Bizi Takip Edin

Görüş

Uzlaş, inkâr et, mühürle: Kenya’dan Kıbrıs’a, Britanya’nın Sömürgeci işkence formülü — 1

Avatar photo

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Ocak 2019’da Britanya hükümeti, 1955-1959 ayaklanması sırasında Britanya nezaretinde işkence gördüğünü belirten otuz üç Kıbrıslıya bir milyon sterlin ödeyeceğini duyurdu. Paraya eşlik eden resmi açıklamada, Nairobi’deki okurların hemen tanıyacağı bir cümle yer alıyordu: Londra, varılan uzlaşmanın hiçbir şekilde sorumluluk kabulü anlamına gelmediğini ve hükümete karşı gelecekte açılabilecek davalar için emsal teşkil etmeyeceğini bildiriyordu. Aynı hükümet, bundan beş buçuk yıl önce, Mau Mau Olağanüstü Hali sırasında işkence gören Kenyalılar için tazminat açıkladığında da sorumluluk inkârına halel getirmemiş ve ödemenin diğer eski sömürgeler için emsal oluşturmayacağını ilan etmişti. İki ayrı coğrafya, işkenceden sağ kurtulmuş iki ayrı halk ve kelimelerine neredeyse hiç dokunulmadan bir kıtadan diğerine taşınan tek bir formül. Bu şekilde elden ele dolaşan bir cümle, köklü bir yöntemin parçasıdır. 1950’lerin sömürge yangınlarından günümüzde hâlâ yürürlükte olan yasalara uzanan bir geçmişe sahip bu yöntem, şimdilik, Kıbrıs’ta faal durumdaki bir Britanya hava üssünde noktalanıyor.

Kıbrıs Olağanüstü Hali, Yunanistan ile birleşmeyi (Enosis) hedefleyen Kıbrıslı Rum örgüt EOKA’nın, Londra’nın terörizm diye nitelediği Britanya yönetimine karşı silahlı bir eylem süreci başlattığı 1955 yılında başladı. Şiddet tek bir yöne doğru akmıyordu. Kıbrıslı Türk bir yayın organının paylaştığı verilere göre EOKA, 1955 ile 1959 yılları arasında 371 Britanya askerini öldürdü; kurbanları arasında Kıbrıslı Türkler de vardı ve bunların ilki, 1956’da Baf’ta öldürülen polis çavuşu Abdullah Alparslan’dı. Yaşananların hiçbiri bir tutuklunun hukuki konumunu değiştirmez. Gözaltındaki kişilere işkence yapılmasını meneden yasak, hangi amaca hizmet ederse etsin her tutukluyu korur; nitekim Britanya idaresinin gözlerden saklamak için en çok çaba sarf ettiği mesele de tutuklulara reva görülen muamele oldu. Kötü muamele iddiaları o dönemde elden ele dolaşsa da sömürge makamları bunları EOKA propagandası diyerek savuşturdu. Ayaklanma boyunca hiçbir Britanya askeri ya da polisi işkenceden yargılanmadı; yalnızca Gordon Highlanders birliğinden iki subay askeri mahkemeye çıkarılarak kasten yaralamadan suçlu bulundu. EOKA gazileri derneği, ikisi henüz on yedi yaşında olmak üzere on dört Kıbrıslı Rumun Britanya sorgularında hayatını kaybettiğini ifade ediyor. 2022’de, Britanyalı gaziler ile Kıbrıslı militanların tanıklıklarına, otopsi ve morg kayıtlarına ve Kıbrıs Devlet Arşivi’nde yer alan, cinsel organların parçalandığını gösteren fotoğraflara dayanılarak bu ölümlere dair yeni deliller yayımlandı; bu belgelerle birlikte istihbarat servisleri dahil Britanya güçleri, ayaklanma sırasında ilk kez yargısız infaz harekâtı yürütmekle suçlandı. 2019’da uzlaşmaya varan otuz üç davacı arasında, on altı yaşındayken askerlerin defalarca tecavüzüne uğradığını anlatan bir kadın da bulunuyordu.

