Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Corc Habaş: Devrim ve direniş üzerine

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz metin, Filistin ve Arap halkının Siyonist işgal karşıtı direnişinin tarihsel önderlerinden, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) kurucu lideri Corc Habaş’ın 17 Mart 1973’te Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta “Filistin’in Che Guevara’sı” olarak bilinen Muhammed Esved ve beraberindeki yoldaşlarının ölümlerinin ardından yaptığı konuşmasından.

Habaş, bu tarihi konuşmasında üç yoldaşının kaybının yarattığı hınç ve öfkeyi hitabet sanatının güçlü bir örneğine dönüştürerek, yas sürecini, zafer için gereken tüm teknik, stratejik ve diyalektik örgütlenmeyi içeren militan bir direnişe evriltmenin yol haritasını ortaya koyuyor. Konuşmanın satır aralarında, uzun süreli bir halk savaşı stratejisinin doğasında “ölümle derin bir yoldaşlık” kurmanın olağan olduğu vurgusunu yakalamak mümkün; fakat aynı zamanda, her bir devrimcinin hayatına verilen değerin ve zaferin ancak bu değerle birlikte geleceğinin izleri de belirgin.

“Rüyaları bile görevle dolduran”, ölümü yiğitçe göğüsleyen bir direniş geleneğinin önderi olan Habaş’ın “şehadet”, devrim ve direnişe dair yaptığı bir konuşmanın aynı zamanda zafere dair tefekkür olduğunu ve zafere sarsılmaz bir umudu içerdiğini hatırlatmaya ayrıca gerek yok.

Okur, Habaş’ın yoldaşı Gassan Kanafani’nin ölümünden çok az bir vakit önce söylediği “Devrimci eylem için kendini feda etmek, yaşamı insana layık hale getirme mücadelesidir” sözlerini de bu kapsamda değerlendirebilir. Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Şehadet, devrim ve direniş üzerine: “Üstesinden Geleceğiz”

Corc Habaş
Ebb Magazine
7 Ekim 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Kardeşler,

Cesur şehidimiz “Gazze’nin Guevara’sı”ına ve onun iki yoldaşı Kamil ve Abdül Adi’ye karşı görevimiz nedir? Ebu Ali Aya, Gassan Kanafani, Mahmud Hamşari ve Filistin devrimi için yaşamını ortaya koyanlara, tüm şehitlerimize karşı görevimiz ve sorumluluğumuz nedir? Onların anne babalarına, ailelerine ve şu anda sevgilerinden mahrum olan eşlerine ve çocuklarına karşı sorumluluklarımız nelerdir? Davaya, onların davasına, devrime, kitlelere ve ezenlere karşı ezilenlerin davasına karşı görevlerimiz nelerdir? Ülkelerinden sürülmüş ezilen halklara karşı görevlerimiz nelerdir? Son 50 yıldır fedakârlıktan bir an olsun vazgeçmeyen, emperyalist düşmanlara, insanlığın ve özgürlüğün düşmanlarına karşı mücadele eden halklarımıza karşı görevlerimiz nelerdir?

Yoldaşlar, işte bu şehitlere karşı görevimiz, olayları açık şekilde kavramak, davamızı net şekilde görmek, ilan etmek ve devrimimizin bu şekilde sürmeye ve var olmaya devam edeceğine ve dünyadaki hiçbir gücün, Filistin ve Arap halklarına hükmedecek kudrette tek bir gücün olmadığının ışığında harekete geçmektir.

Düşmanın bu özel aşamadaki planlarının merkezi noktası (siyasi hareketlerini ve komplolarını bir kenara bırakacak olursak) saflarımıza şüphe tohumları ekmek; aramızda ve halk arasında umutsuzluk yaymaktır. Şüpheye kapılan kitlelerin devrimlerini, devrimlerinin etkinliğini ve halkların kurtuluş mücadelesinin stratejisini sorgular hale gelmesi düşmanın temel hedefidir. Bizim görevimiz ise, bilimsel farkındalık yoluyla bu planı boşa düşürmektir.

