Görüş

Dünya kırmızı ve maviye boyandığında: ‘Bir Zamanlar Ortadoğu’da’ filmi üzerinden blok siyaseti, evrensel değerler ve ulusal özerklik

Yayınlanma

Li Xinbo, Şanghay Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Merkezi Araştırma Görevlisi

Yeni Çin yapımı Bir Zamanlar Ortadoğu’da (Once Upon a Time in the Middle East) filmi, bölgede çalışan Çinli aşçı Xu Fu’nun yaşadıklarını izlerken savaşın sıradan insanların hayatına nasıl hoyratça sızdığını gözler önüne seriyor. Başkarakter Xu Fu, bölgeye ilk olarak borçlarını ödemek amacıyla adım atıyor; ancak savaş patlak verince adım adım farklı güçler arasındaki çatışmaların içine çekiliyor. Bir yandan Amerikan ordusuyla ticaret yürütürken diğer yandan yerel halkla ve silahlı unsurlarla bağlar kuruyor. Savaşın yarattığı ticari fırsatlardan kazanç sağlasa da en sonunda onun yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Film, karakterlerini keskin biçimde iyi ve kötü diye ayırmak yerine, farklı kimliklerin ardında yatan karmaşık kişisel geçmişleri açığa çıkarıyor.

Film sadece savaş zamanındaki insanlık haline değinmekle kalmıyor; uluslararası siyasetteki temel bir soruyu da gündeme taşıyor: Devletler çatışmaya sürüklendiğinde, dünyayı blokların merceğinden okumaya bizler de mi meyilliyiz? Evrensel ölçekte değer taşıdığı kabul edilen özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi kavramlar devletler arası siyasi rekabete dahil olduğunda, bunlara belirli bir blok kimliği biçilebilir mi? Dahası bu durum, devletlerin söz konusu değerleri savunma kisvesi altında başkalarının iç işlerine müdahalesini meşrulaştırmasını kolaylaştırır mı?

The Economist dergisinde yayımlanan bir film incelemesinde, Xu Fu’nun çeşitli taraflarla kurduğu temaslardan yola çıkılarak “ejderha lokantası diplomasisi” kavramı ortaya atıldı. The Economist‘e göre “ejderha lokantası diplomasisi”, ticari çıkarları önceleyen ve farklı ülkelerle ilişkileri sürdürmeyi hedefleyen diplomatik bir yaklaşım; aynı zamanda bu tür bir angajmanın yeterince derin olup olmadığını da sorguluyor. Derginin getirdiği bu yorum, filmin yalnızca savaş karşıtı bir anlatı değil, Çin’in diplomatik çehresine ve bunun uluslararası siyasetteki yansımalarına bakan bir pencere olarak da görülebileceğini gösteriyor. Bu yazı, blok siyasetinden yola çıkarak evrensel değerlerin uluslararası ilişkilerdeki kullanımını ele alıyor; ardından Çin’in öne çıkardığı diplomasi ilkelerini çözümlemek amacıyla The Economist‘in Çin’in dış politika yaklaşımına getirdiği eleştirilere yanıt veriyor.

1. “Dost Ateşi”nden blok siyasetine: Kimlik somut insanın üzerini örttüğünde

Filmdeki “Blue on Blue” tabiri, genel olarak dost ateşini anlatan askeri bir ifade. Bu tabirin ardındaki mantık, savaş alanında dost ile düşmanın mutlaka ayırt edilmesi gerektiğine dayanıyor: Ancak bir kişinin hangi safta yer aldığı belirlendikten sonra o kişinin tehdit oluşturup oluşturmadığına hüküm verilebiliyor. Askeri açıdan zorunlu görünen bu ayrım, karmaşık fertleri tek bir blok kimliğine indirgeme riskini de beraberinde getiriyor.

Benzer bir mantık uluslararası siyasette de işliyor. Devletler güvenlik tehditlerini tartmak, müttefiklerini belirlemek ve çıkar çatışmalarında kendi konumlarını tayin etmek zorunda kalıyor. Özellikle savaş ve büyük güç rekabeti dönemlerinde bloklara bölünmek, karar verme sürecinin karmaşıklığını azaltsa da uluslararası çatışmaları karşıt iki bütün arasındaki bir kavgaya indirgemeyi kolaylaştırıyor. Böylesi anlatılarda taraflardan biri çoğunlukla düzenin ve adaletin savunucusu olarak resmedilirken diğeri tehdit ve kaos kaynağı gibi gösteriliyor; bu esnada her iki cenahın kendi içindeki farklılıklar, çelişkiler ve özel koşullar göz ardı edilebiliyor.