Yarım yüzyıl boyunca, bu tanıklıkları sınayabilecek belgelerin resmen mevcut olmadığı öne sürüldü. Söz konusu evrak, bir başka kıtada açılan bir dava sayesinde gün yüzüne çıktı. Kenya’daki yargılama sırasında Dışişleri Bakanlığı, uzun zamandır imha edildiği sanılan ve ilk sayımlara göre otuz yedi eski sömürge idaresine ait yaklaşık 9 bin dosyayı elinde tuttuğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bunlar arasında, Britanyalı polis ve subayların, EOKA şüphelisi savaşçılara ve sivillere uygulanan acımasız muameleyi bizzat kaleme aldıkları Kıbrıs evrakı da yer alıyordu. Dışişleri Bakanlığı’nın Temmuz 2012‘de erişime açtığı belgeler Olağanüstü Hal yıllarındaki işkence ve kötü muamele iddialarını gözler önüne serince, Temmuz 2015’te otuz beş Kıbrıslı dava açtı. Yeni erişilen materyali haberleştiren Cyprus Mail, çok gizli dosyaların hem EOKA şüphelisi militanların hem de sıradan sivillerin Olağanüstü Hal döneminde ağır işkencelerden geçirildiğini ortaya koyduğunu aktardı. Davacıların avukatı, hükümeti gizli belgeleri görmesine izin vermeye ikna etmek zorunda kaldı; bu da sömürge arşivinin saklandığı Buckinghamshire’daki korunaklı Dışişleri Bakanlığı tesisi Hanslope Park‘a defalarca gitmek demekti. Kıbrıs kökenli bir İşçi Partisi milletvekili, işkencenin kesinlikle mevcut olduğu bir meselede hükümetin davanın asla gün ışığına çıkmamasını yeğleyeceğine işaret etti. Uzlaşma sağlandığında Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakan, bağımsızlık öncesi dönemi üzüntü duyulacak bir süreç olarak niteledi ve geçen zamanı, iddiaların artık adil biçimde yargılanamamasının gerekçesi olarak gösterdi. Bahsi geçen zaman dilimi, hükümetin ilgili dosyaları erişilmez kıldığı elli yıllık süreyi de kapsıyordu. Uzlaşma bile arşivi bütünüyle açmaya yetmedi. Davacıların avukatının Kıbrıs’a yaptığı müteakip bir ziyaret sırasında, Olağanüstü Hal dönemindeki işkence iddialarını içeren binlerce ilave gizli belgenin daha açıklanacağı duyuruldu; bu durum, Londra’nın davayı kapatmak için para ödemesinden yıllar sonra dahi olaya ilişkin kayıtların bir kısmının hâlâ açılmadığı anlamına geliyordu. Bu evrakın kamuoyuna ulaşma hızını ise hâlâ en başta onu saklayan bakanlık belirliyor.

O dosyaların ortadan kayboluşu, sömürge idaresinin diğer tüm çarkları kadar ince elenip sık dokunarak planlanmıştı. 1961’den itibaren Sömürgeler Bakanı Iain Macleod, kalan tüm topraklardaki görevlilere Britanya hükümetini veya yetkililerini zor durumda bırakabilecek ya da ırksal veya dini önyargı delili sayılabilecek her türlü belgenin tespit edilip ayıklanması talimatını verdi. Uygulanan ölçüt saygınlıktı: Askeri değeri ne olursa olsun bir evrak, Britanya’nın namına verebileceği zarara göre ateşe atılıyordu. Yeni kurulacak yerel hükümete devredilmeye uygun dosyalar legacy (miras), imha edilecek ya da gizlice Londra’ya gönderilecek olanlar ise watch (takip) olarak işaretleniyordu. Talimatlar, ardıl hükümetlerin bu tür dosyaların varlığından dahi haberdar olmamasını şart koşuyordu; bu yüzden bir seriden dosya çekildiğinde yerine sahtesi konuyordu. Bu tasfiye işi, yalnızca Avrupa kökenli Britanya tebaası subaylara emanet edilmişti. Kâğıtlar yakılıyor, külleri ufalanıyor veya ağırlık konmuş sandıklara doldurularak kıyıdan uzak derin sulara gömülüyordu. Belize’de dosyalar, Kraliyet Donanması’nın ve tenkelerce benzinin yardımıyla kül edildi. Britanya Guyanası’nda ordu yardıma yetişene kadar iki sekreter, Hükümet Konağı’nın bahçesindeki bir petrol variline durmaksızın evrak besledi. Aden’de üç kişilik bir komite, Britanya’nın çekilmesinden tam bir yıl önce, 1966’da yakma işlemine başladı. Malaya’da beş kamyon dolusu evrak tek bir tasfiyeyle deniz üssüne götürüldü; bu öylesine göze batan bir imhaydı ki Kenya’daki subaylar daha sonra bunu tekrarlamamaları yönünde uyarıldı. Tamamlanan her imha işleminin ardından Londra’ya imzalı bir tutanak gönderiliyordu. Programın adı Operation Legacy (Miras Harekâtı) idi.