Nasıl ki Vietnam halklarının kurtuluşçu askeri stratejisi emperyalist düşman karşısında zaferi getirdiyse, aynı stratejinin Filistin ve Arap topraklarında uygulandığında da yenilmezliği getirdiğini söyleyeceğiz.

Emperyalizmi dize getiren Vietnam devrimi, devrimci eylemimizi emperyalist düşmanlara karşı yönlendirecek olan temel devrim gerçeğini tavzih etmiştir. Peki, Vietnam devriminin asli gerçekliği nedir? Tek bir ulusal birleşik cephe altında tek bir devrimci örgüt, mümkün olduğunca çok sayıda insanın seferber edilmesine ve savaşma sanatının ustaca bilinmesine dayanan, ittifaklarını uluslararası düzeye taşıyan adil bir devrimci savaşa önderlik eden bir halk… Ancak böyle bir halk zafere ulaşma ve emperyalizmi ezme kudretine sahiptir.

İşte Vietnam devriminin temel gerçeği budur. Dürüst insanlar için, devrimciler için, örgütler için ve devrimlere önderlik edenler için bir örnektir.

Peki Vietnam halkı, zaferden hemen önce devrimlerinin karşılaştığı krizler karşısında nasıl bir tutum aldı? Aralık ve ocak aylarında Nixon dünyaya Vietnam devriminin tüm hedeflerine ulaşmadığını kanıtlamak istemişti. Amerikan birliklerinin Vietnam topraklarından çekilmesinin onurlu bir davranış olduğunu öne sürme çabasındaydı. Daha önce Paris’te imzalanan anlaşmayı reddetmiş ve o anda Vietnam’ın üstüne yüzlerce bomba yağmıştı; Haiphong’a ve özellikle Hanoi’ye. Yanılmıyorsam, bu süre zarfında (yaklaşık 2 hafta) İkinci Dünya Savaşı boyunca İngiltere’ye atılan bomba ve diğer öldürücü düzeneklerle eşdeğer sayıda patlayıcı Vietnam’a karşı kullanıldı. Bu durumda Vietnam komutanlığının tavrı ne oldu peki? Sınırlarda savaşmayı mı bıraktı? Elçiler aracılığıyla New York’a onur kırıcı talepler mi iletti? Ne yaptı? Nasıl davrandı? Vietkong’un yok edilmesi gereken sabotajcılar olduğunu mu söyledi mesela? Hayır, General Giap [Võ Nguyên Giáp] emperyalistlere şöyle dedi: “Haiphong’u ve Hanoi’nin tamamını yok edebilirsiniz, her şeyi, taş üstünde taş bırakmadan yerle bir edebilirsiniz ama bizim savaşma irademizi asla bitiremezsiniz.”

Bugün, “Gazze’nin Guevara’sına” karşı yükümlülüğümüz, “Guevara”yı, Abdül Adi’yi, Ebu Ali’yi, Gassan Kanafani’yi, Mahmut Hamşari’yi ve daha nicelerini öldüren, devasa gücüne, silahlarına, uçaklarına ve tüm gücüyle üzerimize yöneltebileceği üstün teknolojisine rağmen Siyonist-emperyalist-gerici düşmana karşı asla silah bırakmamaya önce kendi aramızda, sonra da halklarla birlikte ant içmektir. Düşman beklenmedik yeni saldırılar düzenleyebilir, ama mücadele azmimizi asla yok edemeyecektir.

Bu şekilde zaferi nasıl getireceğiz?

Milyonlarca Filistinli çocuk zaferi nasıl tadacak?

Elli yıllık deneyimin ardından, Arap ulusumuzun yüz milyon çocuğu silahlı mücadeleyi sürdürme kararlılığında olduğunda ve kurtuluş için halk savaşının devrimci doktrini ve savaş stratejisini benimsediğinde kazanmış olacağız.

Şehitlerimize karşı ilk yükümlülüğümüz bu [yalın] gerçeği tespit edebilmektir. İkincisi, tüm hatalarına ve aldığımız darbelere rağmen devrimin son dönemde kaydettiği ilerlemenin (genel bir değerlendirmeden sonra) tam bilincinde olmaktır.

