara göre mümkün olmadığını” söyledi.

Bu kör gözüm parmağına demagoji, bütün benzer durumlarda olduğu gibi, gayet işlevsel, çünkü demagojiyi yayacak vasıtalar yeterince güçlü ve ellerinde.

Meşruluk konusunda ikiyüzlülüğü ortaya koyan pek çok örnek bulunabilir — mevcut rejimin 2014’te anayasanın (bir zamanlar bizdeki o ünlü deyimle) “tağyir, tebdil ve ilgasıyla” kurulmuş bir darbe rejimi olmasından başka, mesela elektrik direklerine bağlanıp kamçılanan insanların fotoğrafları, muhalefetin bütünüyle yasadışı ilan edilmesi, sadece Sovyet geçmişi değil Puşkin’e varıncaya kadar heykellerin bile yerinden sökülmesi, nazi işbirlikçisi ve katillerin devlet kahramanı ilan edilerek isimlerinin ana caddelere verilmesi… hatta mesela, rejimin başındaki komedyen emeklisinin Rusya ile görüşmeleri yasaklayan kararnamesi bile onu ve rejimi siyasi olarak gayrimeşru kabul etmek için yeterli. Öyleyken “müttefiklerinin” bu adama yer açmak için bir amuda kalkmadıklarının kalması, ona meşruiyet kazandırmaz.

Ama bunlara da bakmayalım. Mesele ne? Mesele, hiç değilse geçen yaz Putin’in dışişleri kolezyumunda üzerine basa basa vurguladığı gibi, hiç de seçimlerin yapılmaması değil; rejimin başının görev süresinin dolmasıyla meşruiyetini kaybettiği meselesi. Yani (siyasi, askeri, insani, kültürel, ideolojik vb. bütün diğer meşruluk faktörlerini boş verin) burada hukuki bir mesele var.

Hukuki meseleler için hukuka bakmak gerek; ama tuhaf şey, kimsenin de aklına gelmiyor.

Anayasa ve kanunlarda başkanlık süresi

Anayasanın başta Rusça olmak üzere ülkedeki dillerin serbestçe gelişmesini (md. 10), fikir hürriyetini, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin halka ait olduğunu (md. 13), fikir hürriyetini (md. 34), parlamentonun kendi iradesi dışında feshedilemeyeceğini (md. 90), garanti eden bütün maddeleri ihlal edilmiş. Komedyen başkan koltuğunda henüz çiçeği burnundayken, daha 2020 güzünde Anayasa Mahkemesi başkanı Aleksandr Tupitskiy’in görevden alması gibi anayasayı açıktan ihlal eden kararından bahsetmiyorum bile. Ama bunları tartışmak bile rejimde fıstık yeşili aramaya benziyor.

Biz sadece, devlet başkanının hukuki meşruluğu üzerinde duralım.

Anayasada devlet başkanının görev süresiyle ilgili temel maddeler şunlar:

Fiilen yürürlükten kalkmış olan bu anayasanın 103’üncü maddesine göre: “Ukrayna devlet başkanı, Ukrayna vatandaşları tarafından genel, eşit ve doğrudan oy esasına göre beş yıllık bir süre için gizli oyla seçilir.”

157’nci madde: “Ukrayna Anayasası sıkıyönetim veya olağanüstü hâl altında değiştirilemez.”

Demek ki 103 ve 157’nci maddeler görev süresini kesin olarak tespit ediyor. Sadece onlar da değil. Anayasa Mahkemesinin 5 Mayıs 2014 tarihli kararına göre anayasanın 103’üncü ve ayrıca 11 maddesi daha devlet başkanına 5 yıldan başka bir görev süresini öngörmüyor: “Dolayısıyla… 5 yıllık dönem, Ukrayna devlet başkanının seçildiği anayasal olarak belirlenmiş tek dönemdir.”

Anayasanın 108’inci maddesine göre devlet başkanının yetkilerinin uzatılması ancak yeni seçilen başkanın göreve başlamasına kadar söz konusu olabilir. Komedyenin yetkilerinin anayasal olarak da devam ettiğini ileri sürenler bu maddeye gönderme yapıyor. Oysa seçim kanunu üç tür seçim tanımlıyor: normal, erken veya tekrar. Dolayısıyla 108’inci madde ancak yeni başkanın bu üç biçimden biriyle yapılacak seçimlerde seçilmesi halinde geçerli; başka deyişle, anayasa hiçbir yerde, devlet başkanının 5 yıllık görev süresinde süre aşımı öngörmüyor.