Gizleme zincirinin nihayet kırıldığı yer Kenya oldu. Mau Mau Olağanüstü Hali toplama kamplarından sağ kurtulan ve Britanya nezaretinde dövülüp cinsel işkenceye maruz kalan üç yaşlı mağdur, Dışişleri Bakanlığı’na dava açtı. İçlerinden biri tanık ifadesinde, bağımsızlık öncesinde erkeklerin iğdiş edildiği, kadınların tecavüze uğradığı bir dönemi anlattı. Bakanlık, sömürge dönemindeki eylemlerin sorumluluğunun 1963’te bağımsız Kenya devletine geçtiğini öne sürerek davaya üç yıl boyunca direndi; Yüksek Mahkeme bu tezi geri çevirdi. Gizlenen arşiv, dava açıldıktan on yılı aşkın bir süre sonra, işte bu yargılama sırasında aydınlığa kavuştu. Hükümetin, elindekileri kabul etmek yerine kendilerini yanılmış gibi göstermesine uzun yıllar boyunca göz yumduğu tarihçiler, kayıtların kaçırılıp saklandığı yönündeki ısrarlı tezlerinde haklı çıktı. Bu evrak Ulusal Arşiv’de, yaklaşık kırk eski sömürgeden gelen yaklaşık yirmi bin dosyayı kapsayan FCO 141 katalog serisine dönüştü. 6 Haziran 2013’te Dışişleri Bakanı Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada hükümetin 5 bin 228 davacıya 19,9 milyon sterlin ödeyeceğini ve kötü muameleden derin üzüntü duyduğunu bildirdi; açıklama, 2019’da Kıbrıs’ın da işiteceği sorumluluk inkârını ve emsal oluşturmama şartını aynen koruyordu.

Bu formül, son derece dakik bir hukuki işlev yürütür. Sorumluluk kabul edilmeksizin yapılan bir ödeme, devlet aleyhine hiçbir hüküm doğurmaz ve dosyaların ne gösterdiğine dair hiçbir mahkeme karar veremez. Emsal teşkil etmeyeceği ilan edilen bir ödeme, diğer tüm eski sömürgelerdeki her bir mağdur grubunu, belgeleri elinde tutan ve bunların ortaya çıkış hızını yöneten bir davalıya karşı işe sıfırdan başlamaya mecbur bırakır. Kıbrıslı davacılar uzlaşmanın mümkün olduğunu Kenya davasından öğrendi; nitekim avukatları, Mau Mau davasının bu tür davaların nereye varacağını zaten göstermiş olması nedeniyle hükümetin Kıbrıs’taki direncinin yersiz olduğunu açıkça ifade etti. Buna rağmen hükümet tüm süreci baştan sona tekrarladı: Taleplere direndi, dosyalara erişime itiraz etti ve nihayetinde sorumluluk üstlenmeksizin uzlaşmaya vardı. Ayrıca Kenya, Nairobi’de bir uzlaşma simgesi olarak dikilen bir anıta kavuşurken Kıbrıs’a benzer bir jest sunulmadı. Her vaka bir istisna olarak ele alınıyor; formülün temin etmek için tasarlandığı sonuç da tam olarak bu.

Eksik bir arşiv, gerisinde tarafsız bir alan bırakmaz. Tarafgir kestirmelere alan açar ve bu kestirmeler belgelere erişimi en zayıf olan topluluğun aleyhine işler. BBC 2019’daki uzlaşmayı aktarırken haberinde Kıbrıslı Türkleri eşkıya diye niteledi; yayın kuruluşu sonradan bu ifadeden ötürü özür diledi ve metni çıkardı. Olağanüstü Hal yılları adadaki toplumlar arası ilişkileri şekillendirdi; yarışan hafızalardan değil dosyalardan süzülen eksiksiz bir anlatı, Kıbrıslı Türklere de Kıbrıslı Rumlara da eşit derecede hizmet eder. O anlatıyı eksik bırakan taraf ise raporları kaleme alan ve hangilerinin okunabileceğine bugün dahi karar veren eski sömürgeci güçtür.

Ateş, kaba bir araçtı. Kalıcı olan araç ise yasalara dayalıdır ve hâlâ işliyor. Kamu Kayıtları Yasası, kalıcı muhafaza için seçilen evrakın yirmi yıl içinde kamuoyunun erişimine açılmasını öngörüyor; bu süre 2010’da otuz yıldan indirilmişti. Aynı maddenin ilgili bendi, idari amaçlar için gerekliyse veya başka herhangi bir özel nedenle alıkonulması icap ediyorsa bakanlıkların kayıtları saklamasına cevaz veriyor; yasa en geniş yorumuyla, her on yılda bir gözden geçirilmek kaydıyla bütün bir dosya sınıfını kapsayan toptan bir alıkoyma yetkisi tanıyor. 2013’te Dışişleri Bakanlığı’nın, özel koleksiyonlar adını verdiği, yaklaşık 1,2 milyon dosyadan oluşan ve raflarda yaklaşık yirmi dört kilometrelik yer kaplayan ilave bir materyali yıllardır Yasayı çiğneyerek sakladığı ortaya çıktı. Adalet Bakanı bu ihlale toptan bir izin belgesi imzalayarak yanıt verdi ve usulsüzlüğü yasal bir alıkoymaya çevirdi; bir grup tarihçi ise hem Kamu Kayıtları Yasası hem de Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası kapsamında yargı yoluna gitmeyi düşündü. Hong Kong’a ait sömürge dosyaları, 2047‘ye kadar geçerli bir kararla hâlâ kilit altında tutuluyor. 2015’te alıkoymayı onaylama yetkisi Lordlar Kamarası Şansölyesi’nden bir Bakana devredildi ve yetki belgesinin adı Şansölye Belgesi olmaktan çıkarılıp dümdüz Alıkoyma Belgesi yapıldı. Şansölyenin üstlendiği rol, kamu kayıtları sistemi üzerinde bir nebze bağımsız denetim sağlıyordu; bu değişiklikle karar, kayıtları elinde tutan ve onları kapalı tutmak için kendince gerekçeleri bulunan bakanlıkların doğrudan inisiyatifine bırakıldı. 2017 ile 2019 yılları arasında Britanya ordusunun Kenya’daki karargâhı, 2015’ten önce oluşturulan fiziki dosyalarının büyük bölümünü imha etti; oysa bakanlar tam da bu tür kayıplardan ötürü Parlamento önünde üzüntülerini dile getireli birkaç yıl olmuştu.

