Görüş
Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması – 2

Çeşitliliğin Birliğinden Hindu(tva) Birliğine
Avrupalı misyonerler 16. yüzyılda Hindistan’a ilk geldiklerinde hem büyüleyici hem de şaşırtıcı bir dünyaya adım attılar. Onların gördüğü şekli ile Hinduizm, bir pagan karmaşasıydı: Kadınları diri diri yakan, tuhaf ayinler yapan ve çocukları timsahlara yediren bir halkın şeytanlara ve canavarlara tapınması. Ancak çok geçmeden Hindu “putperestliğinin” beyaz adamların stereotiplerinin izin verdiğinden çok daha karmaşık olduğu ve Hinduların din değiştirmeye pek istekli olmadığı ortaya çıktı. Ancak daha sonra Hindistan’da Avrupa’nın gücü büyümeye başladı ve sömürge yönetimi altında misyonerler yasaklayıcı bir görünüme büründü. Britanya Rajı sırasında Batılı düşünce kalıpları üstünlük kazandı ve Hindular dinlerini yeniden tasarlama konusunda baskı hissettiler. Bu hem onu Hristiyan saldırılarına karşı güçlendirmek hem de yabancı yönetime direnmek içindi. Modern Hinduizm’in bugünkü şekline büyük ölçüde ilham veren de bu karşılaşmadır.
Pek çok Batılı Hindistan’ı maharajaların, yılan oynatıcılarının, kıtlığın ve hastalıkların egzotik ülkesi olarak görüyordu. Evet, Hindistan büyük ölçüde feodaldi ve bölge yüzlerce Prens, Nawab, Talukdar, Zamindar ve Jagirdar tarafından yönetiliyordu. Hindistan’ın bir “ulus” olarak fikri, İngilizler tarafından sömürgeci hırslarını sürdürmek ve İngiliz Tacı altında etkili bir şekilde yönetmek için dikkatlice inşa edildi. Ancak imparatorluk buraya ayak basmadan çok önce de bu geniş toprakların insanları bir şekilde zaten ortak bir uygarlığı paylaşıyordu ve bunda doğal ve bazen de hizipsel kimliği yatıyordu.
Ve gerçekten de Hindular bu süreçte misyonerlerin kendi araç ve stratejilerinden bazılarını altüst ederek ülkede artık oldukça egemen olan Hindu milliyetçiliğinin doğuşunu tetikledi.
“Hindistan gibi uçsuz bucaksız bir ülke, kendisinden çok daha küçük ve nüfusu çok daha az olan uzak bir ada tarafından nasıl fethedilebilirdi?”
Hint veya Hindu tarihi hakkında bu tür düşünceler Hint/(Hindu) milliyetçiliğinin gelişimini ilerletti. Çok eski zamanlardan beri bir “ulusal” Hindu-Hint kimliğinin var olduğunu varsayarak (ki olmamıştı), seçkin Hindular Hindu-Hint kimliklerini günümüzde yeniden kazanma dürtüsü hissettiler. Aslına bakılırsa, İngiliz yönetimine kadar altkıtadaki insanlar kendilerini modern anlamda Hindu (veya Müslüman) olarak görmemişlerdi. İngilizler, yer, kast ve aile soyu dahil çeşitli kimlikleri bir araya getirerek kategorize ettiler ve din yalnızca birkaç kimlikten birini sağladı. Ancak, 19. yüzyılda Britanya’nın askeri ve endüstriyel üstünlüğünün gücünden etkilenen bazı “üst kast” Hindular, dinlerini “arındırmak” ve onu Hristiyanlığa daha çok benzetmek için güçlü hareketler başlattılar. Hinduizm’i aşağı çeken eklentiler olarak gördükleri şeyleri -eşitlikçi olmayan kast sistemini ve tanrıların, mezheplerin ve uygulamaların çeşitliliğini- bir kenara atmak için harekete geçtiler ve bu reformun Hindistan’ı yeniden büyük yapacağına inandılar.
