Görüş

Uzlaş, inkâr et, mühürle: Kenya’dan Kıbrıs’a, Britanya’nın Sömürgeci işkence formülü — 1

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Ocak 2019’da Britanya hükümeti, 1955-1959 ayaklanması sırasında Britanya nezaretinde işkence gördüğünü belirten otuz üç Kıbrıslıya bir milyon sterlin ödeyeceğini duyurdu. Paraya eşlik eden resmi açıklamada, Nairobi’deki okurların hemen tanıyacağı bir cümle yer alıyordu: Londra, varılan uzlaşmanın hiçbir şekilde sorumluluk kabulü anlamına gelmediğini ve hükümete karşı gelecekte açılabilecek davalar için emsal teşkil etmeyeceğini bildiriyordu. Aynı hükümet, bundan beş buçuk yıl önce, Mau Mau Olağanüstü Hali sırasında işkence gören Kenyalılar için tazminat açıkladığında da sorumluluk inkârına halel getirmemiş ve ödemenin diğer eski sömürgeler için emsal oluşturmayacağını ilan etmişti. İki ayrı coğrafya, işkenceden sağ kurtulmuş iki ayrı halk ve kelimelerine neredeyse hiç dokunulmadan bir kıtadan diğerine taşınan tek bir formül. Bu şekilde elden ele dolaşan bir cümle, köklü bir yöntemin parçasıdır. 1950’lerin sömürge yangınlarından günümüzde hâlâ yürürlükte olan yasalara uzanan bir geçmişe sahip bu yöntem, şimdilik, Kıbrıs’ta faal durumdaki bir Britanya hava üssünde noktalanıyor.

Kıbrıs Olağanüstü Hali, Yunanistan ile birleşmeyi (Enosis) hedefleyen Kıbrıslı Rum örgüt EOKA’nın, Londra’nın terörizm diye nitelediği Britanya yönetimine karşı silahlı bir eylem süreci başlattığı 1955 yılında başladı. Şiddet tek bir yöne doğru akmıyordu. Kıbrıslı Türk bir yayın organının paylaştığı verilere göre EOKA, 1955 ile 1959 yılları arasında 371 Britanya askerini öldürdü; kurbanları arasında Kıbrıslı Türkler de vardı ve bunların ilki, 1956’da Baf’ta öldürülen polis çavuşu Abdullah Alparslan’dı. Yaşananların hiçbiri bir tutuklunun hukuki konumunu değiştirmez. Gözaltındaki kişilere işkence yapılmasını meneden yasak, hangi amaca hizmet ederse etsin her tutukluyu korur; nitekim Britanya idaresinin gözlerden saklamak için en çok çaba sarf ettiği mesele de tutuklulara reva görülen muamele oldu. Kötü muamele iddiaları o dönemde elden ele dolaşsa da sömürge makamları bunları EOKA propagandası diyerek savuşturdu. Ayaklanma boyunca hiçbir Britanya askeri ya da polisi işkenceden yargılanmadı; yalnızca Gordon Highlanders birliğinden iki subay askeri mahkemeye çıkarılarak kasten yaralamadan suçlu bulundu. EOKA gazileri derneği, ikisi henüz on yedi yaşında olmak üzere on dört Kıbrıslı Rumun Britanya sorgularında hayatını kaybettiğini ifade ediyor. 2022’de, Britanyalı gaziler ile Kıbrıslı militanların tanıklıklarına, otopsi ve morg kayıtlarına ve Kıbrıs Devlet Arşivi’nde yer alan, cinsel organların parçalandığını gösteren fotoğraflara dayanılarak bu ölümlere dair yeni deliller yayımlandı; bu belgelerle birlikte istihbarat servisleri dahil Britanya güçleri, ayaklanma sırasında ilk kez yargısız infaz harekâtı yürütmekle suçlandı. 2019’da uzlaşmaya varan otuz üç davacı arasında, on altı yaşındayken askerlerin defalarca tecavüzüne uğradığını anlatan bir kadın da bulunuyordu.