İmha ve saklama, arşive neyin intikal edeceğini belirler. Üçüncü bir araç ise mahkeme salonuna neyin ulaşacağını yönetir. İngiliz hukuku, Lord Hewart’ın 1924 tarihli kararından bu yana adaletin tecelli ettiğinin açıkça görülmesi gerektiği ilkesini benimser; bu ilke uzun zamandır hukukun üstünlüğünün bir parçası kabul ediliyor. 2013 tarihli Adalet ve Güvenlik Yasası, kapalı delil usullerini olağan hukuk davalarına ilk kez dahil etti. Hükümet aleyhine kendi kurumlarının eylemleri nedeniyle dava açıldığında, artık davacının ve davacı avukatının asla göremediği delillere dayanabiliyor. Güvenlik soruşturmasından geçmiş özel bir avukat materyali onların yerine inceliyor, ardından menfaatlerini savunduğu kişiyle bunu müzakere etmesi yasaklanıyor. Özel avukatların bizzat kendileri Parlamentoya bu usullerin doğası gereği adaletsiz olduğunu ve teamül hukuku geleneğine aykırı düştüğünü bildirdi. Hukuk Cemiyeti, yasanın adil yargılanmanın temeli olan silahların eşitliği ilkesini zedelediği uyarısında bulundu. Henüz emekli olmuş kıdemli bir yüksek yargıç, düzenlemeyi açık adaletten öylesine köklü bir sapma olarak tanımladı ki kullanımına karşı elde ne kadar güvence varsa devreye sokulması gerektiğini savundu; hükümetin kendi eşitlik ve insan hakları izleme kurulu da yasa tasarısının Avrupa insan hakları normlarıyla bağdaşmadığı kanaatine vardı. Parlamento tüm bu itirazlara kulak tıkayarak yasayı kabul etti. 2014’te savcılar, sanıkların kimliklerinin gizli tutulduğu bir terör davasının tamamen kapalı kapılar ardında görülmesi için başvuruda bulundu. Temyiz Mahkemesi, ceza yargılamalarının aleni olması ve sanıkların açıkça belirtilmesi gerektiğine hükmederek tam bir karartmayı reddetti ve girişilen bu teşebbüse ilişkin derin endişesini kayda geçirdi. Dava yine de özünde kapalı devam etti; duruşmaları izlemesine izin verilen küçük bir gazeteci grubuna, duyduklarının neredeyse hiçbirini yazmama ve not defterlerini mahkemeye teslim etme şartı getirildi.

İki ayrı koldan yürütülen bu çaba eşzamanlı kurgulandı. Adalet ve Güvenlik Yasası, 25 Nisan 2013’te kraliyet onayı aldı. Altı hafta sonra, 6 Haziran’da aynı hükümet, elli yıl boyunca sakladığı ve ancak bir mahkemenin zorlamasıyla teslim ettiği sömürge işkencesi delilleri dolayısıyla Avam Kamarası’nda üzüntülerini beyan etti. Geçmişteki bir örtbas için özür ile gelecekteki örtbasların yasal mekanizması, tek bir yasama döneminde aynı hükümetin elinden çıktı. Bundan altı yıl sonra varılan Kıbrıs uzlaşması, söz konusu mekanizma yerli yerinde dururken, o özrün kelimelerini harfiyen tekrarladı.

