Bizi Takip Edin

Görüş

Dünya kırmızı ve maviye boyandığında: ‘Bir Zamanlar Ortadoğu’da’ filmi üzerinden blok siyaseti, evrensel değerler ve ulusal özerklik

Yayınlanma

Li Xinbo, Şanghay Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Merkezi Araştırma Görevlisi

Yeni Çin yapımı Bir Zamanlar Ortadoğu’da (Once Upon a Time in the Middle East) filmi, bölgede çalışan Çinli aşçı Xu Fu’nun yaşadıklarını izlerken savaşın sıradan insanların hayatına nasıl hoyratça sızdığını gözler önüne seriyor. Başkarakter Xu Fu, bölgeye ilk olarak borçlarını ödemek amacıyla adım atıyor; ancak savaş patlak verince adım adım farklı güçler arasındaki çatışmaların içine çekiliyor. Bir yandan Amerikan ordusuyla ticaret yürütürken diğer yandan yerel halkla ve silahlı unsurlarla bağlar kuruyor. Savaşın yarattığı ticari fırsatlardan kazanç sağlasa da en sonunda onun yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Film, karakterlerini keskin biçimde iyi ve kötü diye ayırmak yerine, farklı kimliklerin ardında yatan karmaşık kişisel geçmişleri açığa çıkarıyor.

Film sadece savaş zamanındaki insanlık haline değinmekle kalmıyor; uluslararası siyasetteki temel bir soruyu da gündeme taşıyor: Devletler çatışmaya sürüklendiğinde, dünyayı blokların merceğinden okumaya bizler de mi meyilliyiz? Evrensel ölçekte değer taşıdığı kabul edilen özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi kavramlar devletler arası siyasi rekabete dahil olduğunda, bunlara belirli bir blok kimliği biçilebilir mi? Dahası bu durum, devletlerin söz konusu değerleri savunma kisvesi altında başkalarının iç işlerine müdahalesini meşrulaştırmasını kolaylaştırır mı?

The Economist dergisinde yayımlanan bir film incelemesinde, Xu Fu’nun çeşitli taraflarla kurduğu temaslardan yola çıkılarak “ejderha lokantası diplomasisi” kavramı ortaya atıldı. The Economist‘e göre “ejderha lokantası diplomasisi”, ticari çıkarları önceleyen ve farklı ülkelerle ilişkileri sürdürmeyi hedefleyen diplomatik bir yaklaşım; aynı zamanda bu tür bir angajmanın yeterince derin olup olmadığını da sorguluyor. Derginin getirdiği bu yorum, filmin yalnızca savaş karşıtı bir anlatı değil, Çin’in diplomatik çehresine ve bunun uluslararası siyasetteki yansımalarına bakan bir pencere olarak da görülebileceğini gösteriyor. Bu yazı, blok siyasetinden yola çıkarak evrensel değerlerin uluslararası ilişkilerdeki kullanımını ele alıyor; ardından Çin’in öne çıkardığı diplomasi ilkelerini çözümlemek amacıyla The Economist‘in Çin’in dış politika yaklaşımına getirdiği eleştirilere yanıt veriyor.

1. “Dost Ateşi”nden blok siyasetine: Kimlik somut insanın üzerini örttüğünde

Filmdeki “Blue on Blue” tabiri, genel olarak dost ateşini anlatan askeri bir ifade. Bu tabirin ardındaki mantık, savaş alanında dost ile düşmanın mutlaka ayırt edilmesi gerektiğine dayanıyor: Ancak bir kişinin hangi safta yer aldığı belirlendikten sonra o kişinin tehdit oluşturup oluşturmadığına hüküm verilebiliyor. Askeri açıdan zorunlu görünen bu ayrım, karmaşık fertleri tek bir blok kimliğine indirgeme riskini de beraberinde getiriyor.

Benzer bir mantık uluslararası siyasette de işliyor. Devletler güvenlik tehditlerini tartmak, müttefiklerini belirlemek ve çıkar çatışmalarında kendi konumlarını tayin etmek zorunda kalıyor. Özellikle savaş ve büyük güç rekabeti dönemlerinde bloklara bölünmek, karar verme sürecinin karmaşıklığını azaltsa da uluslararası çatışmaları karşıt iki bütün arasındaki bir kavgaya indirgemeyi kolaylaştırıyor. Böylesi anlatılarda taraflardan biri çoğunlukla düzenin ve adaletin savunucusu olarak resmedilirken diğeri tehdit ve kaos kaynağı gibi gösteriliyor; bu esnada her iki cenahın kendi içindeki farklılıklar, çelişkiler ve özel koşullar göz ardı edilebiliyor.