Yarım yüzyıl boyunca, bu tanıklıkları sınayabilecek belgelerin resmen mevcut olmadığı öne sürüldü. Söz konusu evrak, bir başka kıtada açılan bir dava sayesinde gün yüzüne çıktı. Kenya’daki yargılama sırasında Dışişleri Bakanlığı, uzun zamandır imha edildiği sanılan ve ilk sayımlara göre otuz yedi eski sömürge idaresine ait yaklaşık 9 bin dosyayı elinde tuttuğunu kabul etmek zorunda kaldı. Bunlar arasında, Britanyalı polis ve subayların, EOKA şüphelisi savaşçılara ve sivillere uygulanan acımasız muameleyi bizzat kaleme aldıkları Kıbrıs evrakı da yer alıyordu. Dışişleri Bakanlığı’nın Temmuz 2012‘de erişime açtığı belgeler Olağanüstü Hal yıllarındaki işkence ve kötü muamele iddialarını gözler önüne serince, Temmuz 2015’te otuz beş Kıbrıslı dava açtı. Yeni erişilen materyali haberleştiren Cyprus Mail, çok gizli dosyaların hem EOKA şüphelisi militanların hem de sıradan sivillerin Olağanüstü Hal döneminde ağır işkencelerden geçirildiğini ortaya koyduğunu aktardı. Davacıların avukatı, hükümeti gizli belgeleri görmesine izin vermeye ikna etmek zorunda kaldı; bu da sömürge arşivinin saklandığı Buckinghamshire’daki korunaklı Dışişleri Bakanlığı tesisi Hanslope Park‘a defalarca gitmek demekti. Kıbrıs kökenli bir İşçi Partisi milletvekili, işkencenin kesinlikle mevcut olduğu bir meselede hükümetin davanın asla gün ışığına çıkmamasını yeğleyeceğine işaret etti. Uzlaşma sağlandığında Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakan, bağımsızlık öncesi dönemi üzüntü duyulacak bir süreç olarak niteledi ve geçen zamanı, iddiaların artık adil biçimde yargılanamamasının gerekçesi olarak gösterdi. Bahsi geçen zaman dilimi, hükümetin ilgili dosyaları erişilmez kıldığı elli yıllık süreyi de kapsıyordu. Uzlaşma bile arşivi bütünüyle açmaya yetmedi. Davacıların avukatının Kıbrıs’a yaptığı müteakip bir ziyaret sırasında, Olağanüstü Hal dönemindeki işkence iddialarını içeren binlerce ilave gizli belgenin daha açıklanacağı duyuruldu; bu durum, Londra’nın davayı kapatmak için para ödemesinden yıllar sonra dahi olaya ilişkin kayıtların bir kısmının hâlâ açılmadığı anlamına geliyordu. Bu evrakın kamuoyuna ulaşma hızını ise hâlâ en başta onu saklayan bakanlık belirliyor.

