Görüş
Hint toplumunda Hindu-Müslüman ayrışması – 2

Çeşitliliğin Birliğinden Hindu(tva) Birliğine
Avrupalı misyonerler 16. yüzyılda Hindistan’a ilk geldiklerinde hem büyüleyici hem de şaşırtıcı bir dünyaya adım attılar. Onların gördüğü şekli ile Hinduizm, bir pagan karmaşasıydı: Kadınları diri diri yakan, tuhaf ayinler yapan ve çocukları timsahlara yediren bir halkın şeytanlara ve canavarlara tapınması. Ancak çok geçmeden Hindu “putperestliğinin” beyaz adamların stereotiplerinin izin verdiğinden çok daha karmaşık olduğu ve Hinduların din değiştirmeye pek istekli olmadığı ortaya çıktı. Ancak daha sonra Hindistan’da Avrupa’nın gücü büyümeye başladı ve sömürge yönetimi altında misyonerler yasaklayıcı bir görünüme büründü. Britanya Rajı sırasında Batılı düşünce kalıpları üstünlük kazandı ve Hindular dinlerini yeniden tasarlama konusunda baskı hissettiler. Bu hem onu Hristiyan saldırılarına karşı güçlendirmek hem de yabancı yönetime direnmek içindi. Modern Hinduizm’in bugünkü şekline büyük ölçüde ilham veren de bu karşılaşmadır.
Pek çok Batılı Hindistan’ı maharajaların, yılan oynatıcılarının, kıtlığın ve hastalıkların egzotik ülkesi olarak görüyordu. Evet, Hindistan büyük ölçüde feodaldi ve bölge yüzlerce Prens, Nawab, Talukdar, Zamindar ve Jagirdar tarafından yönetiliyordu. Hindistan’ın bir “ulus” olarak fikri, İngilizler tarafından sömürgeci hırslarını sürdürmek ve İngiliz Tacı altında etkili bir şekilde yönetmek için dikkatlice inşa edildi. Ancak imparatorluk buraya ayak basmadan çok önce de bu geniş toprakların insanları bir şekilde zaten ortak bir uygarlığı paylaşıyordu ve bunda doğal ve bazen de hizipsel kimliği yatıyordu.
Ve gerçekten de Hindular bu süreçte misyonerlerin kendi araç ve stratejilerinden bazılarını altüst ederek ülkede artık oldukça egemen olan Hindu milliyetçiliğinin doğuşunu tetikledi.
“Hindistan gibi uçsuz bucaksız bir ülke, kendisinden çok daha küçük ve nüfusu çok daha az olan uzak bir ada tarafından nasıl fethedilebilirdi?”
Hint veya Hindu tarihi hakkında bu tür düşünceler Hint/(Hindu) milliyetçiliğinin gelişimini ilerletti. Çok eski zamanlardan beri bir “ulusal” Hindu-Hint kimliğinin var olduğunu varsayarak (ki olmamıştı), seçkin Hindular Hindu-Hint kimliklerini günümüzde yeniden kazanma dürtüsü hissettiler. Aslına bakılırsa, İngiliz yönetimine kadar altkıtadaki insanlar kendilerini modern anlamda Hindu (veya Müslüman) olarak görmemişlerdi. İngilizler, yer, kast ve aile soyu dahil çeşitli kimlikleri bir araya getirerek kategorize ettiler ve din yalnızca birkaç kimlikten birini sağladı. Ancak, 19. yüzyılda Britanya’nın askeri ve endüstriyel üstünlüğünün gücünden etkilenen bazı “üst kast” Hindular, dinlerini “arındırmak” ve onu Hristiyanlığa daha çok benzetmek için güçlü hareketler başlattılar. Hinduizm’i aşağı çeken eklentiler olarak gördükleri şeyleri -eşitlikçi olmayan kast sistemini ve tanrıların, mezheplerin ve uygulamaların çeşitliliğini- bir kenara atmak için harekete geçtiler ve bu reformun Hindistan’ı yeniden büyük yapacağına inandılar.
