Avrupa

Sırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı

Yayınlanma

Sandıkların neredeyse tamamı açıldığında, Belgrad’daki parti genel merkezinde kameraların karşısına geçen adamın yüzünde, on iki yıldır Balkanlar siyasetini tekeline almış o kaskatı cüretin yerini sarsılmış bir kabulleniş alıyordu. Aleksandar Vučić, “Açıkça görünüyor ki bu seçimleri kaybettik” diyordu. Seçim Komisyonu’nun sandıkların yüzde 98,71’ini saydığı sabah saatlerinde açıklanan sayılar, Sırbistan için bir dönemin kapanışına işaret ediyordu: “Öğrenci Listesi – Öğrenciler Kazanıyor” hareketi oyların yüzde 52,56’sını, yani 2 milyon 220 binden fazla oyu hanesine yazdırmış; Vučić’in Sırp İlerleme Partisi (SNS) etrafında topladığı iktidar koalisyonu ise yüzde 39,28’de kalarak 1 milyon 659 bin oyda tıkanmıştı.

Parlamentodaki sandalye dağılımı tahminleri 250 vekillikten 135 ila 140’ının gençlerin başını çektiği muhalefet blokuna, ancak 105 civarının iktidara gideceğini gösteriyordu. İktidarın kıdemli ortağı İvica Dačić ise yüzde 2,17 gibi hazin bir orana çakılmış, diğer partilerin hiçbiri yüzde birlik baraj eşiğini dahi aşamamıştı. Katılım oranı yüzde 69’u geçerek 4,35 milyondan fazla seçmeni sandık başına taşımış; sandıklar kapandığı andan itibaren sokaklar vuvuzela sesleri, ıslıklar ve havai fişeklerle inlemeye başlamıştı.

Seçim gecesi sokaklarda sadece zafer şarkıları yankılanmıyordu. Belgrad’ın merkezindeki Pionirski Parkı’nda, 6 Mart 2025’ten bu yana hükümetin kalesi sayılan, Vučić’in “özgürlük ve direnişin simgesi” diye övdüğü çadır kent, yani muhaliflerin taktığı isimle “Çatsilend”, kitlelerin hücumuna uğradı. Çitler devrildi, çadırlar ateşe verildi. Vučić ise hırpalanmış bir gururla yenilgiyi idari yargıya taşımayacaklarını, itirazlarla vakit kaybetmeyeceklerini ilan ederken, hasımlarını “egemen bir devleti devirmek için başkalarının tezgâhladığı kirli işlerin taşeronu” olmakla suçluyordu. Ona göre Avrupa ülkeleri ve Amerikan “müesses nizamı”, daha doğrusu Trump karşıtı derin devlet bir renkli devrim tezgâhlamıştı ve iktidara gelecek olanlar mart veya nisan ayına kalmadan Rusya’ya yaptırım uygulayacaktı: “Kaçmıyorum, buradayım, bu geceden itibaren yeniden hazırlanacağız.”

Sırbistan’da muhalefet kazandı: Vuçiç yenilgiyi kabul etti

Fakat yenilginin faturasını dış komplolara kesmek, Balkanlar’ın gördüğü en usta siyasi cambazlardan birinin kendi kurduğu tuzağa nasıl düştüğünü açıklamaya yetmiyor. Vučić, Sosyalist Yugoslavya’nın yıkıntıları arasından sıyrılmış, 1993’ten bu yana politikanın her dehlizinde pişmiş, Slobodan Milošević kabinesinde enformasyon bakanlığı yapmış ve son on iki yıldır cumhurbaşkanlığı ile başbakanlık koltukları arasında ustaca gidip gelerek anayasal sınırları fiilen kadük bırakmış bir figür. Kendi kuşağının bütün rakiplerini tasfiye eden, krizlerden daima güç tazeleyerek çıkan bu irade, bu kez sokaktan yükselen ve ideolojik koordinatları kolayca yaftalanamayan çıplak bir toplumsal hakikatle karşılaştı.