Kaldı ki, anayasa ve seçim kanununa göre (seçim kanunu 74’üncü ve 77’nci, keza anayasa 77’nci maddeler), seçimler komedyen başkanın görev süresi dolmadan önce, beş yılın tamamlanacağı yılın mart ayının son pazar gününde yapılmak zorundaydı. Bu da 31 Mart 2024 demek.

Anayasa aslında sıkıyönetim şartlarında seçim yapılamayacağına dair doğrudan bir hüküm içermiyor. Bu kayıt sıkıyönetim kanununda yazılı. Anayasa 38’inci madde yurttaşların seçme ve seçilme haklarıyla ilgili. 64’üncü maddede hangi hakların sıkıyönetim halinde kısıtlanamayacağı sıralanmış; bunlar arasında seçme ve seçilme hakkı yok. Dolayısıyla anayasa, sıkıyönetim kanunundaki seçim kısıtlamalarına imkân sağlıyor. Sıkıyönetim kanunu ise 10, 11 ve 19’uncu maddeleriyle sıkıyönetim boyunca seçimlerin yasaklanacağını, mevcut devlet başkanının bu sürede kısıtlanamayacağını ve görev süresinin dolması halinde daha sonra seçilecek devlet başkanı görevine başlayana kadar eskisinin bu görevi yerine getireceği belirtiliyor. Ama kanun, bu maddelerle, anayasa 103 ve 157 maddelerinden başka Anayasa Mahkemesi 5 Mayıs 2014 kararını da ihlal ediyor; zira bu maddeler ve karar genel, sıkıyönetimi de kapsayan normlar getiriyor. Sıkıyönetimi de kapsayan anayasal bir düzenleme, sıkıyönetim gerekçesiyle iptal ediliyor.

Kaldı ki, komedyen başkanın sıkıyönetim ilan ettiği 24 Şubat 2022 kararnamesi sıkıyönetim kanunuyla da çelişiyor. Kanun, ilgili kararnamede, sıkıyönetim boyunca hangi hak ve hürriyetlerin kısıtlanabileceğinin kesin bir listesinin sıralanmasını istiyor; oysa kararnamede (ve sonraki kararnamelerde) ne böyle bir liste ne de kısıtlamanın usulü belirlenmiş. Ek olarak, mevzuata göre hak ve hürriyetlerin kısıtlanması kararını parlamento tarafından onaylanması kaydıyla devlet başkanı alır, ancak seçimler her halükârda parlamentonun sorumluluğunda. Oysa seçimlerin yapılmaması kararı ne parlamento, ne devlet başkanı, ne Anayasa mahkemesi…  hiçbir anayasal organ tarafından kanuni bir işlemle resmileştirilmiş değil.

Anayasa madde 9, uluslararası anlaşmaların iç hukukun parçası olduğunu, Uluslararası Anlaşmalar Kanunu madde 19 ise uluslararası anlaşma hukukunun mevzuatla çeliştiği yerde “uluslararası anlaşma kurallarının uygulanacağını” belirtiyor.

BM Genel Kurul 16 Aralık 1966 tarihli Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi, “Seçmenlerin iradelerini serbestçe ifade etmeleri güvence altına alan, gizli olarak oy verildiği, genel ve eşit oya dayanan ve belirli aralıklarla yapılan dürüst seçimlerde oy kullanma ve seçilme” hakkını garanti ediyor (md. 25/b); 20 Mart 1953 tarihli İnsan Hakları ve Temel Hürriyetler Avrupa Konvansiyonu 3’üncü protokol “makul aralıklarla serbest seçimleri” garanti ediyor. Bundan başka AGİT Kopenhag belgesi madde 7’den İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine kadar birçok uluslararası anlaşmada daha periyodik seçimler şartı getiriliyor. Bütün bunlar rejimin iç hukukunun parçası. Dolayısıyla, sıkıyönetim kanunu sadece anayasayla değil bu uluslararası sözleşmelerle de çelişiyor.