Bu saik, arşivin bizzat satır aralarından okunabiliyor. Kendini dünyada hukukun üstünlüğünün muhafızı olarak takdim eden ve bağımsız Kıbrıs’ın garantörlerinden biri sıfatıyla masada yer alan bir devlet, meşruiyetinin büyük kısmını kendi fiillerinin her türlü denetime dayanabileceği iddiasından alır. Açık mahkemede tetkik edilen belgelenmiş işkence, bu iddiayı çürütür ve failleri isim isim açığa çıkarır. Araçlar müdahale ettikleri aşamalara göre farklılaşsa da korudukları menfaat aynıdır: İmha, delillerin mahkemeye ulaşmasını engeller. Alıkoyma, kurtulan dosyaları tarihçilerden onlarca yıl gizler; kapalı usuller ise delilleri yargıcın önüne geldikten sonra dahi kamuoyundan saklar. Temyiz Mahkemesi 2014 tarihli kararında meselenin özünü ortaya koymuş; açık adaleti, hukukun üstünlüğünün vazgeçilmez bir vasfı, devletin kendi mahkemelerindeki tasarruflarının adına hareket ettiği halk tarafından denetlenebilmesinin güvencesi olarak tanımlamıştı. Burada aktarılan her araç, işte bu denetimi bertaraf etmenin bir yoludur. Yarım yüzyıl boyunca sürdürülen bu uygulamanın maliyeti, korunan menfaate biçilen değerin büyüklüğünü gösterir. Zira hiçbir hükümet, zararsız gördüğü materyali korumak uğruna elli yıl boyunca gizli arşiv tutmaz, açığa çıktığında alıkoymayı yasallaştırmaz ve kendi hukuk muhakemeleri usulünü sil baştan tanzim etmez.

Britanya devleti Kıbrıs’ta arşivlerden çok daha fazlasını muhafaza ediyor. 1960 Kuruluş Antlaşması uyarınca ada, Britanya egemenliğinde kalan Ağrotur ve Dikelya’daki iki bölge hariç bağımsızlığına kavuştu; metne eşlik eden Garanti Antlaşması ile Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini teminat altına almayı taahhüt etti. Ağrotur’dan kalkan Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait Shadow R1 tipi gözetleme uçakları, Aralık 2023’ten bu yana Gazze semalarında ve çevresinde yüzlerce görev icra etti; Action on Armed Violence adlı kuruluşun Declassified UK için yürüttüğü incelemeye göre bu sayı en az 518‘di, kurum sonradan bu veriyi 606 olarak güncelledi. Savunma Bakanlığı uçuşların yalnızca rehinelerin yerini tespit etmeye yaradığını savundu ve canlı gözetleme kayıtlarının İsrail ile paylaşılıp paylaşılmadığını açıklamayı reddetti. Bilgi edinme başvurusu üzerine bakanlık, İsrail saldırılarında üçü Britanya ordusu gazisi yedi uluslararası yardım görevlisinin öldürüldüğü gün olan 1 Nisan 2024 tarihli uçuşa ait Gazze görüntülerinin elinde olduğunu doğruladı; ancak ulusal güvenlik gerekçesiyle bu kayıtları yayımlamaktan kaçındı.

Vaktiyle Britanyalı yetkililerin sömürge dosyalarını gözlerden uzak tuttuğu ada, bugün güncel bir savaşın kayıtlarının tanıdık gerekçelerle hasıraltı edildiği bir Britanya üssüne ev sahipliği yapıyor. Kenya ve Kıbrıs üzerinden izi sürülen bu refleks, tek bir devlete mahsus değil. Bu yazı dizisinin ikinci bölümü, söz konusu refleksi İsrail’e kadar takip ediyor: Ordusunun Gazze ve Batı Şeria’daki eylemleri hiçbir arşivin alamayacağı bir boyutta, çoğu zaman da bizzat İsrailli askerler tarafından kayda geçirilen ve yetkililerinin o günden bu yana bu kayıtları ilk yayımlandığı mecralardan silmek için uğraştığı İsrail’e. Britanya’nın yöntemi, delillerin tek bir mahalde saklanabileceği ve onlarca yıl boyunca yönetilebileceği varsayımına dayanıyordu. Delillerin aynı anda her yerde var olduğu bir çağda o yöntemin neye dönüşeceği sorusunu ise ikinci bölüm masaya yatırıyor.

Görüş

Dünya kırmızı ve maviye boyandığında: ‘Bir Zamanlar Ortadoğu’da’ filmi üzerinden blok siyaseti, evrensel değerler ve ulusal özerklik

Yayınlanma

Li Xinbo, Şanghay Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Merkezi Araştırma Görevlisi

Yeni Çin yapımı Bir Zamanlar Ortadoğu’da (Once Upon a Time in the Middle East) filmi, bölgede çalışan Çinli aşçı Xu Fu’nun yaşadıklarını izlerken savaşın sıradan insanların hayatına nasıl hoyratça sızdığını gözler önüne seriyor. Başkarakter Xu Fu, bölgeye ilk olarak borçlarını ödemek amacıyla adım atıyor; ancak savaş patlak verince adım adım farklı güçler arasındaki çatışmaların içine çekiliyor. Bir yandan Amerikan ordusuyla ticaret yürütürken diğer yandan yerel halkla ve silahlı unsurlarla bağlar kuruyor. Savaşın yarattığı ticari fırsatlardan kazanç sağlasa da en sonunda onun yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Film, karakterlerini keskin biçimde iyi ve kötü diye ayırmak yerine, farklı kimliklerin ardında yatan karmaşık kişisel geçmişleri açığa çıkarıyor.