O dosyaların ortadan kayboluşu, sömürge idaresinin diğer tüm çarkları kadar ince elenip sık dokunarak planlanmıştı. 1961’den itibaren Sömürgeler Bakanı Iain Macleod, kalan tüm topraklardaki görevlilere Britanya hükümetini veya yetkililerini zor durumda bırakabilecek ya da ırksal veya dini önyargı delili sayılabilecek her türlü belgenin tespit edilip ayıklanması talimatını verdi. Uygulanan ölçüt saygınlıktı: Askeri değeri ne olursa olsun bir evrak, Britanya’nın namına verebileceği zarara göre ateşe atılıyordu. Yeni kurulacak yerel hükümete devredilmeye uygun dosyalar legacy (miras), imha edilecek ya da gizlice Londra’ya gönderilecek olanlar ise watch (takip) olarak işaretleniyordu. Talimatlar, ardıl hükümetlerin bu tür dosyaların varlığından dahi haberdar olmamasını şart koşuyordu; bu yüzden bir seriden dosya çekildiğinde yerine sahtesi konuyordu. Bu tasfiye işi, yalnızca Avrupa kökenli Britanya tebaası subaylara emanet edilmişti. Kâğıtlar yakılıyor, külleri ufalanıyor veya ağırlık konmuş sandıklara doldurularak kıyıdan uzak derin sulara gömülüyordu. Belize’de dosyalar, Kraliyet Donanması’nın ve tenkelerce benzinin yardımıyla kül edildi. Britanya Guyanası’nda ordu yardıma yetişene kadar iki sekreter, Hükümet Konağı’nın bahçesindeki bir petrol variline durmaksızın evrak besledi. Aden’de üç kişilik bir komite, Britanya’nın çekilmesinden tam bir yıl önce, 1966’da yakma işlemine başladı. Malaya’da beş kamyon dolusu evrak tek bir tasfiyeyle deniz üssüne götürüldü; bu öylesine göze batan bir imhaydı ki Kenya’daki subaylar daha sonra bunu tekrarlamamaları yönünde uyarıldı. Tamamlanan her imha işleminin ardından Londra’ya imzalı bir tutanak gönderiliyordu. Programın adı Operation Legacy (Miras Harekâtı) idi.

Gizleme zincirinin nihayet kırıldığı yer Kenya oldu. Mau Mau Olağanüstü Hali toplama kamplarından sağ kurtulan ve Britanya nezaretinde dövülüp cinsel işkenceye maruz kalan üç yaşlı mağdur, Dışişleri Bakanlığı’na dava açtı. İçlerinden biri tanık ifadesinde, bağımsızlık öncesinde erkeklerin iğdiş edildiği, kadınların tecavüze uğradığı bir dönemi anlattı. Bakanlık, sömürge dönemindeki eylemlerin sorumluluğunun 1963’te bağımsız Kenya devletine geçtiğini öne sürerek davaya üç yıl boyunca direndi; Yüksek Mahkeme bu tezi geri çevirdi. Gizlenen arşiv, dava açıldıktan on yılı aşkın bir süre sonra, işte bu yargılama sırasında aydınlığa kavuştu. Hükümetin, elindekileri kabul etmek yerine kendilerini yanılmış gibi göstermesine uzun yıllar boyunca göz yumduğu tarihçiler, kayıtların kaçırılıp saklandığı yönündeki ısrarlı tezlerinde haklı çıktı. Bu evrak Ulusal Arşiv’de, yaklaşık kırk eski sömürgeden gelen yaklaşık yirmi bin dosyayı kapsayan FCO 141 katalog serisine dönüştü. 6 Haziran 2013’te Dışişleri Bakanı Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada hükümetin 5 bin 228 davacıya 19,9 milyon sterlin ödeyeceğini ve kötü muameleden derin üzüntü duyduğunu bildirdi; açıklama, 2019’da Kıbrıs’ın da işiteceği sorumluluk inkârını ve emsal oluşturmama şartını aynen koruyordu.

Bu formül, son derece dakik bir hukuki işlev yürütür. Sorumluluk kabul edilmeksizin yapılan bir ödeme, devlet aleyhine hiçbir hüküm doğurmaz ve dosyaların ne gösterdiğine dair hiçbir mahkeme karar veremez. Emsal teşkil etmeyeceği ilan edilen bir ödeme, diğer tüm eski sömürgelerdeki her bir mağdur grubunu, belgeleri elinde tutan ve bunların ortaya çıkış hızını yöneten bir davalıya karşı işe sıfırdan başlamaya mecbur bırakır. Kıbrıslı davacılar uzlaşmanın mümkün olduğunu Kenya davasından öğrendi; nitekim avukatları, Mau Mau davasının bu tür davaların nereye varacağını zaten göstermiş olması nedeniyle hükümetin Kıbrıs’taki direncinin yersiz olduğunu açıkça ifade etti. Buna rağmen hükümet tüm süreci baştan sona tekrarladı: Taleplere direndi, dosyalara erişime itiraz etti ve nihayetinde sorumluluk üstlenmeksizin uzlaşmaya vardı. Ayrıca Kenya, Nairobi’de bir uzlaşma simgesi olarak dikilen bir anıta kavuşurken Kıbrıs’a benzer bir jest sunulmadı. Her vaka bir istisna olarak ele alınıyor; formülün temin etmek için tasarlandığı sonuç da tam olarak bu.