İngiliz tarih anlatıları Hindu-Müslüman düşmanlığını Hint tarihinin temel özelliği olarak tasvir ediyordu. Gerçekte, Güney Asya’daki çeşitli dinlere mensup insanlar arasında fanatik dini nefret değil, dini çoğulculuk ve hoşgörü bir normdu. Britanya yönetiminden önce seçkin çoğu Hindu ve Müslüman “Hindustan”ı yalnızca Hinduların değil, aynı zamanda Müslümanlar ve Hristiyanlar dahil “çeşitli inanan toplulukların” vatanı olarak düşünüyordu. İngiliz sömürgeciliği, Hinduların bin yıl boyunca Müslüman işgalciler tarafından kendi evlerinde boyun eğdirildiği farklı bir anlatı inşa etti. Bu, Güney Asya’nın Hindustan deneyimini Hindular ve Müslümanlar arasındaki değişmez düşmanlık iddialarına dönüştürdü.
Ancak bununla birlikte, İngiliz nüfus sayımı Hindistan’daki Hinduları ve Müslümanları homojen gruplar halinde bir araya getirdi ve aralarında dayanışmanın ve savaşçı hissin doğmasını kolaylaştırdı. 19. yüzyılın sonlarına doğru sömürgeci etkiler, “eski vatanseverlik” hisleri ile birleşerek tüm Hindistan’ı kapsayan bir Hindu milliyetinin ve daha gelişmemiş bir Müslüman milliyetinin icadına katkıda bulundu. Bu mirası kullanarak Savarkar, 1909’da tarihi bir eser olan “The Indian War of Independence of 1857” (1857 Hindistan Bağımsızlık Savaşı) kitabını yayınlayarak Hindistan siyasetine ilk kalıcı katkısını yaptı. 1857’de, kuzey ve batı Hindistan’daki çok sayıda Hint askeri ve soylu, yönetilen bir halk tarafından Britanya İmparatorluğu’na karşı yapılan en büyük silahlı ayaklanmada, solan Babür hanedanının bayrağı altında ayaklanmıştı. İngiliz tarihçiler bu savaşı, bir siyasi yapıdan çok, hoşnutsuz askerler ile sınırlı bir “Sepoy isyanı” olarak değerlendirmişlerdi.
Fransız ve Amerikan devrimlerinden ve Mazzini’nin aşırı milliyetçiliğinden ilham alan Savarkar, 1857’yi Hindistan’ın bağımsızlığı için “ilk savaş” olarak yeniden inşa etmişti. Bugün dahi 1857 Hindistan’da bu şekilde anlaşılıyor. Aslında Hint askerlerinin İngilizlere karşı ilk isyanı, kuzeydeki daha iyi bilinen 1857 İsyanı’ndan yarım yüzyıl önce 1806’da Vellore’de patlak vermişti. Nedeni, Madras Ordusu tarafından uygulanan yeni bir kıyafet yönetmeliğiydi ki bu hem kast işaretlerinin gösterilmesini yasaklıyordu ve bu da Hindu askerlerini rahatsız etmişti hem de sakal ve bıyık bırakmayı yasaklıyordu ve bu da İslam birliklerinin duygularını incitmişti. Sarıklar, domuz veya inek derisinden yapılmış şapkalarla değiştirilmiş ve yeni üniformaların önü bir haça benzetilmişti ve bu da her iki dinden askerleri rahatsız etmişti. Yeni kıyafet yönetmeliğine uymayı reddeden Sepoylar cezalandırılmış ve bu da isyancıların Vellore Kalesi’ni ele geçirip yüzlerce İngiliz askeri ve subayını öldürmesi ile yaygın bir isyana yol açmıştı. Ancak İsyan, İngilizler tarafından birkaç saat içinde bastırılmış ve günün sonunda 350’den fazla Hint yaşamını kaybetmişti.