İngiliz tarih anlatıları Hindu-Müslüman düşmanlığını Hint tarihinin temel özelliği olarak tasvir ediyordu. Gerçekte, Güney Asya’daki çeşitli dinlere mensup insanlar arasında fanatik dini nefret değil, dini çoğulculuk ve hoşgörü bir normdu. Britanya yönetiminden önce seçkin çoğu Hindu ve Müslüman “Hindustan”ı yalnızca Hinduların değil, aynı zamanda Müslümanlar ve Hristiyanlar dahil “çeşitli inanan toplulukların” vatanı olarak düşünüyordu. İngiliz sömürgeciliği, Hinduların bin yıl boyunca Müslüman işgalciler tarafından kendi evlerinde boyun eğdirildiği farklı bir anlatı inşa etti. Bu, Güney Asya’nın Hindustan deneyimini Hindular ve Müslümanlar arasındaki değişmez düşmanlık iddialarına dönüştürdü.
Ancak bununla birlikte, İngiliz nüfus sayımı Hindistan’daki Hinduları ve Müslümanları homojen gruplar halinde bir araya getirdi ve aralarında dayanışmanın ve savaşçı hissin doğmasını kolaylaştırdı. 19. yüzyılın sonlarına doğru sömürgeci etkiler, “eski vatanseverlik” hisleri ile birleşerek tüm Hindistan’ı kapsayan bir Hindu milliyetinin ve daha gelişmemiş bir Müslüman milliyetinin icadına katkıda bulundu. Bu mirası kullanarak Savarkar, 1909’da tarihi bir eser olan “The Indian War of Independence of 1857” (1857 Hindistan Bağımsızlık Savaşı) kitabını yayınlayarak Hindistan siyasetine ilk kalıcı katkısını yaptı. 1857’de, kuzey ve batı Hindistan’daki çok sayıda Hint askeri ve soylu, yönetilen bir halk tarafından Britanya İmparatorluğu’na karşı yapılan en büyük silahlı ayaklanmada, solan Babür hanedanının bayrağı altında ayaklanmıştı. İngiliz tarihçiler bu savaşı, bir siyasi yapıdan çok, hoşnutsuz askerler ile sınırlı bir “Sepoy isyanı” olarak değerlendirmişlerdi.
Fransız ve Amerikan devrimlerinden ve Mazzini’nin aşırı milliyetçiliğinden ilham alan Savarkar, 1857’yi Hindistan’ın bağımsızlığı için “ilk savaş” olarak yeniden inşa etmişti. Bugün dahi 1857 Hindistan’da bu şekilde anlaşılıyor. Aslında Hint askerlerinin İngilizlere karşı ilk isyanı, kuzeydeki daha iyi bilinen 1857 İsyanı’ndan yarım yüzyıl önce 1806’da Vellore’de patlak vermişti. Nedeni, Madras Ordusu tarafından uygulanan yeni bir kıyafet yönetmeliğiydi ki bu hem kast işaretlerinin gösterilmesini yasaklıyordu ve bu da Hindu askerlerini rahatsız etmişti hem de sakal ve bıyık bırakmayı yasaklıyordu ve bu da İslam birliklerinin duygularını incitmişti. Sarıklar, domuz veya inek derisinden yapılmış şapkalarla değiştirilmiş ve yeni üniformaların önü bir haça benzetilmişti ve bu da her iki dinden askerleri rahatsız etmişti. Yeni kıyafet yönetmeliğine uymayı reddeden Sepoylar cezalandırılmış ve bu da isyancıların Vellore Kalesi’ni ele geçirip yüzlerce İngiliz askeri ve subayını öldürmesi ile yaygın bir isyana yol açmıştı. Ancak İsyan, İngilizler tarafından birkaç saat içinde bastırılmış ve günün sonunda 350’den fazla Hint yaşamını kaybetmişti.