Bir Zamanlar Ortadoğu’da filmi bu mantığı belirli bir ölçüde sorguluyor. Yapım, Amerikan ordusunun savaşta sergilediği şiddeti ve bunun yerel halkın gündelik hayatında yol açtığı tahribatı perdeye aktarırken bütün Amerikan askerlerini tek tip figürler olarak çizmekten kaçınıyor. Aynı zamanda ana karakterlerden biri olan Zeyd, hem şiddetli çatışmaların bir aktörü hem de savaşın mağduru durumunda; onun yaşadıkları, bir insanın travma, nefret ve şiddet sarmalında nasıl adım adım kurbandan faile dönüşebileceğini gözler önüne seriyor. Film burada şiddeti aklamıyor; bilakis, yalnızca mensup olduğu blok kimliğine bakarak bir insanı kalıp yargılara hapsedemeyeceğimizi ortaya koyuyor.

Blok siyasetinin asıl sorunu, devletlerin asla dost ile düşmanı ayırt etmemesi gerektiği değil, bu ayrımın gerçekliğin yegâne açıklayıcısı haline gelmesi. Bir devlet veya grup toptan düşman ilan edildiğinde; o yapının içindeki farklı sesler, sıradan insanların yaşamları ve çatışmanın ardındaki girift sebepler uluslararası toplumun idrak sahasından bütünüyle silinebiliyor. Film, farklı saflardaki insanların somut etkileşimleri üzerinden, siyasi aidiyetin insanlar arasındaki ilişkileri açıklayabileceğini ancak somut fert algısının yerini asla almaması gerektiğini izleyiciye hatırlatıyor.

2. Yemekten evrensel değerlere: “Bağlantısız” şeyler de blok siyasetine çekilebilir mi?

Eğer “dost ateşi” savaşın dost ile düşman arasına nasıl set çektiğini gösteriyorsa, yemek de filme dünyayı gözlemlemenin farklı bir yolunu sunuyor. Yemeğin kendisi doğası gereği hiçbir siyasi bloğa ait değil. Xu Fu hem Araplar hem de Amerikalılar için yemek pişiriyor; yemeğin kendine has bir cephesi yok, onu Araplar gibi Amerikalılar da yiyebiliyor. Ne var ki savaş ortamında yemek de şiddetin girdabına kapılıyor. Acı biber bir işkence aletine dönüşebilirken filizlenmiş patatesler kimi koşullarda hayat kurtarmanın aracına evrilebiliyor. Nesnelerin özgün anlamı bütünüyle kaybolmasa bile çatışmanın eliyle yeniden biçimleniyor.

Bu durum uluslararası siyaset açısından daha derin bir soruyu doğuruyor: Yemek kadar sıradan ve somut bir meta bile savaş yüzünden dost ya da düşman anlamlarıyla donatılabiliyorsa; özgürlük, eşitlik, insan hakları ve insan onuru gibi evrensel değerlere de devletler arası rekabette bir blok kimliği biçilerek başka ülkelere müdahalelerin önü açılabilir mi?

Tocqueville, Eski Rejim ve Fransız Devrimi adlı eserinde, Fransız Devrimi’nin öne sürdüğü özgürlük, eşitlik ve halk egemenliği fikirlerinin Fransa sınırlarının ötesinde yankı bulabilmesini, bu fikirlerin doğası gereği Fransa’ya ait olmasına değil, pek çok toplumun paylaştığı dertlere temas etmesine bağlamıştı. Buradan hareketle özgürlük, eşitlik, insan onuru ve yaşam hakkı gibi evrensel değerlerin özünde tek bir ülkenin tekelinde olmadığını söyleyebiliriz. “Evrensel” nitelemesi, bu değerlerin milliyete, etnik kökene, dine veya siyasi bloğa göre kökten değişmemesi gerektiğini imler; yoksa herhangi bir devletin “evrensel olanı” tek başına yorumlama yetkisine sahip olduğu anlamına gelmez.

Asıl mesele, evrensel değerler devletler arası rekabetin içine çekildiğinde, paylaşılan normatif ilkeler olmaktan çıkıp “biz” ile “onlar” ayrımını yapan siyasi ölçütlere dönüşebilmesinde yatıyor. Bir devlet, kendi özgürlük, demokrasi veya insan hakları anlayışını tek doğru model sayıp diğer devletlerin meşruiyetini bu kıstasla tartmaya başladığı anda, evrensel değerlere belirli bir milli duruş ve blok kimliği yapışabiliyor.

Evrensel değerlerin siyasallaşması, o değerlerin öz anlamını yitirdiği manasına gelmez; aksine, ilkesel duruş ile bu değerler namına sergilenen somut siyasi eylemleri birbirinden ayırmamız gerektiğini gösterir. Bir devletin insan haklarını savunduğunu ileri sürmesi müdahalesini kendiliğinden meşru kılmaz; buna mukabil, devlet egemenliğine yapılan vurgu da ağır insani acıları görmezden gelmenin geçerli bir gerekçesi olamaz. Dış müdahalenin makul olup olmadığını anlamak; hukuki dayanağını, eylemin biçimini, doğurduğu fiili sonuçları ve ilgili devletlerle halkların kendi iradelerini ortaya koyacak alana sahip olup olmadığını incelemeyi gerektirir. Can alıcı nokta, evrensel değerler ile devlet egemenliği arasında sığ bir ikilem kurmak değil, her iki tarafın da meşruiyeti yorumlama yetkisini tekeline almasına engel olmaktır.