Hukuken, eğer seçim yapılmıyorsa ve eğer mevcut yetkilerin korunması, yani alınan ve alınacak kararların yok hükmünde kalmaması isteniyorsa, bunun bir başka yolu da referandum düzenlemektir. Üstelik hem anayasa, hem uluslararası anlaşmalar hem de seçim kanunuyla çelişen sıkıyönetim kanunu, referandumun önünde engel değil. Ama seçim yapmayan rejim sonucu bildiği bir referanduma yanaşmıyor.

Bu tartışmayı ilk kim başlattı?

Tartışma yeni başlamış değil, dahası, tartışmayı başlatan da Rusya değil. Bunu ilk defa 2023 mayısında Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi başkanı Tiny Kox gündeme getirmişti. Kox, mevcut durumda “kanunun” seçimi yasakladığını “anladığını”, ancak rejimin “serbest ve adil seçimler örgütlemek zorunda olduğunu”, çünkü Avrupa Konseyi sözleşmesinin bunu şart kıldığını söylemişti. Kox’a göre “seçimler ideal olmasa bile” bu durum Kiev açısından bir mesele yaratmazdı; ama seçim yapılmadığında problemler doğardı.

Daha ilginci, Kox’tan sadece birkaç ay sonra meşhur Amerikan senatörü Lindsey Graham de aynı yılın ağustosunda bu defa Kiev’de seçim çağrısında bulunmuştu.

Anayasayı yazan ekipten, eski milli eğitim bakanı Dmitriy Tabaçnik 29 Mayıs 2024’te şöyle demişti:

“Anayasa normlarını bildiğimden şunu söyleyebilirim ki anayasanın 103’üncü maddesine ve Anayasa Mahkemesi’nin izahnamesine göre… Zelenskiy’in 20 Mayıs’tan (2024; başkanlık süresinin dolduğu gün — bn.) sonra Ukrayna’nın meşru lideri olmadığı söylenebilir.

Tabaçnik aynı yerde, “kanlı çatışmanın muhtelif tarafları” olduğunu söylemiş ve Britanya’nın rolünün altını çizmişti: “En sinsi ve sinik olanlardan biri Britanya.”

Anayasayı yazan ekipten Roman Bessmertnıy:

“Amaç, kriz koşullarında iktidarın herhangi bir kurum tarafından gasp edilmesi olasılığını önlemektir. Bu amaçla, anayasanın yazarları, savaş zamanında parlamento seçimlerinin yasaklanmasına ilişkin bir hükmü temel kanuna dahil ederek Yüksek Rada’nın rolünü daha da güçlendirmeye karar vermişlerdir.” Başka deyişle sıkıyönetim şartlarında parlamento seçimlerinin yapılamayacağına dair hükmün nedeni, iktidarın devlet başkanı veya bir başkası tarafından gasp edilmesinin önüne geçerek Rada’nın elinde bulunmasını garanti etmekti.

Çözüm

Eğer olası bir anlaşmanın hukuki geçerliliğinin tartışma konusu haline gelmesi istenmiyorsa, bunun iki yolu var. Birincisi, başkanlık yetkilerinin bütünüyle Rada’ya tevdi edilmesi. Aslında Putin’in geçen yıl dışişleri kolezyumundaki önerisi buydu; Rusya, rejime, görüşmelerin eninde sonunda başlayacağı gerçeğinden hareketle, hukuki krizden çıkış yolu gösteriyordu: a) görüşmelere yasak koyan başkanlık kararnamesi iptal edilmelidir; b) anayasal yetkilerini kaybetmiş olan devlet başkanının yetkileri parlamentoya geçmelidir.

İkincisi, eğer bu yapılmıyorsa, uluslararası bir belgenin imzalanmasının sıkıyönetimin son bulmasından sonraki bir ay içinde tarihinin tespit edilmesi gereken bir seçimi beklemesi.

Hukuk sosyal hayatın temeli değildir; elinde anayasa kitapçığını sallayarak intizam nutukları atanlar çoğu zaman ya boş hayalciler ya da sahtekarlardır. Ama hukuk önemsiz de değildir, zira bir çocuk bile verilen sözün tutulacağına güvenmek ister.

Her halükârda bu krizi yaratan iki temel sorun var. Birincisi, Rusya’nın olası görüşmelerin meşruluğunu sağlama kaygısı. Bu devam edecek.

İkincisi ise ABD’nin emekli komedyenden kurtulma kararlılığı.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English