Ancak doğrusu altkıtadaki İngiliz hakimiyeti ilk kez 1857’de sorgulandı. Siyasi ve idari kontrol beraberinde yönetimi basitleştirmek ve iyileştirmek ve yerlileri “uygarlaştırmak” için sosyokültürel ve askeri alanlardaki reformları getirmişti. Bu tür önlemler -“sati”nin (Hindistan’ın bazı kesimlerinde kocası ölen ve dul kalan kadınların kocasının naaşı ile birlikte diri diri yakılması geleneği) kaldırılması, eğitim dili olarak İngilizcenin benimsenmesi, askeri ayrıcalıklar sisteminin yeniden düzenlenmesi- saygı duyulan sosyal ve dini yapılara darbe vuruyor ve bu da yerlilerin duygularını incitiyordu. İsyandan hemen önceki dönemde bu faktörler daha belirgin hale geldi ve yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Ancak ayaklanmanın son tetikleyicisi Enfield tüfeğinin tanıtılmasıydı. Tüfeğin mermileri ateşlenmeden önce ısırılmak zorundaydı ve Hindular ve Müslümanların duygularını incitecek şekilde inek ve domuz yağı ile yağlandığı söyleniyordu. İmparatorluk ile ilgili giderek artan hayal kırıklıkları göz önüne alınırsa, Bengal ordusu İngilizlerin onları “Hristiyanlaştırmak” için böyle sinsi yöntemler kullanacağını makul buldu. Askerlerin öfkesi kabardı. Bu arada doğrusu Bengalliler özgürlüklerine çok da düşkünlerdi. Hint Ayaklanması ve İngiliz birlikleri tarafından vahşice bastırılması dönemin basınında geniş yer bulmuştu. Hint isyancılar asılarak veya toplarla parçalanarak acımasızca cezalandırılmıştı. 1857 olayları binlerce kişinin ölümüne yol açtı ve bu sayının 800 bin ile 1 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Her iki taraf da sivillere karşı vahşet ve zulüm uyguladı, ancak acı çekenlerin sayısı isyancı tarafta çok daha fazlaydı. İsyanın büyüklüğü ve ölçeği, yalnızca bu sayılar açısından değil, aynı zamanda coğrafi ve sosyal olarak yayılımı göz önüne alındığında da İsyanın kolayca unutulmayacağı açıktı.
Hinduizm’e yönelik artan eleştiri ve saldırılarla yerel kurum kendini gösterdi. Ve 1857 isyanı, rüzgarın estiği yönün çarpıcı bir tezahürüydü. Sonuçta 1857 olayları Hindistan’ın “kaderle buluşması” olmayacaktı belki ancak sonrasında haklı olarak kendilerine ait olan şey için savaşmayı öğrenen kitleler arasında bir farkındalık oluşacaktı ki ayaklanma, bir asırdan daha kısa bir süre sonra Hint ulusal kimliğinin şekillendiği ateşi besleyecek olan meydan okuma közlerini çoktan ekmişti. Çok geçmeden, ileri gelen bir evanjelik Andrew Fuller, Hindistan’da hiçbir İngiliz karşıtı çabanın mümkün olmadığını çünkü “Hinduların katı bir kütle oluşturamayan muazzam sayıda kum parçacığına benzediğini” belirtecekti. İngilizler isyanın ölçeğini küçümsemek ve onu kaotik ve plansız olarak yansıtmak için ellerinden geleni yapsalar da tarih bunun aksini gösteriyor, isyanların gerçekleştirilme düzeni sanki bir zincirleme reaksiyonun birer parçasıymış gibi gerçekleşiyordu.
Yani gerçekte 1857 Ayaklanması Hindistan’ın İngiliz hükümetine karşı ilk yaygın mücadelesiydi; coğrafi ve sosyal farklılıkları aşan çeşitli liderleri bir araya getiren popüler bir ayaklanma gibi görünüyordu: Bihar’dan Kunwar Singh, Kanpur’dan Nana Sahib, Delhi’den Babür imparatoru II. Bahadır Şah Zafar ve Jhansi’den savaşçı kraliçe Rani Lakshmibai, her biri hareketin sorumluluğunu üstlenmişti. Egemenlik mücadelesi olmasa da yerlilerin zihnine özgürlük arzusunu yerleştirdi ve paradoksal olarak Hindistan’ı İngiliz yönetimine daha çok bağlamış gibi gözükse de aslında aksine Hindistan’daki İngiliz yönetiminin temellerini sarstı. Çünkü politik olarak Hindistan’daki İngiliz yönetiminin doğası bir dönüşüm geçirdi: 1858 Hindistan Hükümeti Yasası’nın çıkarılması, Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetim yetkilerinin İngiliz Tacı’na devredilmesini getirdi; Hindistan’daki idari politika artık “Hindistan Ofisi” adı verilen yeni hükümet dairesi ve onun