Ancak doğrusu altkıtadaki İngiliz hakimiyeti ilk kez 1857’de sorgulandı. Siyasi ve idari kontrol beraberinde yönetimi basitleştirmek ve iyileştirmek ve yerlileri “uygarlaştırmak” için sosyokültürel ve askeri alanlardaki reformları getirmişti. Bu tür önlemler -“sati”nin (Hindistan’ın bazı kesimlerinde kocası ölen ve dul kalan kadınların kocasının naaşı ile birlikte diri diri yakılması geleneği) kaldırılması, eğitim dili olarak İngilizcenin benimsenmesi, askeri ayrıcalıklar sisteminin yeniden düzenlenmesi- saygı duyulan sosyal ve dini yapılara darbe vuruyor ve bu da yerlilerin duygularını incitiyordu. İsyandan hemen önceki dönemde bu faktörler daha belirgin hale geldi ve yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Ancak ayaklanmanın son tetikleyicisi Enfield tüfeğinin tanıtılmasıydı. Tüfeğin mermileri ateşlenmeden önce ısırılmak zorundaydı ve Hindular ve Müslümanların duygularını incitecek şekilde inek ve domuz yağı ile yağlandığı söyleniyordu. İmparatorluk ile ilgili giderek artan hayal kırıklıkları göz önüne alınırsa, Bengal ordusu İngilizlerin onları “Hristiyanlaştırmak” için böyle sinsi yöntemler kullanacağını makul buldu. Askerlerin öfkesi kabardı. Bu arada doğrusu Bengalliler özgürlüklerine çok da düşkünlerdi. Hint Ayaklanması ve İngiliz birlikleri tarafından vahşice bastırılması dönemin basınında geniş yer bulmuştu. Hint isyancılar asılarak veya toplarla parçalanarak acımasızca cezalandırılmıştı. 1857 olayları binlerce kişinin ölümüne yol açtı ve bu sayının 800 bin ile 1 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Her iki taraf da sivillere karşı vahşet ve zulüm uyguladı, ancak acı çekenlerin sayısı isyancı tarafta çok daha fazlaydı. İsyanın büyüklüğü ve ölçeği, yalnızca bu sayılar açısından değil, aynı zamanda coğrafi ve sosyal olarak yayılımı göz önüne alındığında da İsyanın kolayca unutulmayacağı açıktı.
Hinduizm’e yönelik artan eleştiri ve saldırılarla yerel kurum kendini gösterdi. Ve 1857 isyanı, rüzgarın estiği yönün çarpıcı bir tezahürüydü. Sonuçta 1857 olayları Hindistan’ın “kaderle buluşması” olmayacaktı belki ancak sonrasında haklı olarak kendilerine ait olan şey için savaşmayı öğrenen kitleler arasında bir farkındalık oluşacaktı ki ayaklanma, bir asırdan daha kısa bir süre sonra Hint ulusal kimliğinin şekillendiği ateşi besleyecek olan meydan okuma közlerini çoktan ekmişti. Çok geçmeden, ileri gelen bir evanjelik Andrew Fuller, Hindistan’da hiçbir İngiliz karşıtı çabanın mümkün olmadığını çünkü “Hinduların katı bir kütle oluşturamayan muazzam sayıda kum parçacığına benzediğini” belirtecekti. İngilizler isyanın ölçeğini küçümsemek ve onu kaotik ve plansız olarak yansıtmak için ellerinden geleni yapsalar da tarih bunun aksini gösteriyor, isyanların gerçekleştirilme düzeni sanki bir zincirleme reaksiyonun birer parçasıymış gibi gerçekleşiyordu.
Yani gerçekte 1857 Ayaklanması Hindistan’ın İngiliz hükümetine karşı ilk yaygın mücadelesiydi; coğrafi ve sosyal farklılıkları aşan çeşitli liderleri bir araya getiren popüler bir ayaklanma gibi görünüyordu: Bihar’dan Kunwar Singh, Kanpur’dan Nana Sahib, Delhi’den Babür imparatoru II. Bahadır Şah Zafar ve Jhansi’den savaşçı kraliçe Rani Lakshmibai, her biri hareketin sorumluluğunu üstlenmişti. Egemenlik mücadelesi olmasa da yerlilerin zihnine özgürlük arzusunu yerleştirdi ve paradoksal olarak Hindistan’ı İngiliz yönetimine daha çok bağlamış gibi gözükse de aslında aksine Hindistan’daki İngiliz yönetiminin temellerini sarstı. Çünkü politik olarak Hindistan’daki İngiliz yönetiminin doğası bir dönüşüm geçirdi: 1858 Hindistan Hükümeti Yasası’nın çıkarılması, Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetim yetkilerinin İngiliz Tacı’na devredilmesini getirdi; Hindistan’daki idari politika artık “Hindistan Ofisi” adı verilen yeni hükümet dairesi ve onun