Bu kırılmanın miladı, 1 Kasım 2024 günü Novi Sad tren istasyonunda beton sundurmanın gürültüyle çökmesi ve on altı kişinin tonlarca ağırlığın altında can vermesiydi. Henüz kısa süre önce taşeronlar eliyle yenilenen, yetkililerin “Avrupa standartlarında” olduğunu iddia ettiği istasyonun tavanı, yolsuzluğun ve denetimsizliğin ağırlığını taşıyamamıştı. Hükümet sözleşmeleri ticari sır bahanesiyle gizlemeye çalışırken, halkın hafızasında silinmeyecek bir simge doğdu: Kan kırmızısı el izi ve “Yolsuzluk öldürür” sloganı. Öğrencilerin başlattığı boykotlar ve anma eylemleri, belediyenin tuttuğu sopalı çetelerin saldırılarına, kalabalıkların üzerine sürülen araçlara ve Valjevo’da patlayan gaz bombalarına rağmen geri adım atmadı. Başbakan Miloš Vučević’in istifası bile öfkeyi dindirmeye yetmedi; zira herkes kurban edilen piyonun arkasındaki şahı görüyordu. Meydanlardaki dövizlerden birinde yazıldığı gibi, sokaktakiler için bu mücadele “bir devrim değil, şeytan çıkarma ayini” hüviyeti taşıyordu.

Vučić dönemi boyunca Sırbistan devleti, sadakat karşılığında iş, ihale ve makam dağıtan devasa bir ahbap-çavuş mekanizmasına dönüştürüldü. İktidar partisi SNS, itaatin istihdam bürosu gibi çalışırken, ulusal televizyon kanalları neredeyse kesintisiz bir propaganda aygıtına çevrildi. Yapılan araştırmaların, üç aylık bir izleme döneminde Vučić’e ayrılan 44 saatlik yayın süresinin yüzde 87’sinin övgü dolu olduğunu, muhalefete kalan üç saatin ise yalnızca karalamaya ayrıldığını ortaya koyması bu hegemonya mekanizmasını özetliyor.

Buna rağmen Vučić iktidarı, salt bir baskı aygıtı olarak tarif edilemez. Geride kalan on iki yılda Sırbistan, en azından dış vitrini itibarıyla gözle görülür bir dönüşüm yaşadı. Yabancı yatırımlar ve dış borçlarla finanse edilen otoyollar, baştan yaratılan Air Serbia, genişletilen Belgrad Havalimanı, sivil uçuşlara açılan Niş ve Kraljevo havalimanları, ülkeyi bölgesel bir bilişim üssü yapma iddiaları bu vitrinin parçalarıydı. Üstelik milli sermayenin toplam iktisadi hacim içindeki payı, bölge ortalamasının üzerinde seyrediyordu. Ancak bu iktisadi canlanma, toplumun geniş kesimleri için refah değil; gırtlağına kadar borçlanmış bir devlet, yüzde beşi bulan inatçı enflasyon, tırmanan gıda ve fatura maliyetleri anlamına geliyordu. Refah seviyesindeki kısmi düzelme, hayat standardı yükselen kitlelerin yönetimden talep ettiği şeffaflık çıtasını daha da yukarı taşıdı. Çöken Novi Sad istasyonu, işte bu borç ve rant düzeninin betonlaşmış özeti olarak hafızalara kazındı.

Vučić’in asıl marifeti ise dış politikada kurduğu o meşhur “dört sütun” mimarisiydi: Avrupa Birliği, ABD, Rusya ve Çin. Eski Yugoslavya lideri Tito’nun Bağlantısızlar mirasını karikatürize eden, Sırbistan’ı “Doğunun batısı, Batının doğusu” olarak pazarlayan bu yaklaşım, gerçekte ilkesiz bir jeopolitik pazarlık masasıydı. Vučić bir yandan Çin ile serbest ticaret anlaşması imzalayıp Kuşak ve Yol kapsamında 10 milyar dolarlık altyapı yatırımını ülkeye çekerken, diğer yandan Rusya’ya yaptırım uygulamayarak geleneksel tabanının Slav-Ortodoks hassasiyetlerini okşuyordu. Fakat aynı Vučić, perde arkasında Moskova’nın ayağına basmaktan da hiç çekinmedi. Volodimir Zelenskiy ile zirvelerde boy gösterdi, “Kiev Platformu” toplantılarına katıldı ve en önemlisi, üçüncü ülkeler üzerinden Ukrayna cephesine 800 milyon doları bulan top ve roket mühimmatı sevk edilmesine göz yumdu. Benzer bir pragmatizmle İsrail’e yapılan silah ihracatı bir yılda otuz kat artırılarak 42 milyon avroya çıkarıldı. Rusya ile stratejik enerji ve nükleer projeler askıya alındı, Niş’teki insani yardım merkezine diplomatik statü verilmedi.