başkanı, sırasıyla Hindistan Devlet Sekreteri ve Genel Vali, yeni Genel Vali unvanı altında formüle ediliyor ve uygulanıyordu. Ve Kraliçe Victoria Hindistan İmparatoriçesi unvanını almıştı. Ancak sömürge yöneticileri, Batılılaşmaya yönelik daha önceki girişimlerinden vazgeçerek reform yolunu izlediler. Dine karşı hoşgörülü bir duruş benimsediler ve Hindistan’ın üst ve yönetici kastlarından gelenleri hükümete dahil ettiler. Eski Şirket bürokrasisi esasen kalsa da tutumlar köklü bir değişime uğradı; geleneğin ve hiyerarşinin korunmasını vurgulayan yeni bir felsefe şekillendi. Bu, İsyanın nedenlerinin din ve ekonomi alanlarında yattığı inancına dayanıyordu. İngilizler, din ile ilgili olarak daha önce yerli geleneklere aşırı bir müdahale olduğuna inanıyorlardı. Ekonomi konusunda Şirket’in serbest piyasa rekabeti ortamı yaratma girişimlerinin geleneksel güç yapılarını ve sadakat bağlarını zayıflattığı, köylüleri tüccarların ve tefecilerin insafına bıraktığı düşünülüyordu. Politik olarak yöneticiler ile yönetilenler arasındaki ilişkilerin ciddiyetinin, huzursuzluğu körükleyen geniş bir uçurum yarattığı hissedildi. Bu değerlendirmelerin doğrudan bir sonucu olarak Hintler yerel düzeyde hükümete çekildiler, ancak sınırlı bir ölçekte. Bu, Kalküta, Bombay ve Madras’ta üniversitelerin açılması ile birlikte, üyeleri Hindistan Ulusal Kongresi’nin erken misyonuna çekilecek yeni bir profesyonel orta sınıf yarattı. 1885’te iki Parsi sanayici ve emekli bir İngiliz memur tarafından kurulan Kongre, günün sorunlarını tartışacak ve Hindistan vatandaşlarının kaygılarını İngiltere’deki yöneticilerinin önüne koyacak bir platform olarak başladı. 20. yüzyılın başlarında parti, bugün özgür Hindistan’ın kurucuları ve mimarları olarak bilinen şahsiyetler tarafından yönetilen özgürlük mücadelesinin ön saflarında yer alacaktı.
1857 olaylarına dair erken bir milliyetçi bakış açısı, İsyanı “Hindistan’ın İlk Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandıran Savarkar tarafından sunuldu. Ve Savarkar, “Hindular ve Müslümanların ilk kez bu savaş sırasında şiddet yolu ile birleştiğini” savundu; O’na göre “şiddet kardeşliği” ile “İngiliz kanının dökülmesi, Hindu-Müslüman bağını güçlendirmişti.” Savarkar’ın Hindu-Müslüman tarih anlayışı kısmen memleketi Maharashtra’daki Babürlere karşı dinsel-politik düşmanlık geleneği tarafından şekillenmişti. Savarkar, Hindu krallarının 18. yüzyılda Babürleri yenerek yüzyıllarca süren “Müslüman zulmünün” intikamını aldığı için “kölelik lekesinin” silindiğini ve kendi ülkelerindeki “egemenliklerini” yeniden tesis ettikten sonra artık Müslümanlar ile dostluk kurulabildiğini yazıyordu. Ve 1857’deki “şiddet” o kadar güçlüydü ki Hindistan artık “Hinduizm ve İslam taraftarlarının birleşik ülkesi” haline gelmişti.
Bu arada, İngilizlere baş kaldırması nedeni ile 1910’da Bengal Körfezi’ndeki çok ağır koşullarda bir ceza kolonisi olan Andaman Adaları’nda ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Savarkar, 1920’lerin başında Batı Hindistan’daki daha hafif koşulları olan bir hapishaneye nakledildi. O zamana kadar Mahatma Gandhi’nin Hindistan Ulusal Kongresi’ndeki liderliği Hindistan siyasetinde devrim yaratmıştı. Onun dindarlığı ve çileciliği, kitleleri eğitimli Hintlerin küçük bir kesimi ile sınırlı olan bağımsızlık hareketine çekti. Ancak Gandhi alışılmadık bir şekilde siyasi bağımsızlığın yanı sıra şiddet karşıtlığını, ahlaki davranışı, sosyal reformu ve Hindu-Müslüman birliğini de savunuyordu. Ayrıca milliyetçi dostlarını da sık sık üzüyordu: Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra bazı Hint Müslümanlar, İngilizleri uluslararası Müslüman dayanışmasının sembolü olan İslam Halifeliği kurumunu korumaya zorlamak için bir hareket başlattılar ve Gandhi, davada hiçbir payları olmamasına karşın Hinduları katılmaya teşvik etti.
