Bizi Takip Edin

Görüş

Abhazya’da seçimler ne getirecek? – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Aşiret sistemi

Aşiret sistemi üzerinde özellikle durmak gerek.

Aslında Abhazya’da iç içe geçmiş üç ayrı kriz var. Birincisi, Bjaniya’nın düşmesine neden olan siyasi kriz. Bu kriz görünürde Rusya ile yatırım anlaşmasıyla ilişkili. İkincisi, bu siyasi krizi ortaya çıkaran iktisadi kriz — ve bunun en görünür yüzü enerji krizi, ne var ki arkasında ülkenin tarım ve turizm imkanlarının (başka bir imkan da yok zaten) on yıllardır geliştirilmemesi yatıyor. Ve bu hiç de Rusya ile ilişkilerin sonucu değildi — tersine bu, Rusya ile ilişkilerin bile hafifletemediği veya ancak iflastan kurtarabilecek kadar hafiflettiği bir krizdi.

Üçüncüsü ise sosyal kriz ve bu, aşiret yapısından kaynaklanıyor.

Gelenekçilik bazı durumlarda ilerici rol oynayabilir. Abhazya’da Gürcistan’a karşı mücadelede öyle olmuştu; o zaman direnişte, üyelerinin iradeleri üzerinde ordudakini andıran doğal bir örgütsel disiplini temsil eden güçlü bir sosyal organizasyon olarak aşiretler önemli rol oynamıştı. Ancak gelenekler birçok durumda gerici rol de oynarlar. Milli birliğin aşiretler üzerinde kurulması, aşiret bağlarını milli bağlardan daha güçlü kılar.

Bu sistem üstyapıdaki feodal ilişkilerin sonucudur ve bu ilişkilerin bütün temel niteliklerini az çok yansıtır, ama tamamen çarpık bir formda. Kapitalizm kişisel bağımlılık ilişkilerine yer vermez, oysa aşiretler kişisel bağımlılık ilişkilerine dayanır. Kapitalizmde ekonomi dışı zor sınırlanmıştır, ama aşiret sistemi hemen bütünüyle iktisadi egemenliğin ekonomi dışı zor yoluyla sağlanmasına dayanır. Kısmen Rus etnisitesinin yoğunluğu yüzünden Kazakistan hariç Orta Asya’daki hemen bütün eski Sovyet cumhuriyetlerinde görülür bu durum ve Özbekistan ve Türkmenistan’da neredeyse başı üstünde duran bir  monarşinin kurulmasına yol açmıştır.

Durum şaşırtıcı bir şekilde Orta Asya cumhuriyetlerini andırıyor. (Gerçi orada bu aşiret bağları hiçbir zaman ilerici dinamiklere sahip olmadı.) 2020’de Kırgızistan’daki karşıdevrim girişimini incelediğim yazımda durmuştum bunun üzerinde; şöyle demiştim: “Sosyalizm, feodal alışkanlıkları baskı altına aldı, ama ani çöküş ve kapitalizmin hızla yükselişi, bunları tekrar su yüzüne çıkarmakla kalmadı, ülkenin siyasi eliti haline de getirdi.” Aynı şey Abhazya’da da ortaya çıktı. Ankvab, Bjaniya, Hacimba, Ardzinba — her biri farklı aşiretleri temsil ediyor ve bunlar siyasi partiler gibi davranıyor, ancak arkalarındaki destek, toplumun farklı sınıf ve kesimlerini temsil eden seçmenler değil, esas itibariyle kendi aşiretleri; bu nedenle iktidar mücadeleleri aşiretler arası mücadeleler ve aşiretler arası koalisyonlar şeklinde cereyan ediyor.

Aşiret sistemiyle ilgili yakın tarihli bir örnek vereceğim; bu aynı zamanda, ülkedeki atalet ve yıkımın altında en çok bu sosyal sorunun yattığını da gösteriyor.

19 Aralık’ta Suhum’daki parlamento binasında silahlar patladı ve Vahtang Golandziya meslektaşlarını ayırmaya çalışırken başına aldığı kurşunla vurularak öldü. Çatışmanın tarafları Adgur Haraziya ve Kan Kvarçiya’ydı aslında, bu ikincisi aynı zamanda devlet başkanlığına adaylığını koymuştu ve kavga, kripto madenciliğini tamamen yasaklaması beklenen kanun tasarısı yüzünden çıkmıştı. Atışma kavgaya dönüşmüş, Haraziya silahını çekmişti; sonuçta Golandziya ölürken Kvarçiya da omzundan yaralı olarak hastaneye kaldırıldı.