başkanı, sırasıyla Hindistan Devlet Sekreteri ve Genel Vali, yeni Genel Vali unvanı altında formüle ediliyor ve uygulanıyordu. Ve Kraliçe Victoria Hindistan İmparatoriçesi unvanını almıştı. Ancak sömürge yöneticileri, Batılılaşmaya yönelik daha önceki girişimlerinden vazgeçerek reform yolunu izlediler. Dine karşı hoşgörülü bir duruş benimsediler ve Hindistan’ın üst ve yönetici kastlarından gelenleri hükümete dahil ettiler. Eski Şirket bürokrasisi esasen kalsa da tutumlar köklü bir değişime uğradı; geleneğin ve hiyerarşinin korunmasını vurgulayan yeni bir felsefe şekillendi. Bu, İsyanın nedenlerinin din ve ekonomi alanlarında yattığı inancına dayanıyordu. İngilizler, din ile ilgili olarak daha önce yerli geleneklere aşırı bir müdahale olduğuna inanıyorlardı. Ekonomi konusunda Şirket’in serbest piyasa rekabeti ortamı yaratma girişimlerinin geleneksel güç yapılarını ve sadakat bağlarını zayıflattığı, köylüleri tüccarların ve tefecilerin insafına bıraktığı düşünülüyordu. Politik olarak yöneticiler ile yönetilenler arasındaki ilişkilerin ciddiyetinin, huzursuzluğu körükleyen geniş bir uçurum yarattığı hissedildi. Bu değerlendirmelerin doğrudan bir sonucu olarak Hintler yerel düzeyde hükümete çekildiler, ancak sınırlı bir ölçekte. Bu, Kalküta, Bombay ve Madras’ta üniversitelerin açılması ile birlikte, üyeleri Hindistan Ulusal Kongresi’nin erken misyonuna çekilecek yeni bir profesyonel orta sınıf yarattı. 1885’te iki Parsi sanayici ve emekli bir İngiliz memur tarafından kurulan Kongre, günün sorunlarını tartışacak ve Hindistan vatandaşlarının kaygılarını İngiltere’deki yöneticilerinin önüne koyacak bir platform olarak başladı. 20. yüzyılın başlarında parti, bugün özgür Hindistan’ın kurucuları ve mimarları olarak bilinen şahsiyetler tarafından yönetilen özgürlük mücadelesinin ön saflarında yer alacaktı.
1857 olaylarına dair erken bir milliyetçi bakış açısı, İsyanı “Hindistan’ın İlk Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandıran Savarkar tarafından sunuldu. Ve Savarkar, “Hindular ve Müslümanların ilk kez bu savaş sırasında şiddet yolu ile birleştiğini” savundu; O’na göre “şiddet kardeşliği” ile “İngiliz kanının dökülmesi, Hindu-Müslüman bağını güçlendirmişti.” Savarkar’ın Hindu-Müslüman tarih anlayışı kısmen memleketi Maharashtra’daki Babürlere karşı dinsel-politik düşmanlık geleneği tarafından şekillenmişti. Savarkar, Hindu krallarının 18. yüzyılda Babürleri yenerek yüzyıllarca süren “Müslüman zulmünün” intikamını aldığı için “kölelik lekesinin” silindiğini ve kendi ülkelerindeki “egemenliklerini” yeniden tesis ettikten sonra artık Müslümanlar ile dostluk kurulabildiğini yazıyordu. Ve 1857’deki “şiddet” o kadar güçlüydü ki Hindistan artık “Hinduizm ve İslam taraftarlarının birleşik ülkesi” haline gelmişti.
Bu arada, İngilizlere baş kaldırması nedeni ile 1910’da Bengal Körfezi’ndeki çok ağır koşullarda bir ceza kolonisi olan Andaman Adaları’nda ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Savarkar, 1920’lerin başında Batı Hindistan’daki daha hafif koşulları olan bir hapishaneye nakledildi. O zamana kadar Mahatma Gandhi’nin Hindistan Ulusal Kongresi’ndeki liderliği Hindistan siyasetinde devrim yaratmıştı. Onun dindarlığı ve çileciliği, kitleleri eğitimli Hintlerin küçük bir kesimi ile sınırlı olan bağımsızlık hareketine çekti. Ancak Gandhi alışılmadık bir şekilde siyasi bağımsızlığın yanı sıra şiddet karşıtlığını, ahlaki davranışı, sosyal reformu ve Hindu-Müslüman birliğini de savunuyordu. Ayrıca milliyetçi dostlarını da sık sık üzüyordu: Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra bazı Hint Müslümanlar, İngilizleri uluslararası Müslüman dayanışmasının sembolü olan İslam Halifeliği kurumunu korumaya zorlamak için bir hareket başlattılar ve Gandhi, davada hiçbir payları olmamasına karşın Hinduları katılmaya teşvik etti.