Savarkar, Gandhi ile tanışmıştı. Hilafet hareketi Savarkar’ın Hindistan’ın yeniden Müslümanlar tarafından işgal edileceğine dair korkularını tetikledi. Bu yalnızca İslamofobi değildi. Pek çok Müslüman seçkin, Hindulara karşı avantajsız duruma düşmek korkusu ile sömürge dönemi boyunca yavaş gelişen demokratikleşmeye direndi. Kendilerini Hindistan’ın tarihi yöneticileri olarak görüyorlardı, dolayısıyla Hindistan’ın işlerinde söz sahibi olmaları yalnızca sayıları ile orantılı olamazdı. Bazı Müslüman liderler, İngilizlere karşı iddialarını ileri sürmek için pan-İslamcılık söylemini ve şiddet tehditlerini kullandılar. Hilafet hareketinden sonra Savarkar, “Hint Savaşı’nın bileşik milliyetçiliğe övgüsünün Hint Müslümanlar tarafından reddedildiğini” düşündü.
Savarkar, Hindutva’da Avrupa milliyetçilik çerçevesini (bir ulusun homojen bir topluluğa, ortak bir kültüre, uzun bir tarihe ihtiyaç duyduğunu) altkıtaya uyguladı. Batı Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Hristiyanlık, ırk ve dil, ortak bir tarih ve kimliğin temelini oluşturuyordu (ya da milliyetçileri öyle iddia ediyordu). “Peki Hindistan için ne işe yarayabilirdi?” Çoğunluğun dini olan Hinduizm, tek bir kitap veya kilisenin birleştirici mekanizmasından yoksun olduğu için uygun görünmüyordu. Hindistan’da yaşayan Müslümanlar, Hristiyanlar, Sihler, Jainler, Budistler ve diğerleri de Hint vatandaşlığını Hinduizme bağlama çabalarına şiddetle içerliyorlardı. Hinduizm Savarkar’ın bir çatı olarak Hint kimliği arayışında “ana engeli” oluşturuyordu. Bu açmazı çözmek için dini milliyetçilerin aksine Savarkar, Hinduları sekülerleştirmeye çalıştı; ideolojisinin temeli olarak Hindu kutsal metinleri yerine, aydınlanmış siyasi düşünürün paradigmatik seküler modelini, yani “tarih disiplinini” seçti. (Böyle bir tarih anlatısı bugün Hindistan’da “WhatsApp Tarihi” olarak yaygınlaşıyor.)
Ve Savarkar, tarihe dönerek Hindistan’da doğan tüm dinlerin (Hinduizm, Sihizm, Budizm, Jainizm) takipçilerinin ortak bir soyağacına bağlı olduklarını göstermek istedi: Bu, Hindutva veya Hinduluk’tu. “Hindutva bir sözcük değil, bir tarihtir” diyordu ve Hindu kimliğinin esas olarak şiddet yolu ile oluştuğunu teorileştiriyordu. Hindutva’da, Müslümanlar ile olan uzun savaşta, “halkımız Hindular olarak kendilerinin bilincine vardı ve tarihimizde bir ulus haline geldi” diye yazmıştı. Gandhi’nin fikirlerini çürütmek için şiddetsizliği küçümsedi ve bu, Müslüman nefreti ile birlikte onun ömür boyu süren takıntısı haline geldi. Savarkar’ın yazdığı Hindutva, Hindu Sağının Komünist Manifestosu oldu. Yayınlanmasından kısa bir süre sonra, Savarkar’ın memleketinden eski bir Kongre üyesi K.B. Hedgewar, 1925’te Rashtriya Swayamsevak Sangh’ı (RSS) kurdu. Onu, beyin yıkama ve paramiliter eğitim yolu ile Hinduların karakterini dönüştürecek ve “yabancıları” yenmek için onları güçlü hale getirecek sosyokültürel bir örgüt olarak tasarladı. Hedgewar, RSS’nin doğrudan siyasetten uzak duracağını düşünüyordu. İngilizlerin tepkisini önlemek ve gelecekte bir Hindu ulusu oluşturmak amacı ile Hindu birliğini sıfırdan inşa etmek için gölgelerde faaliyet gösterecekti.