Film sadece savaş zamanındaki insanlık haline değinmekle kalmıyor; uluslararası siyasetteki temel bir soruyu da gündeme taşıyor: Devletler çatışmaya sürüklendiğinde, dünyayı blokların merceğinden okumaya bizler de mi meyilliyiz? Evrensel ölçekte değer taşıdığı kabul edilen özgürlük, eşitlik ve insan hakları gibi kavramlar devletler arası siyasi rekabete dahil olduğunda, bunlara belirli bir blok kimliği biçilebilir mi? Dahası bu durum, devletlerin söz konusu değerleri savunma kisvesi altında başkalarının iç işlerine müdahalesini meşrulaştırmasını kolaylaştırır mı?

The Economist dergisinde yayımlanan bir film incelemesinde, Xu Fu’nun çeşitli taraflarla kurduğu temaslardan yola çıkılarak “ejderha lokantası diplomasisi” kavramı ortaya atıldı. The Economist‘e göre “ejderha lokantası diplomasisi”, ticari çıkarları önceleyen ve farklı ülkelerle ilişkileri sürdürmeyi hedefleyen diplomatik bir yaklaşım; aynı zamanda bu tür bir angajmanın yeterince derin olup olmadığını da sorguluyor. Derginin getirdiği bu yorum, filmin yalnızca savaş karşıtı bir anlatı değil, Çin’in diplomatik çehresine ve bunun uluslararası siyasetteki yansımalarına bakan bir pencere olarak da görülebileceğini gösteriyor. Bu yazı, blok siyasetinden yola çıkarak evrensel değerlerin uluslararası ilişkilerdeki kullanımını ele alıyor; ardından Çin’in öne çıkardığı diplomasi ilkelerini çözümlemek amacıyla The Economist‘in Çin’in dış politika yaklaşımına getirdiği eleştirilere yanıt veriyor.

1. “Dost Ateşi”nden blok siyasetine: Kimlik somut insanın üzerini örttüğünde

Filmdeki “Blue on Blue” tabiri, genel olarak dost ateşini anlatan askeri bir ifade. Bu tabirin ardındaki mantık, savaş alanında dost ile düşmanın mutlaka ayırt edilmesi gerektiğine dayanıyor: Ancak bir kişinin hangi safta yer aldığı belirlendikten sonra o kişinin tehdit oluşturup oluşturmadığına hüküm verilebiliyor. Askeri açıdan zorunlu görünen bu ayrım, karmaşık fertleri tek bir blok kimliğine indirgeme riskini de beraberinde getiriyor.

Benzer bir mantık uluslararası siyasette de işliyor. Devletler güvenlik tehditlerini tartmak, müttefiklerini belirlemek ve çıkar çatışmalarında kendi konumlarını tayin etmek zorunda kalıyor. Özellikle savaş ve büyük güç rekabeti dönemlerinde bloklara bölünmek, karar verme sürecinin karmaşıklığını azaltsa da uluslararası çatışmaları karşıt iki bütün arasındaki bir kavgaya indirgemeyi kolaylaştırıyor. Böylesi anlatılarda taraflardan biri çoğunlukla düzenin ve adaletin savunucusu olarak resmedilirken diğeri tehdit ve kaos kaynağı gibi gösteriliyor; bu esnada her iki cenahın kendi içindeki farklılıklar, çelişkiler ve özel koşullar göz ardı edilebiliyor.

Bir Zamanlar Ortadoğu’da filmi bu mantığı belirli bir ölçüde sorguluyor. Yapım, Amerikan ordusunun savaşta sergilediği şiddeti ve bunun yerel halkın gündelik hayatında yol açtığı tahribatı perdeye aktarırken bütün Amerikan askerlerini tek tip figürler olarak çizmekten kaçınıyor. Aynı zamanda ana karakterlerden biri olan Zeyd, hem şiddetli çatışmaların bir aktörü hem de savaşın mağduru durumunda; onun yaşadıkları, bir insanın travma, nefret ve şiddet sarmalında nasıl adım adım kurbandan faile dönüşebileceğini gözler önüne seriyor. Film burada şiddeti aklamıyor; bilakis, yalnızca mensup olduğu blok kimliğine bakarak bir insanı kalıp yargılara hapsedemeyeceğimizi ortaya koyuyor.