Savarkar, Gandhi ile tanışmıştı. Hilafet hareketi Savarkar’ın Hindistan’ın yeniden Müslümanlar tarafından işgal edileceğine dair korkularını tetikledi. Bu yalnızca İslamofobi değildi. Pek çok Müslüman seçkin, Hindulara karşı avantajsız duruma düşmek korkusu ile sömürge dönemi boyunca yavaş gelişen demokratikleşmeye direndi. Kendilerini Hindistan’ın tarihi yöneticileri olarak görüyorlardı, dolayısıyla Hindistan’ın işlerinde söz sahibi olmaları yalnızca sayıları ile orantılı olamazdı. Bazı Müslüman liderler, İngilizlere karşı iddialarını ileri sürmek için pan-İslamcılık söylemini ve şiddet tehditlerini kullandılar. Hilafet hareketinden sonra Savarkar, “Hint Savaşı’nın bileşik milliyetçiliğe övgüsünün Hint Müslümanlar tarafından reddedildiğini” düşündü.
Savarkar, Hindutva’da Avrupa milliyetçilik çerçevesini (bir ulusun homojen bir topluluğa, ortak bir kültüre, uzun bir tarihe ihtiyaç duyduğunu) altkıtaya uyguladı. Batı Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Hristiyanlık, ırk ve dil, ortak bir tarih ve kimliğin temelini oluşturuyordu (ya da milliyetçileri öyle iddia ediyordu). “Peki Hindistan için ne işe yarayabilirdi?” Çoğunluğun dini olan Hinduizm, tek bir kitap veya kilisenin birleştirici mekanizmasından yoksun olduğu için uygun görünmüyordu. Hindistan’da yaşayan Müslümanlar, Hristiyanlar, Sihler, Jainler, Budistler ve diğerleri de Hint vatandaşlığını Hinduizme bağlama çabalarına şiddetle içerliyorlardı. Hinduizm Savarkar’ın bir çatı olarak Hint kimliği arayışında “ana engeli” oluşturuyordu. Bu açmazı çözmek için dini milliyetçilerin aksine Savarkar, Hinduları sekülerleştirmeye çalıştı; ideolojisinin temeli olarak Hindu kutsal metinleri yerine, aydınlanmış siyasi düşünürün paradigmatik seküler modelini, yani “tarih disiplinini” seçti. (Böyle bir tarih anlatısı bugün Hindistan’da “WhatsApp Tarihi” olarak yaygınlaşıyor.)
Ve Savarkar, tarihe dönerek Hindistan’da doğan tüm dinlerin (Hinduizm, Sihizm, Budizm, Jainizm) takipçilerinin ortak bir soyağacına bağlı olduklarını göstermek istedi: Bu, Hindutva veya Hinduluk’tu. “Hindutva bir sözcük değil, bir tarihtir” diyordu ve Hindu kimliğinin esas olarak şiddet yolu ile oluştuğunu teorileştiriyordu. Hindutva’da, Müslümanlar ile olan uzun savaşta, “halkımız Hindular olarak kendilerinin bilincine vardı ve tarihimizde bir ulus haline geldi” diye yazmıştı. Gandhi’nin fikirlerini çürütmek için şiddetsizliği küçümsedi ve bu, Müslüman nefreti ile birlikte onun ömür boyu süren takıntısı haline geldi. Savarkar’ın yazdığı Hindutva, Hindu Sağının Komünist Manifestosu oldu. Yayınlanmasından kısa bir süre sonra, Savarkar’ın memleketinden eski bir Kongre üyesi K.B. Hedgewar, 1925’te Rashtriya Swayamsevak Sangh’ı (RSS) kurdu. Onu, beyin yıkama ve paramiliter eğitim yolu ile Hinduların karakterini dönüştürecek ve “yabancıları” yenmek için onları güçlü hale getirecek sosyokültürel bir örgüt olarak tasarladı. Hedgewar, RSS’nin doğrudan siyasetten uzak duracağını düşünüyordu. İngilizlerin tepkisini önlemek ve gelecekte bir Hindu ulusu oluşturmak amacı ile Hindu birliğini sıfırdan inşa etmek için gölgelerde faaliyet gösterecekti.