Son yıllarda atılması gereken son adım, Filistin ve Arap halklarını, Filistin ve Arap devriminin nihai hedeflerine doğru dev bir adım atmaya yönlendirmektir. Bu gerçek, Siyonist liderlerden birinin “Filistin direnişi, çözümün önündeki en büyük engeldir” sözleriyle bizzat düşman tarafından dahi kabul edilmektedir.

Tüm hatalarına rağmen, son 50 yıldır kendisine karşı kurulan tüm komplolara rağmen, Filistin devrimi, ne pahasına olursa olsun teslim olmamaya kararlı bir halkın davası olduğunu tüm dünyaya kanıtlayabilmiştir. Düşman bile bunun farkındadır.

Şehitlerimize karşı üçüncü ve en önemli görevimiz ise, geleceğimizi tam bir berraklıkla düşünmek ve belirlenmiş bir gündem doğrultusunda ilerlemek ve harekete geçmektir.

Konuşmamızın içi boş retoriklerden ibaret olmaması, bizi zafere götürecek hakiki bir güce dönüşebilmesi için siyasal programımızı tam olarak kavrayabilmemiz gerekiyor. Şayet Filistinli örgütler ve liderleri devrimlerini gerçekten sürdürmek istiyorlarsa, bu yolu izleyerek, yapılarını teorik, politik ve örgütsel altyapı bağlamında yeniden gözden geçirmeleri şart. Bu, söz konusu yapıları güçlendirmek ve düşmanın her türden komplosuna karşı koyabilecek bir düzeye taşıyabilmek için olmazsa olmazdır.

Geçmiş deneyimlerimizin bize en azından bir ders dahi vermemiş olması kabul edilemez. Her bir örgütü ayrı ayrı ve genel hatlarıyla direnişçilerin büyük bir kısmını da göz önünde bulundurarak bir an önce soruşturmamız gerekiyor. Ayrıca gerilla örgütlerinin yöneticileri ve liderleri, teori, politika ve örgütlenme düzeyinde kitleler için gerçek bir örnek teşkil edecek şekilde eğitim sürecine öncülük etmelidir.

Sadece duygular ve retoriklerle zafere ulaşılamaz. Tarihi bir görevle karşı karşıya olan örgütler kendilerini bu temeller üzerine inşa etmeli. Teorik, politik, örgütsel ya da pratik, misyonu zayıflatan her türden zaaf bir kenara bırakmalıdır. Bir direniş hareketinde, savaşçılar halka örnek olmalı, vakitlerini onları aydınlatmaya ayırmalı ve onların davaya olan inancını perçinlemelidirler. Önemli olaylarda, krizlerde ve zor zamanlarda halkın yanı başında olmalı ve kendilerini halka hizmete adamalıdırlar. Bu imaj geçmişte mevcut olmadığı gibi, şimdi de yok. O halde ilk görevimiz, direniş içindeki her türden zayıflığı ortadan kaldırmak amacıyla kendi örgütlerimizin kalbinde kendimize karşı bir savaş yürütmektir.

Tam da bu sebeple her örgütün, üyeleri ve liderleri tarafından uyandırılması gereken yeni güçler bulması bir zorunluluktur. Bu güçler, açık ve kamuoyu önünde faaliyet gösterdiğimiz dönemde edindiğimiz tüm alışkanlıklara karşı isyan ederken doğrulanmalıdır. Tüm bürokratik özelliklerimizi bir kenara bırakalım ve devrimin kaynağına, yani halka dönelim, onlarla bir arada yaşayalım, kendimizi onlara adayalım, onlara siyasi bir bilinç kazandıralım ve tarihi görevler üstlenebilecek tarihi bir güç yaratalım.

Bu bizim öncelikli hedefimizdir, ancak tek başına yeterli değildir. Bir örgütün gelecek tasavvurunu yalnızca kendisiyle sınırlandırması kesinlikle kabul edilemez bir suçtur.