Haraziya ve Kvarçiya iki önemli klanın temsilcisiydi. Çatışma, Abhazya siyasetinde klanların rolünü, siyasi ve iktisadi krizin bu sosyal temelini göstermesi açısından önem taşıyor.

Kvarçiya hakkında çokça suçlama var; cinayetten adam kaçırmaya, adam kayırmadan yolsuzluğa kadar uzanıyor bunlar. Her birinden sıyrılmayı başarmış. Bu da ülkedeki aşiret sistemi sayesinde. Dedikodulara bakılırsa kripto “madenciliğiyle” de yakından ilgili Kvarçiay.

Kasım ayındaki olaylar sırasında şiddet eylemlerinin Kvarçiya ve ekibi tarafından örgütlendiği iddiaları da var. Doğruluğunu teyit etmek imkansız bunların, aşiretler arası denge de suçun tespitine izin vermiyor zaten; ama darbeler, böyle durumlarda yeni kariyer fırsatları anlamına gelir. Sanırım Rusya açısından en tehlikeli aday, buydu; çünkü hırsı ve ilişkileri, klan sistemini temsil etmesi, söylemini milliyetçilik üzerine kurmuş olması yüzünden tamamen öngörülemezdi ve bu durum bir milli güvenlik tehdidi olarak da algılanmıştı.

Kriptonun günahı

“Muhalefetin” seçimlerdeki adaylarından Adgur Ardzinba dikat çekici bir kariyere sahip. 2015-2020 arasında başbakan yardımcısı ve ekonomi bakanı. Milli bankacılık konseyi üyesi, İktisadi Kalkınma ve Reform Konseyi koordinatörü, Rusya-Abhazya arasında hükümetler arası sosyal-iktisadi işbirliği komisyonu başkan yardımcısı ve 2020 güzünden bu yana da “muhalefetteki” Abhaz Halk Hareketi başkanı.

Abhazya’da beni en çok şaşırtan şeylerden biri, Ardzinba’nın iktidarda olmasına rağmen kendisini iktidarın günahlarından sıyırmaktaki becerisi. Stefan Zweig’in Fouché biyografisi, montanyarlardan jirondenlere, bonapartistlerden burbonculara kadar bu her devrin ve herkesin adamının benzersiz bir portresidir. Ardzinba bana onu hatırlatıyor.

Bugün herkes kripto para işinden sıyrılmaya çalışıyor. Oysa aslında her şey 2017’de Ardzinba’nın ekonomi bakanlığı sırasında başladı ve dahası, ülkeyi “madencilik” çiftliği halinde getiren furyanın ilk inisiyatifi de ondan gelmişti. 7 Ekim’de Moskova’da “Blockchain: geri dönüş yok” adlı konferansta Abhazya’nın potansiyel kripto para üretim merkezi olarak sunumu ve reklamı yapıldı. Abhazya’da o sıralar (ve kimileri tarafından bugün de) ekonomi dehası olarak sunulan Ardzinba da ekonomi bakanı sıfatıyla katılmıştı konferansa, üstelik 15 Ekim’de, Moskova/Troitsk’te kurulalı henüz 6 gün olmuş Blockchain Consulting ile 6 milyon rublelik anlaşma imzaladı; buna göre şirket, “kripto para cennetinin” kurulmasında Ardzinba’nın bakanlığına danışmanlık hizmeti verecekti. Kripto çılgınlığının bütün dünyadaki ilk günleriydi ve mesela Nova Blockchain Solutions, “Abhazya’nın kripto para dolaşımını yasallaştırarak ve ulusal sanal para Abkhazian Coin’u dolaşıma sokarak ülkenin altyapısını, özellikle de enerji sektörünü yeniden inşa etmeyi planladığını” açıklıyordu.

Ardzinba’nın bu dahice “kripto cenneti” projesi kriptocular için neredeyse hakiki bir cennet projesiydi: “madenciler” vergiden muaf tutulacaktı, elektrik düşük fiyattan verilecekti. Şu açıklama da Ardzinba’ya aitti: “Abhazya’nın kendi kripto parası bu güz piyasaya çıkabilir, hükümet bu parayı ülke ekonomisinde tam kapsamlı olarak 2018 baharında dolaşıma sokmayı planlıyor. Fırsatı kaçırırsak pişman oluruz.”