Eksik bir arşiv, gerisinde tarafsız bir alan bırakmaz. Tarafgir kestirmelere alan açar ve bu kestirmeler belgelere erişimi en zayıf olan topluluğun aleyhine işler. BBC 2019’daki uzlaşmayı aktarırken haberinde Kıbrıslı Türkleri eşkıya diye niteledi; yayın kuruluşu sonradan bu ifadeden ötürü özür diledi ve metni çıkardı. Olağanüstü Hal yılları adadaki toplumlar arası ilişkileri şekillendirdi; yarışan hafızalardan değil dosyalardan süzülen eksiksiz bir anlatı, Kıbrıslı Türklere de Kıbrıslı Rumlara da eşit derecede hizmet eder. O anlatıyı eksik bırakan taraf ise raporları kaleme alan ve hangilerinin okunabileceğine bugün dahi karar veren eski sömürgeci güçtür.

Ateş, kaba bir araçtı. Kalıcı olan araç ise yasalara dayalıdır ve hâlâ işliyor. Kamu Kayıtları Yasası, kalıcı muhafaza için seçilen evrakın yirmi yıl içinde kamuoyunun erişimine açılmasını öngörüyor; bu süre 2010’da otuz yıldan indirilmişti. Aynı maddenin ilgili bendi, idari amaçlar için gerekliyse veya başka herhangi bir özel nedenle alıkonulması icap ediyorsa bakanlıkların kayıtları saklamasına cevaz veriyor; yasa en geniş yorumuyla, her on yılda bir gözden geçirilmek kaydıyla bütün bir dosya sınıfını kapsayan toptan bir alıkoyma yetkisi tanıyor. 2013’te Dışişleri Bakanlığı’nın, özel koleksiyonlar adını verdiği, yaklaşık 1,2 milyon dosyadan oluşan ve raflarda yaklaşık yirmi dört kilometrelik yer kaplayan ilave bir materyali yıllardır Yasayı çiğneyerek sakladığı ortaya çıktı. Adalet Bakanı bu ihlale toptan bir izin belgesi imzalayarak yanıt verdi ve usulsüzlüğü yasal bir alıkoymaya çevirdi; bir grup tarihçi ise hem Kamu Kayıtları Yasası hem de Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası kapsamında yargı yoluna gitmeyi düşündü. Hong Kong’a ait sömürge dosyaları, 2047‘ye kadar geçerli bir kararla hâlâ kilit altında tutuluyor. 2015’te alıkoymayı onaylama yetkisi Lordlar Kamarası Şansölyesi’nden bir Bakana devredildi ve yetki belgesinin adı Şansölye Belgesi olmaktan çıkarılıp dümdüz Alıkoyma Belgesi yapıldı. Şansölyenin üstlendiği rol, kamu kayıtları sistemi üzerinde bir nebze bağımsız denetim sağlıyordu; bu değişiklikle karar, kayıtları elinde tutan ve onları kapalı tutmak için kendince gerekçeleri bulunan bakanlıkların doğrudan inisiyatifine bırakıldı. 2017 ile 2019 yılları arasında Britanya ordusunun Kenya’daki karargâhı, 2015’ten önce oluşturulan fiziki dosyalarının büyük bölümünü imha etti; oysa bakanlar tam da bu tür kayıplardan ötürü Parlamento önünde üzüntülerini dile getireli birkaç yıl olmuştu.