Blok siyasetinin asıl sorunu, devletlerin asla dost ile düşmanı ayırt etmemesi gerektiği değil, bu ayrımın gerçekliğin yegâne açıklayıcısı haline gelmesi. Bir devlet veya grup toptan düşman ilan edildiğinde; o yapının içindeki farklı sesler, sıradan insanların yaşamları ve çatışmanın ardındaki girift sebepler uluslararası toplumun idrak sahasından bütünüyle silinebiliyor. Film, farklı saflardaki insanların somut etkileşimleri üzerinden, siyasi aidiyetin insanlar arasındaki ilişkileri açıklayabileceğini ancak somut fert algısının yerini asla almaması gerektiğini izleyiciye hatırlatıyor.

2. Yemekten evrensel değerlere: “Bağlantısız” şeyler de blok siyasetine çekilebilir mi?

Eğer “dost ateşi” savaşın dost ile düşman arasına nasıl set çektiğini gösteriyorsa, yemek de filme dünyayı gözlemlemenin farklı bir yolunu sunuyor. Yemeğin kendisi doğası gereği hiçbir siyasi bloğa ait değil. Xu Fu hem Araplar hem de Amerikalılar için yemek pişiriyor; yemeğin kendine has bir cephesi yok, onu Araplar gibi Amerikalılar da yiyebiliyor. Ne var ki savaş ortamında yemek de şiddetin girdabına kapılıyor. Acı biber bir işkence aletine dönüşebilirken filizlenmiş patatesler kimi koşullarda hayat kurtarmanın aracına evrilebiliyor. Nesnelerin özgün anlamı bütünüyle kaybolmasa bile çatışmanın eliyle yeniden biçimleniyor.

Bu durum uluslararası siyaset açısından daha derin bir soruyu doğuruyor: Yemek kadar sıradan ve somut bir meta bile savaş yüzünden dost ya da düşman anlamlarıyla donatılabiliyorsa; özgürlük, eşitlik, insan hakları ve insan onuru gibi evrensel değerlere de devletler arası rekabette bir blok kimliği biçilerek başka ülkelere müdahalelerin önü açılabilir mi?

Tocqueville, Eski Rejim ve Fransız Devrimi adlı eserinde, Fransız Devrimi’nin öne sürdüğü özgürlük, eşitlik ve halk egemenliği fikirlerinin Fransa sınırlarının ötesinde yankı bulabilmesini, bu fikirlerin doğası gereği Fransa’ya ait olmasına değil, pek çok toplumun paylaştığı dertlere temas etmesine bağlamıştı. Buradan hareketle özgürlük, eşitlik, insan onuru ve yaşam hakkı gibi evrensel değerlerin özünde tek bir ülkenin tekelinde olmadığını söyleyebiliriz. “Evrensel” nitelemesi, bu değerlerin milliyete, etnik kökene, dine veya siyasi bloğa göre kökten değişmemesi gerektiğini imler; yoksa herhangi bir devletin “evrensel olanı” tek başına yorumlama yetkisine sahip olduğu anlamına gelmez.

Asıl mesele, evrensel değerler devletler arası rekabetin içine çekildiğinde, paylaşılan normatif ilkeler olmaktan çıkıp “biz” ile “onlar” ayrımını yapan siyasi ölçütlere dönüşebilmesinde yatıyor. Bir devlet, kendi özgürlük, demokrasi veya insan hakları anlayışını tek doğru model sayıp diğer devletlerin meşruiyetini bu kıstasla tartmaya başladığı anda, evrensel değerlere belirli bir milli duruş ve blok kimliği yapışabiliyor.

Evrensel değerlerin siyasallaşması, o değerlerin öz anlamını yitirdiği manasına gelmez; aksine, ilkesel duruş ile bu değerler namına sergilenen somut siyasi eylemleri birbirinden ayırmamız gerektiğini gösterir. Bir devletin insan haklarını savunduğunu ileri sürmesi müdahalesini kendiliğinden meşru kılmaz; buna mukabil, devlet egemenliğine yapılan vurgu da ağır insani acıları görmezden gelmenin geçerli bir gerekçesi olamaz. Dış müdahalenin makul olup olmadığını anlamak; hukuki dayanağını, eylemin biçimini, doğurduğu fiili sonuçları ve ilgili devletlerle halkların kendi iradelerini ortaya koyacak alana sahip olup olmadığını incelemeyi gerektirir. Can alıcı nokta, evrensel değerler ile devlet egemenliği arasında sığ bir ikilem kurmak değil, her iki tarafın da meşruiyeti yorumlama yetkisini tekeline almasına engel olmaktır.