Böylece Abhazya’da ucuz elektrik ve vergi muafiyeti için “bitcoin’a hücum” devri başladı. “Çiftlikler” mantar gibi çoğaldı, ama enerji sistemi bu yükü kaldırabilecek durumda değildi, çünkü Sovyetler Birliği’nden beri ülkenin enerji sistemine bir çivi çakılmış değildi. Bunun nedeni bir tür Hollanda sendromunda yatıyordur belki de; Rusya’nın mali yardımı nasılsa akıyordu ve çivi çakmaya gerek yoktu. Ama bir başka neden de sosyal yapının klanlar üzerinde kurulması olmalı; zira klanların milli servetten aldığı pay aynı zamanda onların iktidardaki nüfuzunun da göstergesi. Öyle olunca zenginliğin gerçek kaynağı olarak emtia üretimi Rusya’ya giden kamyonlardaki mandalinanın ötesine geçmedi, turizm de aynı nedenle geliştirilmedi; bu sosyal yapıda en uygun düşecek şey, belki de gerçekten, feodal derebeylerinin ganimet seferlerini hatırlatan kripto para çılgınlığıydı. Nihayet 2018 aralık sonunda kripto üretimi “geçici olarak” yasaklandı; ertesi yılın başında ise 15 kripto “çiftliğinin” elektriği kesildi.

Kripto para madenciliğiyle “mücadele” bu tarihten sonra akla geldikçe veya elektrik kesintileri arttıkça yapılan baskınlarla tekrar tekrar gündeme geldi. Şu sayılara bakın: 2021 martında 400 “çiflik” basıldı ve kapatıldı, ama bu sırada hâlâ “çiftliklerin” elektrik ücretlerini artırarak legalize etme fikri vardı; 2023 martında “mücadele” tekrar hatırlandı ve toplam 1147 cihaza el konuldu; 2024’te ilk 11 ayda bu sayı 1097’ydi; 2024 aralığında enerji bakanı Cansuh Nanba her gün 1 milyon kilovatsaat elektrik enerjisinin yasadışı “madencilikte” kullanıldığını söylemişti. Bakanın dediğine göre, Abhazya’nın günlük ortalama elektrik tüketimi 8,5 milyon kilovatsaatti. Hükümet 2024’te enerji sistemini desteklemek için 700 milyon ruble ödenek ayırmıştı ve bunun 425 milyonu Rusya’dan elektrik alımına gidiyordu. Aralık ortasındaki elektrik krizinin ve Rusya’nın insani amaçlı elektrik vermeye başlamasının ardından bakan, günlük enerji harcamasının 7,5 milyon kilovatsaat olduğunu ve bunun 6 milyonunun Rusya’dan alındığını söyledi. 22 Aralık’ta Abhazya devlet elektrik kurumunun müdürü, yılda 350 milyon kilovatsaat elektriğin “madeniler” tarafından kullanıldığını ve bunun da elektrik açığının yarısından fazlasını oluşturduğunu açıkladı.

En azından geçen yılın ortalarına kadar yasağın çok da işlemediği anlaşılıyor. Abhazya üzerine çalışırken Suhumi’de çalışan bir sosyal medya kullanıcısının yorumuyla karşılaştım. Şöyle yazmıştı:

“Madencilikle [kripto “madenciliği” — bn.] mücadeleniz mi? Şehrin merkezinde, Dinamo stadyumunda gece sesleri yükselen cihazlar var! Siz de bilmiyormuş gibi yapıyorsunuz!”

Demek ki, bu işin sorumlusu herkes; ama en çok Ardzinba. Bunda da aşiretler arası ilişkiler ve bu ballı görünen çörekten pay almak için kurulan koalisyonlar etkili olmalı.