Elbette bu durum, uluslararası toplumda insan hakları ile egemenliğin mutlaka çatışması gerektiği anlamına gelmiyor. Egemenlik, bir devletin kendi kalkınma yolunu seçebilmesi için kurumsal güvenceler sunarken insan hakları da devlet iktidarının tek başına bireysel acıları yok sayma gerekçesine dönüşmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Asıl çetin mesele, evrensel değerler adına başkalarının yerine tercih yapmaktan kaçınırken egemenliğe saygıyı da tüm iç sorunlara karşı bir kayıtsızlığa dönüştürmemek.

3. “Kimin safındasın” sorusundan “özerkliğe saygı”ya: Çin diplomasisinin ilkeleri ve pratik anlamı

Blok siyaseti uluslararası ilişkileri ya/ya da ikilemine indirgeme eğilimindeyken, ulusal özerkliğe saygı duymak başka bir düşünce kapısı aralıyor. Çin, Ortadoğu meselelerini ele alırken bütün ülkelerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini, halkların kendi kalkınma yollarını bağımsızca tayin etme hakkının tanınmasını ve bölgesel uyuşmazlıkların siyasi diyalog ile barışçıl yollarla çözüme kavuşturulmasını vurguluyor. Bu ilkeler, Çin Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan Çin’in Arap Politikası Belgesi ile Küresel Güvenlik İnisiyatifi Konsept Belgesi’nde açıkça yer buluyor. Uluslararası siyaset zaviyesinden bakıldığında bu yaklaşım, uluslararası işbirliğinin belirli bir siyasi modelin kabulü şartına bağlanmaması ve devletler arasındaki farklılıkların tarafları saf tutmaya zorlayan bir cepheleşmeye otomatikman dönüşmemesi gerektiğini savunuyor.

The Economist, Çin’in çatışma halindeki ülkelerle ticari münasebetlerini sürdürebildiğini, bu motivasyonun siyasi ideolojiden ziyade ticari çıkarlardan beslendiğini belirterek bu diplomatik çizgiyi “ejderha lokantası diplomasisi” diye özetliyor; bir yandan da böylesi ilişkilerin kâfi derecede derin olup olmadığını sorguluyor. Oysa ticari çıkarları siyasi fikirlerin karşısına koymak, diplomasinin gerçek manasını bütünüyle izah edemez. Devletler ekonomik işbirliği yürütürken şüphesiz kendi çıkarlarını gözetir; fakat çıkar odaklı tutumlar işbirliğinin siyasi değer taşımadığı anlamına gelmez. Siyasi fikir ayrılıkları yaşayan ülkeler için ekonomik ve ticari temaslar, her meselede uzlaşmak zorunda kalmadan belirli bir düzeyde işbirliğini sürdürmeyi mümkün kılan kalıcı çıkar bağları sağlayabilir.

The Economist, Çin’in güvenlik sorumlulukları konusundaki temkinli tavrına işaret ederek “ejderha lokantası diplomasisi”nin derinliğini de tartışmaya açıyor. Bu eleştiri, geleneksel bir Batılı kabulü yansıtıyor: Diplomasinin derinliği mutlaka askeri müdahaleyle veya bölgesel bir güvenlik garantörü olmakla mı ölçülmelidir? Güvenlik garantileri hiç kuşkusuz uluslararası siyasetin önemli bir konusu ve ekonomik işbirliği tüm güvenlik ve insani sorumlulukların yerini tutamaz. Fakat diplomasi yalnızca askeri güç üzerinden işlemez; siyasi diyalog, iktisadi bağlar ve çok taraflı işbirliği de gerilimleri yatıştırmak ve ilişkileri ayakta tutmak için elverişli koşullar yaratabilir.

Sonuç

“Dost ateşi”nden bir restorandaki yemek masasına uzanan Bir Zamanlar Ortadoğu’da filmi, dünyayı kavramanın iki farklı yolunu sunuyor: Biri önce dost-düşman kimliğini teyit edip karşısındakini buna göre yargılarken diğeri siyasi kimliğin ötesine geçerek somut insanı ve onun hayatını görmeye çalışıyor. Uluslararası siyasete taşındığında bu karşıtlık, blok ayrışmasının insanların evrensel değerleri anlama, savaşı değerlendirme ve diplomatik adımları tartma biçimini de şekillendirdiğini gösteriyor.

Egemenliğe ve özerk tercihlere saygı göstermek özgürlüğü, insan haklarını yahut insan onurunu inkâr etmek anlamına gelmez; evrensel değerleri vurgulamak da hiçbir devlete başkaları adına tercih yapma hakkını kendiliğinden tanımaz. Savaş dünyayı farklı renklere boyayabilir, fakat uluslararası siyaset somut gerçeklikleri kavrama kabiliyetini bu uğurda yitirmemelidir. Devletler arasındaki ayrılıklar ne olursa olsun barış, yaşam hakkı, insan onuru ve diğer evrensel değerler hiçbir bloğun imtiyazı haline gelmemelidir.

Çok Okunanlar

Mobil sürümden çık