Filistinli örgütlerden oluşan Filistin ulusal cephesi merkezi ve temel hedef haline gelmelidir. Bütün hareketlerin yönünü belirleyen ana eksen olmalıdır. Birtakım deneyimler elde edildikten sonra, direniş, devrimci pozisyonlarını açık ve kararlı şekilde tanımladığında, Filistinli örgütler arasındaki ilişkiler [zaten] eskide olduğu gibi kalmayacaktır.

Halk Cephesi, farklı örgütlerden tüm samimi yoldaşlarımızla birlikte, tüm yetkisini ve çabasını ulusal birlik sorununu adım adım ilerletmeye adayacağını burada huzurunuzda tüm samimiyeti ve dürüstlüğüyle beyan eder. Bu, önümüzde duran bir yükümlülüktür.

Karşıdevrimci düşman güçlerin şu andaki planlarından biri de Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) yok etme ve yerine Filistinli hainleri geçirmektir; böylece bahsi geçen zatların Filistin halkını temsil ettiğini söyleyebileceklerdir.

Böylesi bir durumda, FKÖ’yü desteklemek, onun siyasi standartlarını ve özellikle de idari ve askeri aygıtlarını geliştirmek için çaba göstermek bizim görevimizdir. Dahası, bu örgüte böyle bir görevle yüzleşmesi için gereken niteliği kazandırmak için örgüt içinde de mücadele etmeliyiz. Ulusal birlik siyasetine örgütler arasındaki temel ittifaklar da eşlik etmelidir ki böylece işgal altındaki Filistin’de, Ürdün’de ya da Arap ülkelerinde devrimin ilerleyişi üzerinde olumlu bir etki yaratabilsin.

İçinde bulunduğumuz zayıflıktan kurtulduktan ve teorik, politik ve örgütsel düzeyde yapılarımızı güçlendirdikten sonra, yani her örgüt yeni ve daha zorlu bir aşamaya hazırlandıktan ve tek tek örgütler sekter bakış açısıyla değil, ulusal birlik davasının çıkarına hareket ettikten sonra üçüncü hedefimiz, (örgütlerin ya da bu örgütlerden oluşan ulusal cephenin değil) sadece halkın kendisinin tek başına zaferi getirebilecek ve tarih yazabilecek güce sahip olduğunu sürekli akılda tutmaktır. Burada “halk” derken Caabari ya da Enver Nuseybe gibi figürleri kastetmiyorum, çünkü onlar Filistin halkımızın bir parçası değiller. Onlar her az gelişmiş ülkede egemen sınıfı oluşturan yüzde 4’lük kesime aitler. Filistin halkımızın yüzde 96’sı ise bahsi geçen kitlelerdir işte. Yani, halkımızın yoksulları, kamplardaki işçi sınıfı, köylüler, öğrenciler, devrimci aydınlar, hekimler ve sağlık emekçileri ve tüm onurlu ve yurtsever insanlar… Kadınlar ve çocuklar, yaşlılar ve gençler, fiili durumları ne olursa olsun, tüm bu insanlar durmak bilmeksizin gösterdiği emek ve çabalarıyla zaferi getirecek gücü yaratmamızı sağlayacaklardır. Unutmayalım ki bu siyaset, kitlelerin siyaseti, devrimci hareketin şu anda karşılaşabileceği tüm olası zorluklarla baş edebilecek temel siyasettir.

Filistin halkının içinde bulunduğu özel koşullar, dünyanın dört bir yanına dağılmış bu nüfusun her bir yoğunluğu arasında bir ayrım yapmamızı zorunlu kılıyor. Bu bağlamda halkımız bazı avantajlara sahip. Bir kısmı her zaman kutsal topraklarımızda, işgal altındaki sevgili Filistin’imizde yaşamaktadırlar. Pek çok bakımdan nüfusumuzun bu kısmı en kayda değer olanıdır ve kuşkusuz direnişin gayretlerinden aslan payını almalıdır. 1,25 milyondan fazla Filistinli halen işgal altındaki Filistin’de; bunların 400.000’i ise kahraman Gazze bölgesindedir. Diğer 400.000 kişi ise 1948’den bu yana işgal altında olan bölgelerde yaşıyorlar. İsrail’in Filistinli kimliğini yok etmeye yönelik her türden çabasına karşı çıkmaya devam etmekte ve İsrail’in son 25 yıldır kendilerine uyguladığı ezici ırksal ve sosyal zulümlere boyun eğmeyi reddetmektedirler. Halkımızın 700.000’i ise Batı Şeria’da yaşamaktadır; bu da işgal altındaki Filistin’de 1,25 ila 1,5 milyon arasında, yani Filistin halkının yüzde 40 ila yüzde 50’si arasında bir nüfusa sahip olduğumuz anlamına geliyor.