Bir Zamanlar Ortadoğu’da filmi bu mantığı belirli bir ölçüde sorguluyor. Yapım, Amerikan ordusunun savaşta sergilediği şiddeti ve bunun yerel halkın gündelik hayatında yol açtığı tahribatı perdeye aktarırken bütün Amerikan askerlerini tek tip figürler olarak çizmekten kaçınıyor. Aynı zamanda ana karakterlerden biri olan Zeyd, hem şiddetli çatışmaların bir aktörü hem de savaşın mağduru durumunda; onun yaşadıkları, bir insanın travma, nefret ve şiddet sarmalında nasıl adım adım kurbandan faile dönüşebileceğini gözler önüne seriyor. Film burada şiddeti aklamıyor; bilakis, yalnızca mensup olduğu blok kimliğine bakarak bir insanı kalıp yargılara hapsedemeyeceğimizi ortaya koyuyor.

Blok siyasetinin asıl sorunu, devletlerin asla dost ile düşmanı ayırt etmemesi gerektiği değil, bu ayrımın gerçekliğin yegâne açıklayıcısı haline gelmesi. Bir devlet veya grup toptan düşman ilan edildiğinde; o yapının içindeki farklı sesler, sıradan insanların yaşamları ve çatışmanın ardındaki girift sebepler uluslararası toplumun idrak sahasından bütünüyle silinebiliyor. Film, farklı saflardaki insanların somut etkileşimleri üzerinden, siyasi aidiyetin insanlar arasındaki ilişkileri açıklayabileceğini ancak somut fert algısının yerini asla almaması gerektiğini izleyiciye hatırlatıyor.

2. Yemekten evrensel değerlere: “Bağlantısız” şeyler de blok siyasetine çekilebilir mi?

Eğer “dost ateşi” savaşın dost ile düşman arasına nasıl set çektiğini gösteriyorsa, yemek de filme dünyayı gözlemlemenin farklı bir yolunu sunuyor. Yemeğin kendisi doğası gereği hiçbir siyasi bloğa ait değil. Xu Fu hem Araplar hem de Amerikalılar için yemek pişiriyor; yemeğin kendine has bir cephesi yok, onu Araplar gibi Amerikalılar da yiyebiliyor. Ne var ki savaş ortamında yemek de şiddetin girdabına kapılıyor. Acı biber bir işkence aletine dönüşebilirken filizlenmiş patatesler kimi koşullarda hayat kurtarmanın aracına evrilebiliyor. Nesnelerin özgün anlamı bütünüyle kaybolmasa bile çatışmanın eliyle yeniden biçimleniyor.

Bu durum uluslararası siyaset açısından daha derin bir soruyu doğuruyor: Yemek kadar sıradan ve somut bir meta bile savaş yüzünden dost ya da düşman anlamlarıyla donatılabiliyorsa; özgürlük, eşitlik, insan hakları ve insan onuru gibi evrensel değerlere de devletler arası rekabette bir blok kimliği biçilerek başka ülkelere müdahalelerin önü açılabilir mi?

Tocqueville, Eski Rejim ve Fransız Devrimi adlı eserinde, Fransız Devrimi’nin öne sürdüğü özgürlük, eşitlik ve halk egemenliği fikirlerinin Fransa sınırlarının ötesinde yankı bulabilmesini, bu fikirlerin doğası gereği Fransa’ya ait olmasına değil, pek çok toplumun paylaştığı dertlere temas etmesine bağlamıştı. Buradan hareketle özgürlük, eşitlik, insan onuru ve yaşam hakkı gibi evrensel değerlerin özünde tek bir ülkenin tekelinde olmadığını söyleyebiliriz. “Evrensel” nitelemesi, bu değerlerin milliyete, etnik kökene, dine veya siyasi bloğa göre kökten değişmemesi gerektiğini imler; yoksa herhangi bir devletin “evrensel olanı” tek başına yorumlama yetkisine sahip olduğu anlamına gelmez.

Asıl mesele, evrensel değerler devletler arası rekabetin içine çekildiğinde, paylaşılan normatif ilkeler olmaktan çıkıp “biz” ile “onlar” ayrımını yapan siyasi ölçütlere dönüşebilmesinde yatıyor. Bir devlet, kendi özgürlük, demokrasi veya insan hakları anlayışını tek doğru model sayıp diğer devletlerin meşruiyetini bu kıstasla tartmaya başladığı anda, evrensel değerlere belirli bir milli duruş ve blok kimliği yapışabiliyor.

Evrensel değerlerin siyasallaşması, o değerlerin öz anlamını yitirdiği manasına gelmez; aksine, ilkesel duruş ile bu değerler namına sergilenen somut siyasi eylemleri birbirinden ayırmamız gerektiğini gösterir. Bir devletin insan haklarını savunduğunu ileri sürmesi müdahalesini kendiliğinden meşru kılmaz; buna mukabil, devlet egemenliğine yapılan vurgu da ağır insani acıları görmezden gelmenin geçerli bir gerekçesi olamaz. Dış müdahalenin makul olup olmadığını anlamak; hukuki dayanağını, eylemin biçimini, doğurduğu fiili sonuçları ve ilgili devletlerle halkların kendi iradelerini ortaya koyacak alana sahip olup olmadığını incelemeyi gerektirir. Can alıcı nokta, evrensel değerler ile devlet egemenliği arasında sığ bir ikilem kurmak değil, her iki tarafın da meşruiyeti yorumlama yetkisini tekeline almasına engel olmaktır.