1924’te Savarkar, 13 yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı. Hala siyasi faaliyetten men edilmiş ve ev hapsinde tutulmuş olduğu için sosyal reform girişimlerini başlattı ve oyunlar, şiirler, makaleler ve tarihi eserler yazan üretken bir yazar haline geldi. Ortodoks Hinduların muhalefetine karşın Hindular arasında “ebedi çatışma” yaratan ve “ulusal bir aptallık” olan kast sisteminin “tarihin çöplüğüne atılmayı” hak ettiğini savundu. Amacı, “Hinduların siyasi birliği” gerçekleştirmesine yetecek kadar engelleri ortadan kaldırmaktı; yani hedefi kastın kendisi değil, kast ayrımcılığıydı.
Gandhi’ye karşın Savarkar hala Hinduların lideri olma çabasındaydı. Savarkar, 1937’de 54 yaşında siyasete yeniden girmesine izin verildikten sonra, Hindistan Ulusal Kongresi’nin eski bir kanadı olan ve militan bir Hindu partisi olarak ortaya çıkan Hindu Mahasabha’nın başkanlığını üstlendi. Hapishaneden uzak durma kaygısı ile İngiliz karşıtı duruşunu büyük ölçüde yumuşattı. Bunun yerine iki takıntısını hedef aldı: Gandhi ve Müslümanlar. Ancak Savarkar, edebi yazım ve polemiklerde güçlüydü ve Kongre’ye karşı ciddi bir meydan okumaya girişecek enerji ve vizyondan yoksundu. Sağlığı hapishane yaşamından sonra hiçbir zaman tam olarak iyileşmemişti ve RSS’den gelen yardım tutarsızdı. Üyeleri bazen İngilizlere karşı Kongre öncülüğündeki kampanyalara katılmış olsa da RSS bir kurum olarak bağımsızlık hareketinin büyük ölçüde dışında kaldı. RSS liderleri ve Savarkar, kısmen Gandhi’nin şiddet içermeyen politikasına ve Hindu-Müslüman birliği arayışına duydukları nefretten dolayı Kongre liderliğindeki mücadele konusunda belirsizdi.
1930’larda Müslüman Birliği, Müslümanlar için Hindistan’dan ayrı bir ulus oluşturulmasını talep etmeye başladığında, (farklı nedenler ile de olsa Gandhi ve Nehru dahil diğer Hindu politikacılar gibi) Savarkar, Müslümanlara toprak vermemek için azınlıkların dinlerini özgürce yaşayabilecekleri, herkes için eşit haklara sahip laik bir devlet çağrısında bulundu. Ancak Müslümanları Hint karşıtı faaliyetler ile suçladı; bu arada partisi sahada toplumsal kutuplaşmayı körükledi ve Müslümanlara karşı şiddet örgütledi. Gandhi’den farklı olarak Savarkar, Müslümanlar Birliği’nin lideri Muhammed Ali Jinnah ile Hindular ve Müslümanların “iki ulus” oluşturduğu konusunda hemfikirdi; ancak Hindu üstünlüğünü tesis etme takıntısı nedeni ile Pakistan’ın kurulmasına karşı çıkıyordu.
Savarkar ve diğer Hindu aşırılıkçıları, 1947’deki kanlı Bölünme’den, Hindistan’ın İngilizler tarafından denetlenen Müslüman çoğunluklu Pakistan ve Hindu çoğunluklu Hindistan olarak bölünmesinden Gandhi’yi sorumlu tuttu. Yaşlı adamın Hindistan’ı Pakistan’a borçlu olduğu parayı vermeye zorlamak için üstlendiği oruç karşısında öfkelendiler. 1948’de Savarkar’ın yardımcılarından biri olan Nathuram Godse Gandhi’ye suikast düzenledi. Savarkar’ın itibarı onarılamaz biçimde lekelenecekti. Gandhi’yi öldürmek için komplo kurduğu iddiası ile yargılandı. Hapishaneye dönme korkusu o kadar yoğundu ki mahkemede kendini Godse’den uzaklaştırdı. Savarkar beraatının ardından siyasetten çekildi ve yaşamının geri kalanını anonim olarak geçirdi…
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Ortadoğu1 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da