Bir direniş hareketi olarak temel yükümlülüğümüz, en önemli ve asli unsur olan içerideki bu nüfusa yönelmektir. Bu insanların ikinci bir özelliği, kendilerini Filistin topraklarını işgal eden Siyonist düşmanla yüz yüze, doğrudan çatışma içinde bulmalarıdır. Bu doğrultuda, işgal altındaki Filistin’de daha önce gerçekleştirdiğimiz tüm faaliyetleri gözden geçirmeliyiz. Burada amaç, mümkün olan en kısa sürede onarmamız gereken çeşitli eksiklikleri tespit edebilmektir. Kitlelerin İsrail işgaline karşı eylemlerine ilişkin tasavvurumuzu askeri operasyonlarla sınırlamamalıyız. Kitleler aynı zamanda gündelik bir zulme de maruz kalıyorlar. İsrail işgali, sömürüde ısrara devam ediyor. İsrail’in tüm iddialarına rağmen, yapılan hemen her çalışma işgal altındaki Filistin’in İsrail malları için ikinci büyük pazar haline geldiğini ve Arap işgücünün İsrail endüstrisi tarafından fiilen sömürüldüğünü açıkça gözler önüne seriyor. Halkımız bu sömürüye gerçekten büyük bir öfke duyuyor. Bundan dolayı, işgal altındaki Filistin’de İsrail’e karşı askeri saldırılarımıza, halkın düşmana karşı gündelik savaşı eşlik etmelidir. [Ne var ki] böyle bir savaş, orada mücadele yürüten başlıca örgütler arasında gerçek bir birlik olmadan kapsamlı ve akılcı şekilde yürütülemez. Mesele bir ölüm kalım meselesi haline geldiğinde ya da devrim kendini bir yol ayrımında bulduğunda, artık dar kafalı bireycilik için yer yoktur.

Tüm güçlerimizi bir araya getirmeli ve bunları işgal altındaki Filistin topraklarında kurmayı amaçladığımız Filistin ulusal cephesinin etkili olabileceği şekilde uygulamalıyız. Bu cephenin kuruluşunu geniş kitlelerin zaman zaman İsrailli düşmana karşı sert darbeler indirebilen kitlelerin siyasi eylemleri takip etmelidir. Bu faaliyetler ise çok temel bir ilkeye uygun olmalı: Soğukkanlı olmalı ve can kaybına mal olacak maceralara atılmamalıyız. Her devrimcinin hayatına büyük bir kıymet vermeliyiz. Nihai zafere ancak bu şekilde ulaşacağız.

İşgal altındaki Filistin’deki eylemimiz, düşüncelerimizi tamamen ve radikal bir şekilde yeniden gözden geçirmemizi, düşmanın yeni planlarını hesaba katmamızı, geçmiş eylemlerimizi eleştirel bir gözle değerlendirmemizi ve Filistin devriminin mevcut aşamasındaki tüm koşulları irdelememizi gerektiriyor.

Şimdi ise Filistinli kitlelerin ikinci kısmı üzerine biraz konuşalım. Halkımızın ikinci önemli yoğunluğu şu anda Ürdün Nehri’nin doğu yakasında yaşıyor. Doğu Şeria’da ise 700,000-800,000’den fazla Filistinli bulunmakta, ki kabaca nüfusun yüzde 67 ila yüzde 70’ini oluşturuyorlar. İsrail işgaline karşı savaşmaları yasaklandıktan sonra, bu insanlar artık Ürdün’deki halkımızla omuz omuza savaşma hakkına ve görevine sahiptir. Bu görev ki, onları kendilerini hâlâ İsrail’e saldırmaktan alıkoyan hain ve düzmece Ürdün rejiminin yıkılmasını sağlamaktır.