İmha ve saklama, arşive neyin intikal edeceğini belirler. Üçüncü bir araç ise mahkeme salonuna neyin ulaşacağını yönetir. İngiliz hukuku, Lord Hewart’ın 1924 tarihli kararından bu yana adaletin tecelli ettiğinin açıkça görülmesi gerektiği ilkesini benimser; bu ilke uzun zamandır hukukun üstünlüğünün bir parçası kabul ediliyor. 2013 tarihli Adalet ve Güvenlik Yasası, kapalı delil usullerini olağan hukuk davalarına ilk kez dahil etti. Hükümet aleyhine kendi kurumlarının eylemleri nedeniyle dava açıldığında, artık davacının ve davacı avukatının asla göremediği delillere dayanabiliyor. Güvenlik soruşturmasından geçmiş özel bir avukat materyali onların yerine inceliyor, ardından menfaatlerini savunduğu kişiyle bunu müzakere etmesi yasaklanıyor. Özel avukatların bizzat kendileri Parlamentoya bu usullerin doğası gereği adaletsiz olduğunu ve teamül hukuku geleneğine aykırı düştüğünü bildirdi. Hukuk Cemiyeti, yasanın adil yargılanmanın temeli olan silahların eşitliği ilkesini zedelediği uyarısında bulundu. Henüz emekli olmuş kıdemli bir yüksek yargıç, düzenlemeyi açık adaletten öylesine köklü bir sapma olarak tanımladı ki kullanımına karşı elde ne kadar güvence varsa devreye sokulması gerektiğini savundu; hükümetin kendi eşitlik ve insan hakları izleme kurulu da yasa tasarısının Avrupa insan hakları normlarıyla bağdaşmadığı kanaatine vardı. Parlamento tüm bu itirazlara kulak tıkayarak yasayı kabul etti. 2014’te savcılar, sanıkların kimliklerinin gizli tutulduğu bir terör davasının tamamen kapalı kapılar ardında görülmesi için başvuruda bulundu. Temyiz Mahkemesi, ceza yargılamalarının aleni olması ve sanıkların açıkça belirtilmesi gerektiğine hükmederek tam bir karartmayı reddetti ve girişilen bu teşebbüse ilişkin derin endişesini kayda geçirdi. Dava yine de özünde kapalı devam etti; duruşmaları izlemesine izin verilen küçük bir gazeteci grubuna, duyduklarının neredeyse hiçbirini yazmama ve not defterlerini mahkemeye teslim etme şartı getirildi.

İki ayrı koldan yürütülen bu çaba eşzamanlı kurgulandı. Adalet ve Güvenlik Yasası, 25 Nisan 2013’te kraliyet onayı aldı. Altı hafta sonra, 6 Haziran’da aynı hükümet, elli yıl boyunca sakladığı ve ancak bir mahkemenin zorlamasıyla teslim ettiği sömürge işkencesi delilleri dolayısıyla Avam Kamarası’nda üzüntülerini beyan etti. Geçmişteki bir örtbas için özür ile gelecekteki örtbasların yasal mekanizması, tek bir yasama döneminde aynı hükümetin elinden çıktı. Bundan altı yıl sonra varılan Kıbrıs uzlaşması, söz konusu mekanizma yerli yerinde dururken, o özrün kelimelerini harfiyen tekrarladı.