Elbette bu durum, uluslararası toplumda insan hakları ile egemenliğin mutlaka çatışması gerektiği anlamına gelmiyor. Egemenlik, bir devletin kendi kalkınma yolunu seçebilmesi için kurumsal güvenceler sunarken insan hakları da devlet iktidarının tek başına bireysel acıları yok sayma gerekçesine dönüşmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Asıl çetin mesele, evrensel değerler adına başkalarının yerine tercih yapmaktan kaçınırken egemenliğe saygıyı da tüm iç sorunlara karşı bir kayıtsızlığa dönüştürmemek.

3. “Kimin safındasın” sorusundan “özerkliğe saygı”ya: Çin diplomasisinin ilkeleri ve pratik anlamı

Blok siyaseti uluslararası ilişkileri ya/ya da ikilemine indirgeme eğilimindeyken, ulusal özerkliğe saygı duymak başka bir düşünce kapısı aralıyor. Çin, Ortadoğu meselelerini ele alırken bütün ülkelerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini, halkların kendi kalkınma yollarını bağımsızca tayin etme hakkının tanınmasını ve bölgesel uyuşmazlıkların siyasi diyalog ile barışçıl yollarla çözüme kavuşturulmasını vurguluyor. Bu ilkeler, Çin Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan Çin’in Arap Politikası Belgesi ile Küresel Güvenlik İnisiyatifi Konsept Belgesi’nde açıkça yer buluyor. Uluslararası siyaset zaviyesinden bakıldığında bu yaklaşım, uluslararası işbirliğinin belirli bir siyasi modelin kabulü şartına bağlanmaması ve devletler arasındaki farklılıkların tarafları saf tutmaya zorlayan bir cepheleşmeye otomatikman dönüşmemesi gerektiğini savunuyor.

The Economist, Çin’in çatışma halindeki ülkelerle ticari münasebetlerini sürdürebildiğini, bu motivasyonun siyasi ideolojiden ziyade ticari çıkarlardan beslendiğini belirterek bu diplomatik çizgiyi “ejderha lokantası diplomasisi” diye özetliyor; bir yandan da böylesi ilişkilerin kâfi derecede derin olup olmadığını sorguluyor. Oysa ticari çıkarları siyasi fikirlerin karşısına koymak, diplomasinin gerçek manasını bütünüyle izah edemez. Devletler ekonomik işbirliği yürütürken şüphesiz kendi çıkarlarını gözetir; fakat çıkar odaklı tutumlar işbirliğinin siyasi değer taşımadığı anlamına gelmez. Siyasi fikir ayrılıkları yaşayan ülkeler için ekonomik ve ticari temaslar, her meselede uzlaşmak zorunda kalmadan belirli bir düzeyde işbirliğini sürdürmeyi mümkün kılan kalıcı çıkar bağları sağlayabilir.

The Economist, Çin’in güvenlik sorumlulukları konusundaki temkinli tavrına işaret ederek “ejderha lokantası diplomasisi”nin derinliğini de tartışmaya açıyor. Bu eleştiri, geleneksel bir Batılı kabulü yansıtıyor: Diplomasinin derinliği mutlaka askeri müdahaleyle veya bölgesel bir güvenlik garantörü olmakla mı ölçülmelidir? Güvenlik garantileri hiç kuşkusuz uluslararası siyasetin önemli bir konusu ve ekonomik işbirliği tüm güvenlik ve insani sorumlulukların yerini tutamaz. Fakat diplomasi yalnızca askeri güç üzerinden işlemez; siyasi diyalog, iktisadi bağlar ve çok taraflı işbirliği de gerilimleri yatıştırmak ve ilişkileri ayakta tutmak için elverişli koşullar yaratabilir.

Sonuç

“Dost ateşi”nden bir restorandaki yemek masasına uzanan Bir Zamanlar Ortadoğu’da filmi, dünyayı kavramanın iki farklı yolunu sunuyor: Biri önce dost-düşman kimliğini teyit edip karşısındakini buna göre yargılarken diğeri siyasi kimliğin ötesine geçerek somut insanı ve onun hayatını görmeye çalışıyor. Uluslararası siyasete taşındığında bu karşıtlık, blok ayrışmasının insanların evrensel değerleri anlama, savaşı değerlendirme ve diplomatik adımları tartma biçimini de şekillendirdiğini gösteriyor.

Egemenliğe ve özerk tercihlere saygı göstermek özgürlüğü, insan haklarını yahut insan onurunu inkâr etmek anlamına gelmez; evrensel değerleri vurgulamak da hiçbir devlete başkaları adına tercih yapma hakkını kendiliğinden tanımaz. Savaş dünyayı farklı renklere boyayabilir, fakat uluslararası siyaset somut gerçeklikleri kavrama kabiliyetini bu uğurda yitirmemelidir. Devletler arasındaki ayrılıklar ne olursa olsun barış, yaşam hakkı, insan onuru ve diğer evrensel değerler hiçbir bloğun imtiyazı haline gelmemelidir.

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English