Churchill’in hatıralarında da yer aldığı biçimiyle, bu rejim [Ürdün], 1920 yılında Filistin halkının Filistin’deki sömürgeci ve Siyonist komploya karşı mücadelesini bitirebilmek amacıyla Transürdün Emirliği’nin kurulmasıyla tesis edilmişti. Bu kukla oluşum, kuruluşundan bu yana Filistin halkına, mücadelesine ve devrimine karşı faaliyetlerinden asla vazgeçmedi. Ürdün rejiminin 1936 ve 1948’de oynadığı rol buydu. Ve 1970’teki “Kara Eylül”(*) sırasında bu sahte rejimin halkımızın devrimine ve Siyonist işgale karşı haklı ve meşru mücadelemize karşı oynadığı rolü hepiniz biliyorsunuz. Davamıza karşı sorumluluğumuz, Doğu Şeria’daki halkımızın, bu sahte rejimi yıkmak ve kitlelerin ayakları altında ezmek için her gün, her hafta, her ay, her yıl çalışan Ürdün ulusal kurtuluş hareketinin ayrılmaz bir parçası haline gelmesini gerektirmektedir.

Bunu, direniş hareketlerinin şu anda içinde bulunduğu meşakkatli durumun tamamen bilincinde olarak beyan ediyorum: Aldığımız ve bugün tekrar tekrar alacağımız darbelerin kesinlikle farkındayım. Direniş hareketinin boyutlarını ve etkisini azaltmaya yönelik mevcut manevraların; direniş hareketinin örgütleri ile halk kitleleri arasındaki ikiliğin tamamen farkındayım. Direniş hareketinin hatalarının da bilincindeyim, fakat aynı şekilde biliyorum ki, tüm hatalarına ve karşılaştığı tüm engellere rağmen, halkımızın devrimi sonunda zafere ulaşacaktır.

Burada sözünü ettiğim bu eylem planları elbette hemen şimdi uygulanamaz. Yarın, bir hafta ya da bir ay içinde uygulanmayacaklardır. Hepimiz bunlara inandığımızda ve bu inançla harekete geçip mücadele ettiğimizde hayata geçecekler ancak. Bu hepimizin önünde duran bir görevdir. Bu bağlamda tabanın yükümlülüğü, direniş hareketinin tüm liderleri üzerinde hakiki manada bir baskı uygulamaktır, böylece geçmiş deneyimlerden faydalanabilmemiz, dersler çıkarabilmemiz ve anlamlı bir ilerleme kaydedebilmemiz mümkün olacaktır.

Filistin halkımızı incelerken, dünyaya dağılmış olan bu nüfusun her bir yoğunlaşmasının kendine özgü niteliklerini de göz önünde bulundurmamız gerek. Bu noktada Filistin halkının üçüncü büyük yoğunluğu, sevgili Lübnan topraklarındadır. Yanılmıyorsam Lübnan’da 300,000 ila 400,000 arasında Filistinli yaşamaktadır. Şu anda bu yoğunluk, Filistin devrimi ve geleceği için özel bir tarihi sorumluluk taşıyor. Bu yaklaşık 400,000 kişilik nüfusun çocukları, kadınları, gençleri, yetişkinleri ve yaşlıları seferber edilip örgütlenebilirse, direniş hareketi zor anlarında geçici bir dayanak noktası olarak buraya sırtını yaslayabilir. Bu yükümlülük, mevcut değişkenlerin tam manasıyla kavranmasını gerektirmektedir. Bu talebi yalnızca Lübnan’daki Arap kitlelerle ve Lübnan yurtsever hareketiyle dayanışma ve kardeşlik içinde olduğumuzda karşılayabiliriz. Lübnan halkına ve direniş hareketini üstlenen Lübnan yurtsever hareketine teşekkür etmek ve minnettarlığını göstermek bizim için görevdir, Filistin halkının görevidir. Halklar ve yurtsever hareketler, Amerika direnişi yok edebilmek için ajanlarına gece gündüz para ödemesine rağmen, en azından şimdiye kadar bir katliamı önleyebileceklerini gösterdiler.