Bu saik, arşivin bizzat satır aralarından okunabiliyor. Kendini dünyada hukukun üstünlüğünün muhafızı olarak takdim eden ve bağımsız Kıbrıs’ın garantörlerinden biri sıfatıyla masada yer alan bir devlet, meşruiyetinin büyük kısmını kendi fiillerinin her türlü denetime dayanabileceği iddiasından alır. Açık mahkemede tetkik edilen belgelenmiş işkence, bu iddiayı çürütür ve failleri isim isim açığa çıkarır. Araçlar müdahale ettikleri aşamalara göre farklılaşsa da korudukları menfaat aynıdır: İmha, delillerin mahkemeye ulaşmasını engeller. Alıkoyma, kurtulan dosyaları tarihçilerden onlarca yıl gizler; kapalı usuller ise delilleri yargıcın önüne geldikten sonra dahi kamuoyundan saklar. Temyiz Mahkemesi 2014 tarihli kararında meselenin özünü ortaya koymuş; açık adaleti, hukukun üstünlüğünün vazgeçilmez bir vasfı, devletin kendi mahkemelerindeki tasarruflarının adına hareket ettiği halk tarafından denetlenebilmesinin güvencesi olarak tanımlamıştı. Burada aktarılan her araç, işte bu denetimi bertaraf etmenin bir yoludur. Yarım yüzyıl boyunca sürdürülen bu uygulamanın maliyeti, korunan menfaate biçilen değerin büyüklüğünü gösterir. Zira hiçbir hükümet, zararsız gördüğü materyali korumak uğruna elli yıl boyunca gizli arşiv tutmaz, açığa çıktığında alıkoymayı yasallaştırmaz ve kendi hukuk muhakemeleri usulünü sil baştan tanzim etmez.

Britanya devleti Kıbrıs’ta arşivlerden çok daha fazlasını muhafaza ediyor. 1960 Kuruluş Antlaşması uyarınca ada, Britanya egemenliğinde kalan Ağrotur ve Dikelya’daki iki bölge hariç bağımsızlığına kavuştu; metne eşlik eden Garanti Antlaşması ile Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini teminat altına almayı taahhüt etti. Ağrotur’dan kalkan Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait Shadow R1 tipi gözetleme uçakları, Aralık 2023’ten bu yana Gazze semalarında ve çevresinde yüzlerce görev icra etti; Action on Armed Violence adlı kuruluşun Declassified UK için yürüttüğü incelemeye göre bu sayı en az 518‘di, kurum sonradan bu veriyi 606 olarak güncelledi. Savunma Bakanlığı uçuşların yalnızca rehinelerin yerini tespit etmeye yaradığını savundu ve canlı gözetleme kayıtlarının İsrail ile paylaşılıp paylaşılmadığını açıklamayı reddetti. Bilgi edinme başvurusu üzerine bakanlık, İsrail saldırılarında üçü Britanya ordusu gazisi yedi uluslararası yardım görevlisinin öldürüldüğü gün olan 1 Nisan 2024 tarihli uçuşa ait Gazze görüntülerinin elinde olduğunu doğruladı; ancak ulusal güvenlik gerekçesiyle bu kayıtları yayımlamaktan kaçındı.

Vaktiyle Britanyalı yetkililerin sömürge dosyalarını gözlerden uzak tuttuğu ada, bugün güncel bir savaşın kayıtlarının tanıdık gerekçelerle hasıraltı edildiği bir Britanya üssüne ev sahipliği yapıyor. Kenya ve Kıbrıs üzerinden izi sürülen bu refleks, tek bir devlete mahsus değil. Bu yazı dizisinin ikinci bölümü, söz konusu refleksi İsrail’e kadar takip ediyor: Ordusunun Gazze ve Batı Şeria’daki eylemleri hiçbir arşivin alamayacağı bir boyutta, çoğu zaman da bizzat İsrailli askerler tarafından kayda geçirilen ve yetkililerinin o günden bu yana bu kayıtları ilk yayımlandığı mecralardan silmek için uğraştığı İsrail’e. Britanya’nın yöntemi, delillerin tek bir mahalde saklanabileceği ve onlarca yıl boyunca yönetilebileceği varsayımına dayanıyordu. Delillerin aynı anda her yerde var olduğu bir çağda o yöntemin neye dönüşeceği sorusunu ise ikinci bölüm masaya yatırıyor.

Çok Okunanlar

Mobil sürümden çık