Batı başkentleri, yani Brüksel ve Washington, Vučić’in içerideki otoriterleşmesine, medyayı boğmasına ve sokak eylemlerine yönelen polis şiddetine yıllarca bilerek göz yumdu. Zira Balkanlar analisti Tim Judah’ın işaret ettiği “stabilitokrasi” tam da bunu gerektiriyordu: İstikrar sağlama vaadinde bulunan, etnik çatışma kartını gerektiğinde elinde bir şantaj unsuru olarak tutan, ancak Batı’nın stratejik taleplerine boyun eğen “kullanışlı” bir otokrat.

Lityum bahsi

Bu kirli pazarlığın en can alıcı halkası ise lityum oldu. Jadar Vadisi’ndeki zengin yataklar, Avrupa Birliği’nin elektrikli araç bataryaları için gereken lityum ihtiyacının neredeyse yüzde doksanını karşılayacak potansiyele sahipti. Çin’e olan bağımlılığı kırmak isteyen Berlin ve Brüksel için Sırbistan, feda edilebilir bir maden sahası, kıtanın ucuz ve kirli işlerinin ihale edildiği bir arka bahçeydi. İngiliz-Avustralya madencilik tekeli Rio Tinto’nun doğayı talan edecek projesine karşı köylüler, çiftçiler ve kentli gençler sokaklara döküldüğünde; Olaf Scholz, Emmanuel Macron ve dönemin CIA Direktörü William Burns peş peşe Belgrad’a çıkarma yapıyordu. Vučić iktidarı, kendi halkının temiz su ve toprak talebini Brüksel’in yeşil kapitalizm fantezilerine kurban etmeye hazır olduğu ölçüde Batı’dan onay alıyordu.

Fakat Vučić’in sosyolojik mühendisliği, kendi yarattığı çelişkinin sınırlarına çarptı. Yıllarca 1990’ların savaş travmasını taşıyan yaşlı kuşakları, taşradaki muhafazakârları ve “devlet baba” figürüne sığınan “düzen bekçilerini” partisinin omurgası yaptı. Muhaliflerini ise sürekli dış güçlerin maşası olmakla suçladı.

Buna rağmen yüzde altmış biri aşan bir halk desteğini arkasına alan protestolar, traktörleriyle yolları kapatan çiftçilerden akademisyenlere, maden karşıtı köylülerden sendikalara kadar geniş bir cephe ördü. Vučić’in onları “renkli devrimciler” ve “satılmışlar” olarak yaftalaması, toplumdaki yarılmayı derinleştirmekten ve meşruiyet zeminini yok etmekten başka bir işe yaramadı.

Seçim sonuçlarının ardından Batı başkentlerinden yükselen tebrik korosu, riyakârlığın yeni bir perdesini aralıyor. Düne kadar lityum anlaşmaları için Vučić’in elini sıkan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, sosyal medyada tek bir ağızdan “hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele” mesajları yayımlayarak zaferi kutluyor. AB Genişleme Komiseri Marta Kos “yeni bir fasıl açılıyor” diyerek kapıyı aralarken, Macaristan Başbakanı Péter Magyar muhalefeti arayıp destek bildiriyor. Karadağ Başbakan Yardımcısı Momo Koprivnica “Ayağa kalk Sırbistan” nidaları atıyor, hatta dün Vučić’e destek veren Bosnalı Sırp lider Milorad Dodik bile “Halkın sesi Hakkın sesidir” diyerek yeni kazananların safına geçmekte tereddüt etmiyor.

Sırbistan için asıl çetin sınav şimdi. On iki yıllık bir tekeli sandıkta devirmek şüphesiz bir başarı; ancak devlet aygıtının her hücresine sinmiş yolsuzluk ağlarını tasfiye etmek ve ülkeyi emperyalist bir hammadde deposu olmaktan kurtarmak çok daha büyük bir irade gerektiriyor. Meydanları dolduran öğrenciler ve emekçiler, sadece bir hükümeti düşürmekle kalmayıp, Brüksel’in lityum açlığı ile uluslararası sermayenin yağma planları arasına bir sınır çekebilecek mi, yoksa yerleşik bürokrasinin ve Avrupa teknokrasisinin yeni vaatleri içinde hareketin enerjisi soğurulacak mı? Vučić yenildi; fakat arkasında bıraktığı devasa borç stoku ve emperyalist merkezlerin dinmeyen iştahı ortada duruyor. Belgrad sokaklarındaki yangın sönerken, geriye kalan enkaz, geleceğin yalnızca seçim kazanmakla kurulamayacağını hatırlatıyor.

Çok Okunanlar

Mobil sürümden çık