Filistin halkımızın Arap ülkelerinde ve dünya genelinde yoğunlaştığı yerler de mevcut. Filistin halkının dördüncü yoğunluğu Suriye’nin yanı sıra Arap Körfezi ve Arap yurtlarındaki diğer yerleşim bölgeleridir. Öte yandan Latin Amerika’da ve dünyanın diğer bölgelerinde de yaşayanlar bulunmakta. Bu nedenle her birini Filistin devriminin hizmeti için seferber edebilmek gerekir. Özellikle bu aşamada, kendilerini harekete geçirmeli. Filistin ve Ürdün’de Arap siyasetinin koşulları nedeniyle direniş hareketinin karşılaştığı zorluklar karşısında sorumluluklarının farkında olmalıdırlar. Tüm bunlar, kardeşlerim, Filistin devriminin gerçekten zafere ulaşabilmesi için eksiksiz bir planı gerektiriyor.

[Fakat] Filistin devrimi teorik, siyasi ve pratik olarak yeniden yapılandırılsa, birleşik bir Filistin ulusal cephesi hayata geçirilse ve bu cephe Filistin halkını gerçekten seferber edebilmeyi başarsa dahi, bunlar tek başına zaferi garantilemek için yeterli olmayacaktır.

Filistin devriminin kendine özgü bir yanı var. İşgalci Siyonist düşmanın ve onun emperyalizmle olan bağlılığının kendine has bir niteliği var. Arap dünyamızın bu bölümünde emperyalizmin petrol çıkarlarına özgü bir durum söz konusu. Benzer şekilde, Filistin davası ile Arap davası arasında da özel bir bağ mevcut. Bu nedenle 1967’den bugüne kadar olanlardan çıkarmamız gereken en büyük, ilk ve temel ders, Filistin devriminin Arap dünyamızın her köşesindeki Arap kitlelerinin devrimiyle bütünleşmediği sürece zafere ulaşamayacağıdır. Arap ulusu ve Filistin devrimini desteklemek üzere seferber olan Arap halkları, zafere ulaşabilecek gücü elinde tutmaktadır. Ve eğer yoldaşımız Guevara’ya ve hayatlarını ortaya koyanlara karşı sadakatimizi göstermek istiyorsak, yeni uluslararası düzende devrimci güçlerle ittifaklarımızın önemini hiçbir biçimde göz ardı edemeyiz. Tüm sosyalist devletlerle ilişkilerimizi sürdürme gerekliliğini de görmezden gelemeyiz. [Filistin devrimi], büyük Sovyetler Birliği, büyük Çin devrimi ve dünyanın dört bir yanındaki tüm sosyalist devletler ve ulusal kurtuluş hareketleriyle çok sağlam ilişkiler kurmalıdır. Bu ittifak, devrimimizin şu anda içinde bulunduğu krizden çıkmasını gerçekten sağlayacak etkili planlarla gerçeğe dönüşmelidir. Bu kılavuz ilkelerle gerçekten zafere ulaşacağız.

Eğer düşmanımız güçlüyse, gücümüzü tahkim ettikten sonra faydalanabileceğimiz zaafları da vardır. İsrail devleti ve onun temelleri eğretidir. Ürettiğinin dört katını tüketen bir devlettir. Bir askeri ve ekonomik güce sahipse, bunun nedeni şu anda 4 milyar dolarlık borç içinde olmasıdır. Bu kadar suni bir güce sahip bu denli yoksul bir devlet, gücünü ancak korkaklara ve bozgunculara karşı kullanabilir, hiçbir koşulda yoldaşlarımız “Guevara” ve Ebu Ali Ayad ile Filistin devrimi ve halkına karşı kullanamaz.

Devrimimiz tüm engellere rağmen zafer yolunda ilerlemeye devam edecektir. Yoldaşlar, bu, yoldaşımız ve şehidimiz Guevara’ya ve herkese karşı görevimizdir. Esenlikler dilerim.

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English