Elbette bu durum, uluslararası toplumda insan hakları ile egemenliğin mutlaka çatışması gerektiği anlamına gelmiyor. Egemenlik, bir devletin kendi kalkınma yolunu seçebilmesi için kurumsal güvenceler sunarken insan hakları da devlet iktidarının tek başına bireysel acıları yok sayma gerekçesine dönüşmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Asıl çetin mesele, evrensel değerler adına başkalarının yerine tercih yapmaktan kaçınırken egemenliğe saygıyı da tüm iç sorunlara karşı bir kayıtsızlığa dönüştürmemek.

3. “Kimin safındasın” sorusundan “özerkliğe saygı”ya: Çin diplomasisinin ilkeleri ve pratik anlamı

Blok siyaseti uluslararası ilişkileri ya/ya da ikilemine indirgeme eğilimindeyken, ulusal özerkliğe saygı duymak başka bir düşünce kapısı aralıyor. Çin, Ortadoğu meselelerini ele alırken bütün ülkelerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini, halkların kendi kalkınma yollarını bağımsızca tayin etme hakkının tanınmasını ve bölgesel uyuşmazlıkların siyasi diyalog ile barışçıl yollarla çözüme kavuşturulmasını vurguluyor. Bu ilkeler, Çin Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan Çin’in Arap Politikası Belgesi ile Küresel Güvenlik İnisiyatifi Konsept Belgesi’nde açıkça yer buluyor. Uluslararası siyaset zaviyesinden bakıldığında bu yaklaşım, uluslararası işbirliğinin belirli bir siyasi modelin kabulü şartına bağlanmaması ve devletler arasındaki farklılıkların tarafları saf tutmaya zorlayan bir cepheleşmeye otomatikman dönüşmemesi gerektiğini savunuyor.

The Economist, Çin’in çatışma halindeki ülkelerle ticari münasebetlerini sürdürebildiğini, bu motivasyonun siyasi ideolojiden ziyade ticari çıkarlardan beslendiğini belirterek bu diplomatik çizgiyi “ejderha lokantası diplomasisi” diye özetliyor; bir yandan da böylesi ilişkilerin kâfi derecede derin olup olmadığını sorguluyor. Oysa ticari çıkarları siyasi fikirlerin karşısına koymak, diplomasinin gerçek manasını bütünüyle izah edemez. Devletler ekonomik işbirliği yürütürken şüphesiz kendi çıkarlarını gözetir; fakat çıkar odaklı tutumlar işbirliğinin siyasi değer taşımadığı anlamına gelmez. Siyasi fikir ayrılıkları yaşayan ülkeler için ekonomik ve ticari temaslar, her meselede uzlaşmak zorunda kalmadan belirli bir düzeyde işbirliğini sürdürmeyi mümkün kılan kalıcı çıkar bağları sağlayabilir.

The Economist, Çin’in güvenlik sorumlulukları konusundaki temkinli tavrına işaret ederek “ejderha lokantası diplomasisi”nin derinliğini de tartışmaya açıyor. Bu eleştiri, geleneksel bir Batılı kabulü yansıtıyor: Diplomasinin derinliği mutlaka askeri müdahaleyle veya bölgesel bir güvenlik garantörü olmakla mı ölçülmelidir? Güvenlik garantileri hiç kuşkusuz uluslararası siyasetin önemli bir konusu ve ekonomik işbirliği tüm güvenlik ve insani sorumlulukların yerini tutamaz. Fakat diplomasi yalnızca askeri güç üzerinden işlemez; siyasi diyalog, iktisadi bağlar ve çok taraflı işbirliği de gerilimleri yatıştırmak ve ilişkileri ayakta tutmak için elverişli koşullar yaratabilir.

Sonuç

“Dost ateşi”nden bir restorandaki yemek masasına uzanan Bir Zamanlar Ortadoğu’da filmi, dünyayı kavramanın iki farklı yolunu sunuyor: Biri önce dost-düşman kimliğini teyit edip karşısındakini buna göre yargılarken diğeri siyasi kimliğin ötesine geçerek somut insanı ve onun hayatını görmeye çalışıyor. Uluslararası siyasete taşındığında bu karşıtlık, blok ayrışmasının insanların evrensel değerleri anlama, savaşı değerlendirme ve diplomatik adımları tartma biçimini de şekillendirdiğini gösteriyor.

Egemenliğe ve özerk tercihlere saygı göstermek özgürlüğü, insan haklarını yahut insan onurunu inkâr etmek anlamına gelmez; evrensel değerleri vurgulamak da hiçbir devlete başkaları adına tercih yapma hakkını kendiliğinden tanımaz. Savaş dünyayı farklı renklere boyayabilir, fakat uluslararası siyaset somut gerçeklikleri kavrama kabiliyetini bu uğurda yitirmemelidir. Devletler arasındaki ayrılıklar ne olursa olsun barış, yaşam hakkı, insan onuru ve diğer evrensel değerler hiçbir bloğun imtiyazı haline gelmemelidir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English