Neticede para, öyle kabul edildiği için paradır. Eğer tuvalet kâğıdı üretimi üzerinde kontrol sağlarsanız ve insanlara onu para olarak kabul ettirebilecek gücünüz varsa pekâlâ tuvalet kâğıdı da para olabilir. Para itibari bir şeydir; onun ödeme ve dolaşım aracı, bütün malların eşdeğeri olarak kabul edilmesi için devlet iradesi gerekir. Kripto para ham haliyle diğer para birimlerinden farklı olarak bir değer birikimini de (elektrik enerjisi) ifade ediyor; ancak evrensel eşdeğer niteliği zayıf ve bu nedenle son derece spekülatif. Böyle bir para birimi, diyelim ki, başka para birimlerine kolaylıkla ve hızla çevrilebileceği yerlerde ödeme aracı olarak kullanılabilir. Ama bunun için bütün paralar için gerekli olan önşart sağlanmış olmalıdır: onun eşdeğer olarak kullanılabileceği mallar bulunmalıdır. Eğer hâlâ kaldıysa, ilkel kabilelerin yaşadığı bir adada karaya vuran ve içinde, diyelim ki, 1 milyar dolar, bin ton altın, birkaç yüz milyon avro, yüzbinlerce sikke kripto para, her tür değerli maden bulunan bir gemi hiçbir anlam ifade etmez, çünkü bütün bu “paraların” eşdeğeri olacak mal yoktur.

Abhazya’da durum tam da buydu. Bütün geliri mandalina, Rusya’dan gelen yazlıkçılar ve Rusya’nın bütçe hibelerinden ibaret olan bir ülkede dünyanın bütün altınları da toplansa servete yol açmaz; hatta tam tersine, en iyi durumda, Amerikan altınının İspanyol imparatorluğu üzerindeki yıkıcı etkisini yaratır. Yurtdışına (özellikle de yaptırımlardan sonra esas itibariyle Türkiye’ye) çıkma imkânı olanlar için “madencilik” gayet kârlı, çünkü ülkede bulunmayan mala orada sahip olabilir veya ister kripto olarak ister başka paralara çevirerek istif edebilir; bu durumda istif, eşdeğeri olduğu için servet birikimi anlamına gelir. Ama bunun ülkeye hiçbir yararı olmaz, bu ülke için sadece zaten yıkımın eşiğinde olan enerji sisteminin gerçek bir iflasına ve diğer sorunların katmerlenmesine yol açar.

Yatırım anlaşmasının geleceği

Geçen ayın sonunda Abhazya’yı bir Kremlin heyeti ziyaret etti. Heyetin başında Rusya başkanlık idaresi birinci başkan yardımcısı Sergey Kiriyenko vardı. Önemli bu, zira Kremlin’in Abhazya işlerini mesela Krasnodar valiliğine veya herhangi bir bakan yardımcısına değil doğrudan Putin’e bağlı Kiriyenko’ya tevdi ettiği anlaşılıyor. Görüşmelerde üç ekonomik proje gündeme geldi: kuzeyde “Adler” sınır kontrol kapısının modernizasyonu, Sohum havaalanının 1 Mayıs’a kadar işletmeye açılması ve turizm imkanlarının artırılması. İlk ikisi de bununla ilgili aslında, dolayısıyla bu konuda bir “reset” yapılması planlanıyor. Ayrıca çok sayıda insani nitelikli proje buna eklenmiş.

Ne var ki bence (bu ziyaretle ilişkili olsa bile) daha önemlisi, yatırım anlaşmasının geleceğine dair Rusya başbakan yardımcısı Novak’ın açıklamasıydı. Gunba geçen gün Rusya Maliye bakanı Siluanov ile görüştü ve Abhazya devletinin maaş ödemeleri için Rusya’nın 343 milyon ruble hibe edeceğini açıkladı. Rusya başbakan yardımcısı Novak da yatırım anlaşmasının karşılıklı gözden geçirileceğini söyledi. Buna göre “Abhazya halkının ve iş dünyasının menfaatlerini dengelemek gerek”. Novak anlaşmanın eski halinde kalmayacağını özellikle vurguladı.

Böylece, öyle görünüyor ki, yeni anlaşma Rusya’dan büyük şirketlerin yatırımlarında denetim ve ortaklık şartı getirecek. Bu, turizmin devlet denetimi altında, kontrollü ve özel şirketlerin yırtıcılığını engelleyecek şekilde geliştirilmesini sağlayabilir. Anketlere bakılırsa küçük bir ihtimalle ilk turda, büyük bir ihtimalle ikinci turda Gunma seçimleri kazanacak; eğer başlıca vaatlerini (kripto işine tamamen son verilmesi ve aşiret sisteminin tedricen geriletilmesi) yerine getirirse ülke gerçekten de istikrar kazanabilir.

Abhazya’da seçimler ne getirecek? – 1

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English