1924’te Savarkar, 13 yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı. Hala siyasi faaliyetten men edilmiş ve ev hapsinde tutulmuş olduğu için sosyal reform girişimlerini başlattı ve oyunlar, şiirler, makaleler ve tarihi eserler yazan üretken bir yazar haline geldi. Ortodoks Hinduların muhalefetine karşın Hindular arasında “ebedi çatışma” yaratan ve “ulusal bir aptallık” olan kast sisteminin “tarihin çöplüğüne atılmayı” hak ettiğini savundu. Amacı, “Hinduların siyasi birliği” gerçekleştirmesine yetecek kadar engelleri ortadan kaldırmaktı; yani hedefi kastın kendisi değil, kast ayrımcılığıydı.
Gandhi’ye karşın Savarkar hala Hinduların lideri olma çabasındaydı. Savarkar, 1937’de 54 yaşında siyasete yeniden girmesine izin verildikten sonra, Hindistan Ulusal Kongresi’nin eski bir kanadı olan ve militan bir Hindu partisi olarak ortaya çıkan Hindu Mahasabha’nın başkanlığını üstlendi. Hapishaneden uzak durma kaygısı ile İngiliz karşıtı duruşunu büyük ölçüde yumuşattı. Bunun yerine iki takıntısını hedef aldı: Gandhi ve Müslümanlar. Ancak Savarkar, edebi yazım ve polemiklerde güçlüydü ve Kongre’ye karşı ciddi bir meydan okumaya girişecek enerji ve vizyondan yoksundu. Sağlığı hapishane yaşamından sonra hiçbir zaman tam olarak iyileşmemişti ve RSS’den gelen yardım tutarsızdı. Üyeleri bazen İngilizlere karşı Kongre öncülüğündeki kampanyalara katılmış olsa da RSS bir kurum olarak bağımsızlık hareketinin büyük ölçüde dışında kaldı. RSS liderleri ve Savarkar, kısmen Gandhi’nin şiddet içermeyen politikasına ve Hindu-Müslüman birliği arayışına duydukları nefretten dolayı Kongre liderliğindeki mücadele konusunda belirsizdi.
1930’larda Müslüman Birliği, Müslümanlar için Hindistan’dan ayrı bir ulus oluşturulmasını talep etmeye başladığında, (farklı nedenler ile de olsa Gandhi ve Nehru dahil diğer Hindu politikacılar gibi) Savarkar, Müslümanlara toprak vermemek için azınlıkların dinlerini özgürce yaşayabilecekleri, herkes için eşit haklara sahip laik bir devlet çağrısında bulundu. Ancak Müslümanları Hint karşıtı faaliyetler ile suçladı; bu arada partisi sahada toplumsal kutuplaşmayı körükledi ve Müslümanlara karşı şiddet örgütledi. Gandhi’den farklı olarak Savarkar, Müslümanlar Birliği’nin lideri Muhammed Ali Jinnah ile Hindular ve Müslümanların “iki ulus” oluşturduğu konusunda hemfikirdi; ancak Hindu üstünlüğünü tesis etme takıntısı nedeni ile Pakistan’ın kurulmasına karşı çıkıyordu.
Savarkar ve diğer Hindu aşırılıkçıları, 1947’deki kanlı Bölünme’den, Hindistan’ın İngilizler tarafından denetlenen Müslüman çoğunluklu Pakistan ve Hindu çoğunluklu Hindistan olarak bölünmesinden Gandhi’yi sorumlu tuttu. Yaşlı adamın Hindistan’ı Pakistan’a borçlu olduğu parayı vermeye zorlamak için üstlendiği oruç karşısında öfkelendiler. 1948’de Savarkar’ın yardımcılarından biri olan Nathuram Godse Gandhi’ye suikast düzenledi. Savarkar’ın itibarı onarılamaz biçimde lekelenecekti. Gandhi’yi öldürmek için komplo kurduğu iddiası ile yargılandı. Hapishaneye dönme korkusu o kadar yoğundu ki mahkemede kendini Godse’den uzaklaştırdı. Savarkar beraatının ardından siyasetten çekildi ve yaşamının geri kalanını anonim olarak geçirdi…
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Görüş
Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Thomas Karat, davranış analisti
Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.
On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.
Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.
BAE doktrini
Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.
Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.
Denizdeki kurgu
Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.
Afrika Boynuzu bölünüyor
Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.
Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.
Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.
Yemen’deki çöküş
Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.
İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.
Boğaz el değiştiriyor
Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.
Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.
Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.
Ankara tablodan ne okuyor?
Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.
Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak












