Bizi Takip Edin

Avrupa

Alman devleti, Deutsche Bahn ve Lufthansa’yı savaşa hazırlıyor

Yayınlanma

Alman Federal Savunma Bakanlığı’nın savaş planları, Deutsche Bahn veya Lufthansa gibi sivil lojistik şirketlerinin cepheye ikmal malzemesi nakliyesi, asker eğitimi ve savaş teçhizatının bakımı için daha geniş bir şekilde kullanılmasını öngörüyor.

Bu bilgi Handelsblatt gazetesi tarafından yayınlandı. Buna göre, Rusya ile bir savaş durumunda, NATO askerlerinin Lufthansa uçaklarıyla doğu cephesine nakledilmesi gündemde.

1960’lı yıllardan beri Alman Savunma Kuvvetleri’nin (Bundeswehr) nakliye pilotlarının eğitimine katılan Lufthansa’nın, gelecekte savaş uçağı pilotlarının eğitimini de üstlenebileceği belirtiliyor.

Ayrıca, Lufthansa Technik Defense şirketi, gelecekte Bundeswehr’in savaş uçakları, helikopterleri ve deniz keşif uçaklarının bakım ve onarımını üstlenerek bir savunma şirketine dönüşecek.

Alman Demiryolları (Deutsche Bahn) ise, talep üzerine tankların nakliyesi için düz vagonlar temin etmeyi taahhüt etti. Haberlere göre, Alman Demiryolları, yaralıların nakliyesi için ICE vagonlarının yataklı vagonlara dönüştürülmesi konusunda da Alman Silahlı Kuvvetleri ile görüşüyor.

Almanya, silahlanmanın önünü açan anayasa değişikliğini yaptı

Almanya’da ‘sivil’ nakliye hiçbir zaman sivil olmadı

Alman ordusu, personel nakliyesinin yanı sıra savaş teçhizatının nakliyesinde de her zaman resmi olarak sivil lojistik şirketlerine başvuruyor.

Operasyonel Komuta Komutanlığı, Handelsblatt gazetesine verdiği demeçte, “kriz bölgeleri dışında” bunun “neredeyse tamamen” böyle olduğunu doğruladı.

Kriz bölgelerinde bile, özel şirketler Alman askeri nakliyesinin “önemli bir kısmını” gerçekleştiriyor. Bundeswehr, bu amaçla çok sayıda nakliye çerçeve sözleşmesi imzaladı.

Örneğin, Deutsche Bahn (DB) ve DB’nin uzun süredir bağlı şirketi olan ve şu anda Danimarkalı lojistik şirketi DSV tarafından devralınan Schenker, DHL, Hermes ve Kühne & Nagel ile sözleşmeler imzalandı.

Karayolu taşımacılığındaki en önemli yüklenicileri arasında Offenbach’daki DB Cargo’nun iştiraki Transa bulunuyor.

Operasyonel Komuta Komutanlığı’na göre, Alman ordusu aşırı geniş ve ağır malzemelerin deniz ve hava taşımacılığında sivil şirketlere “yüzde 100” bağımlıdır. Hava taşımacılığı için, Halle/Leipzig havaalanından kalkan Ukrayna’nın Antonow Airlines şirketine ait geniş gövdeli uçakları kullanıyor.

Stratejik deniz taşımacılığı için, Danimarka’nın DFDS Seaways şirketi ile bir işbirliği anlaşması imzalandı. Bu anlaşma uyarınca, DFDS Seaways, gerektiğinde 15 ila 30 gün içinde üç RoRo (roll-on/roll-off) gemisi sağlamalı.

Yaralılar için yataklı vagonlar hazırlanacak

Kara ulaşımında savaş teçhizatının nakliyesinde merkezi rol, DB şirketine ait. DB, Bundeswehr’in hizmet sağlayıcısı olan BwFuhrparkService şirketinin %24,9 hissesine sahip.

Halihazırda Litvanya’da konuşlu birlikler için ağır savaş teçhizatını nakleden DB, bir Bundeswehr subayının verdiği bilgiye göre, iştiraki DB Cargo ile birlikte demiryolu taşımacılığının planlamasını ve yürütülmesini %100 koordine ediyor.

Lojistik uzmanları, Alman demiryolu sisteminin çok kötü durumda olduğunu ve savaş durumunda yeterli nakliye kapasitesinin sağlanamayacağını ileri sürüyor.

Bu durum da göz önüne alındığında, 500 milyar avroluk özel fonun büyük bir kısmı demiryolu ağının yenilenmesi için kullanılacak. CDU/CSU ve SPD koalisyon anlaşması, demiryollarının doğuya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne doğru genişletilmesine öncelik veriyor.

DB Cargo, 2023 yılında, tankların nakliyesi için kısa vadede 343 adet düz vagon temin etmeyi taahhüt etti. Ayrıca, ihtiyaç halinde konteyner vagonlarının düz vagonlara dönüştürülmesi de planlanıyor.

Haberlere göre, Bundeswehr, DB ile ICE vagonlarının yaralıların nakliyesi için yataklı vagonlara dönüştürülmesi konusunda da görüşüyor.

Alman ordusu ve istihbaratından sivilleri savaşa hazırlama raporu

Lufthansa ile Doğu Cephesine NATO askerleri gönderilecek

Bundeswehr, Lufthansa ile işbirliğini genişletmek için kapsamlı planlar yapıyor. Bu planlar sadece nakliye projelerini kapsamıyor.

Gözlemciler, Lufthansa’nın Ağustos 2021’de Afganistan’dan binlerce kişinin tahliyesinde rol oynadığını belirtiyor: Bundeswehr’in nakliye uçakları tahliye edilecek kişileri Kabil’den Özbekistan’ın Taşkent kentine götürürken, Lufthansa buradan Almanya’ya nakliyesini üstlenmişti. Alman havayolu şirketinin toplam 17 Lufthansa charter uçuşu için yaklaşık 5 milyon avro gelir elde ettiği bildiriliyor.

Fakat savaş durumunda Lufthansa’nın uçakları sadece tahliye için gerekli olmayacak. Resmi olarak hala sivil olan havayolu şirketinin, yeni bir doğu cephesinde çatışmaların patlak vermesi halinde Almanya’dan ve muhtemelen diğer NATO ülkelerinden binlerce, hatta on binlerce askeri oraya nakletmek için uçuşlar yapması da gündemde.

Yeterli sayıda pilot ve diğer mürettebat üyesinin mevcut olup olmadığı da belirsiz ve teorik olarak, bunlar savaşta görevlendirilemezler.

Handelsblatt’ın içeriden aldığı bazı bilgilere göre, hava kuvvetlerinde geçmişi olan ve belki de gönüllü olacak bazı pilotlar var ama yine de bunun yeterli olup olmayacağı belirsizliğini koruyor.

Lufthansa savaş pilotlarını eğitebilir

Bunun ötesinde, Lufthansa tarafından askerlerin eğitimini güçlendirme konusu da gündeme geldi.

Bu, prensipte yeni bir şey değil. 1963’ten beri Alman Silahlı Kuvvetleri ile Bremen’deki Lufthansa Sivil Havacılık Okulu arasında bir işbirliği var [11] ve bu okulda askeri nakliye uçaklarının pilotları da eğitiliyor.

Lufthansa Aviation Training, Alman silahlı kuvvetlerinin nakliye pilotlarını ABD’nin Phoenix kentinde ve ayrıca Münih havaalanı yakınlarındaki simülatörlerinde de eğitiyor.

Havayolu şirketi, 2012 yılında Alman Silahlı Kuvvetleri’nin insansız hava aracı pilotlarının eğitimine de başladı; bu pilotlar, genel havacılık bilgilerini edinmek için önce normal pilot eğitimi almak zorundalar.

Şu anda Lufthansa’nın hava kuvvetleri savaş uçağı pilotlarının temel eğitimine de girip girmeyeceği tartışılıyor. Şirketin CEO’su Carsten Spohr mart ayında, bu konuda “son aylarda çok ilginç ve olumlu görüşmeler” yapıldığını açıklamıştı.

Handelsblatt gazetesi, bunun gerçekleşmesi halinde savaş uçağı pilotlarının temel eğitimlerini Lufthansa’da alacaklarını belirtiyor; sadece “sertifikasyon ve askeri pilot eğitimi” Hava Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilecek ve bu durumda Hava Kuvvetleri’nin yükü önemli ölçüde azalacak.

Almanya askeri inşaatlara milyarlarca avro harcayacak

‘Sivil’ ve ‘askeri’ şirket ayrımı silikleşiyor

Son olarak, Lufthansa, teknik bölümü için Bundeswehr’den yeni siparişler almaya çalışıyor. 60 yılı aşkın bir süredir Bundeswehr’in uçuş hizmetlerini üstleniyor ve özellikle bakım ve onarım işlerini yürütüyor.

Şirket yönetimi, 2019 yılında askeri işlere daha fazla girme kararı almıştı. Bu plan, federal hükümetin ilk 100 milyar avroluk özel borç tahsis etmesiyle daha da ivme kazandı.

Bu ve gelecekteki askeri harcamalardan yararlanmak için Lufthansa Technik, “Defense” adında bir yan kuruluş kurdu. Bu kuruluş, Alman Silahlı Kuvvetleri ile ABD’nin F-35 savaş uçağı ve Boeing Chinook CH-47 nakliye helikopterinin bakım ve onarımına ilişkin olası siparişler için görüşmeler yürütüyor. Her iki uçak da Alman Silahlı Kuvvetleri tarafından satın alınacak.

Bunun yanı sıra Lufthansa, Alman Donanması’na teslim edilecek P-8 Poseidon deniz keşif uçağının bakım ve onarım ihalesini de almayı hedefliyor. Uçağın, Lufthansa Technik’in bakımında büyük deneyime sahip olduğu sivil kısa ve orta menzilli Boeing 737’in temel alınarak üretildiği belirtiliyor.

Ayrıca Boeing, 2022’nin sonunda Alman konsorsiyuma, Yeni Zelanda Silahlı Kuvvetleri tarafından tedarik edilen P-8 deniz keşif uçağının bakım ve onarımını da devretti.

Dolayısıyla Lufthansa, askeri işlere sadece ulusal değil, uluslararası alanda da girmek istiyor.

Avrupa

AB Komiseri Kos: Ukrayna’nın 2027’de üyeliği imkansız

Yayınlanma

AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de birliğe üye olmasının imkansız olduğunu ve sürecin liyakat esasına dayandığını açıkladı. Adaylara ayrıcalık tanınamayacağını vurgulayan Kos, mevcut prosedürlerin değiştirilmesi çağrısında bulundu.

Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, İtalyan gazetesi Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, Ukrayna’nın 2027 yılının başında birliğe katılımının mümkün olmadığını söyledi.

Sürecin liyakat esasına dayandığını vurgulayan Kos, “1 Ocak 2027 tarihi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından dile getirilmişti. Katılım liyakat esasına dayanıyor; bu tarihin imkansız olduğu açıktır” ifadesini kullandı.

Jeopolitik koşulların değişmesiyle birlikte AB üyeliğinin yalnızca Ukrayna için değil birçok ülke açısından öncelik haline geldiğini belirten Kos, üyelik sürecinde hiçbir adayın ayrıcalığı olmadığını kaydetti.

Fakat Ukrayna’nın içinde olduğu şartların gözetilmesi gerektiğini ifade eden Kos, “Tam da bu nedenle ona yardım etmekle yükümlüyüz” dedi. Genişleme Komiseri, bu yılın sonuna kadar Ukrayna ile katılım müzakerelerinde mümkün olduğunca fazla fasıl kümesinin açılmasını umduğunu dile getirdi.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, yılın başında yaptığı açıklamada AB üyeliğinin hem ülkesi hem de Avrupa için temel güvenlik garantilerinden biri olduğunu savunmuş ve katılım tarihi olarak 2027’yi işaret etmişti.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz de bu tarihin imkansız olduğunu belirterek “Bu süreçler genellikle birkaç yıl sürer” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Mevcut prosedürler nedeniyle Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de katılımını olanaksız gören Kos ise AB’ye giriş sürecinde değişikliğe gidilmesi çağrısı yaptı.

Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada AB’nin Ukrayna’nın üyeliği konusunda iki senaryo üzerinde durduğunu aktarmıştı. İlk senaryonun tam üyelik gerçekleştikten sonra ülkelerin entegre olduğu standart model olduğunu belirten Kos, ikinci seçeneğin ise adayın gerekli şartları karşıladıkça belirli alanlarda AB politikalarına dahil olduğu sektörel entegrasyonu kapsadığını kaydetmişti. Kos, o dönemde birlik yetkilileri ile Ukrayna’nın bu ikinci seçenek üzerinde çalıştığını ifade etmişti.

Ukrayna, 2022 yılında resmi olarak AB’ye aday ülke statüsü aldı; katılım müzakerelerinin ilk bölümü ise Haziran 2026’da başladı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Sağlık Forumu: AB hastaneleri savaşa hazır değil

Yayınlanma

Uzmanlar, Avrupa sağlık sistemlerinin giderek daha tehditkar hale gelen jeopolitik ortama uyum sağlaması gerektiği konusunda uyarıda bulundu.

Rapporteur’e göre siber saldırılardan dezenformasyona kadar uzanan yeni tehditlere ilişkin tartışmalar, bu hafta Avrupa Sağlık Forumu’nun düzenlendiği Avusturya’nın Bad Hofgastein kasabasının sakin atmosferiyle keskin bir tezat oluşturdu.

Avrupa Hastane ve Sağlık Federasyonu Başkanı Henriette Neumeyer, Ukrayna’daki savaşın, Avrupa’nın askeri krizlerden sadece dolaylı olarak, yani artan sağlık maliyetleri ve diğer ülkelerden gelen hastaların tedavisi yoluyla etkilenmediğini gösterdiğini söyledi.

Neumeyer, “Fakat ulusal düzeyde veya AB faaliyetleri bağlamında farklı senaryolara da hazırlıklı olmalıyız,” dedi.

Neumeyer, çatışmalarda sağlık tesislerine ve çalışanlarına yönelik saldırıları kınamanın yanı sıra, üye ülkeler arasında önemli eşitsizliklere dikkat çekti:

“Avrupa hastanelerinin hazırlık durumuna bakarsak, bazı zorluklarla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Araştırmalar, Almanya veya Hollanda gibi mali açıdan iyi donanımlı sistemlerde bile hazırlık konusunda eksiklikler olduğunu gösteriyor.”

Uzmanlar, sağlık sistemlerinin dayanıklılığının güçlendirilmesinin daha sağlam tedarik zincirleri, işgücü eksikliğini gidermeye yönelik önlemler ve ülkeler arasında daha yakın işbirliği gerektireceği konusunda hemfikirdi.

Son sekiz yılını Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Ukrayna temsilcisi olarak geçiren Jarno Habicht, “Sağlık saldırı altında” dedi ve şöyle devam etti:

“Bence en önemli şey, savaşın sağlık sistemini, insanların sağlığını ve tüm toplumu nasıl bir stres testine tabi tuttuğunu düşünmek.”

Habicht, Rapporteur’a verdiği demeçte, DSÖ’nün Ukrayna’da birinci basamak sağlık merkezleri, hastaneler ve ambulanslar da dahil olmak üzere sağlık hizmetlerine yönelik 3.500’e yakın saldırıyı izlediğini belirtti.

Ayrıca, son aylarda ilaç depolarının giderek artan bir hızla tahrip edilmesi nedeniyle tedarik hatlarında aksaklıklar yaşandığını da vurguladı.

Habiht, “2026 yazından bu yana yaşadığımız bu sürekli baskı ve sivil altyapıya yönelik saldırılar, insani ihtiyaçları artıracaktır,” diye uyardı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Draghi: Faiz politikası büyümeyi sürekli kılmaz

Yayınlanma

Eski Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Mario Draghi, Avrupa’nın uzun vadeli büyümeye dönmek için yeni teknolojileri geliştirmesi ve yaygınlaştırması gerektiğini söyledi.

Draghi, Zürih’teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde, İsviçre Merkez Bankası’nın Karl Brunner Seçkin Konuşma Serisi kapsamında bir konuşma yaptı.

“Büyüme, tüm hükümetler tarafından paylaşılan açık bir hedef haline gelmelidir,” diyen eski ECB Başkanı, “Her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi, şu anda karşı karşıya olduğu dünyada yeterli olmayacaktır. Ulusal reformlar hâlâ önemlidir ama teknoloji –ve dolayısıyla büyüme– için artık gerekli olan ölçeği sağlayamazlar. Bunu ancak entegrasyon sağlayabilir,” diye konuştu.

Draghi, konuşmasına bu konferans dizisinin adandığı ekonomist Karl Brunner’in fikirlerinden alıntı yaparak başladı ve “Merkez bankası tek başına fiyat istikrarını sağlayamazdı. Kendi teşvikleriyle uyumlu bir mali otoriteye ihtiyacı vardı,” diye hatırlattı.

Bu yaklaşımın, ECB’ye bağımsızlık tanıyan ve fiyat istikrarını birincil hedef olarak belirleyen, aynı zamanda parasal finansmanı yasaklayan, kurtarma yasağı hükmünü ve aşırı açıklarla ilgili prosedürleri getiren Maastricht Antlaşması’nda açıkça görüldüğünü açıkladı.

Mario Draghi’den iç talep için “yaratıcı yıkım” önerileri

Fakat ona göre bu ayrımın uygulamada geçerli olup olmadığı, sadece kurallara bağlı değildi. Eski İtalya Başbakanına göre bu, “r eksi g” olarak adlandırdığı borç maliyeti ile büyüme arasındaki ilişkiye bağlı:

“Bir hükümetin borcuna ödediği faiz oranı ekonomik büyüme oranını aşarsa, hükümet birincil fazla vermedikçe borç-GSYİH oranı otomatik olarak yükselir. Aradaki fark ne kadar genişse, o kadar büyük bir fazla gerekir ve borcu paraya çevirmek için merkez bankasına baskı yapma eğilimi o kadar artar.”

Burada “r” faiz/iskonto oranı; “g” ise büyüme oranını simgeliyor.

ECB’nin eski Başkanı’na göre, Avrupa çerçevesi iki örtük varsayım içeriyordu. Birincisi, “büyümenin diğer politikalarla sağlanacağı” idi. İkincisi ise, “görevini yerine getirmeye kararlı bir merkez bankası ile kurallara uyan hükümetlerin birlikte faiz oranlarını düşüreceği” idi.

Draghi, bir süre için işlerin bu şekilde yürüdüğünü belirtti ve genel hatlarıyla “Büyük Ilımlılık” döneminde bunun yaşandığını vurguladı.

1990’larda, gelişmiş ekonomilerin hükümetleri açıklarını azaltırken, merkez bankaları enflasyon beklentilerini sabit tuttu. Avroya geçiş hazırlığı yapan ülkeler de yakınsamadan faydalandı.

Ardından, avronun ilk on yılında büyüme gerçekleşti. 1999’dan 2007’ye kadar Avro bölgesi, yıllık bazda reel olarak yüzde 2’nin biraz üzerinde büyüdü ve bu büyüme, “r’yi g’ye yakın tuttu.”

Draghi, o yıllarda “merkez bankasının yalnızca referans faiz oranını kullanarak görevini yerine getirebildiğini ve bağımsızlığının ciddi bir şekilde sınanmadığını” savundu.

Fakat ona göre “yapıda” uyarı işaretleri vardı. Draghi, “Büyüme, çerçevenin dayandığı tek pazar reformlarından çok, krediden ve yakınsamadan kaynaklanıyordu,” dedi.

Draghi: Avrupa daha hızlı entegre olmalı

Böylece finansal kriz ve devlet borcu krizi bir sınav haline geldi: “Krediye dayalı büyüme sona erdi ve ülkeler arasındaki faiz oranları yeniden birbirinden uzaklaşmaya başladı.”

Daghi, 2008 ile 2011 arasında, Avro bölgesi borç faiz farkının 2,8 puana yükseldiğini hatırlattı ve şöyle dedi:

“Büyümenin çökmesi ve r ile g’nin birbirinden kopmasıyla birlikte, makroekonomik politikadan sorumlu yetkililer müdahale etmek ve büyüme konusunda sorumluluk almak zorunda kaldı.”

Önce hükümetler, ardından da her şeyden önce merkez bankası devreye girdi. Draghi, 2010 ile 2013 yılları arasında “maliye politikası duruşunun bu nedenle belirgin şekilde kısıtlayıcı hale geldiğini” söyledi. 

Fakat sonuç olarak, mali konsolidasyonun faiz oranları üzerindeki etkisinden çok büyüme üzerindeki etkisi daha büyük oldu. 2011’in ikinci çeyreğinden 2013’ün ilk çeyreğine kadar, büyüme sekiz çeyrek üst üste sıfır ya da negatif oldu.

Zayıf talep, para politikasına da yansıdı. Draghi, “Fiyat istikrarını yeniden sağlamak için para politikasının son derece genişlemeci hale gelmesi gerekiyordu,” dedi.

Faiz oranları sıfıra, ardından sıfırın altına indirildi ve ECB, başta devlet tahvilleri olmak üzere finansal varlıklar satın almaya başladı.

Draghi’ye göre bu önlemler “hedeflerine ulaştı.” En yoğun dönemlerinde, “uzun vadeli faiz oranlarını yaklaşık 140–150 baz puan düşürdüler”.

ECB tahminleri de, bu önlemlerin 2015 ile 2019 yılları arasında Avro bölgesindeki büyümenin dörtte birinden fazlasına katkıda bulunduğunu gösteriyor.

Mario Draghi’den AB için kritik konuşma: Radikal bir değişime ihtiyacımız var

Draghi, “Projeyi koruyan ve para ile maliye politikasını ayrı tutan, doğru bir şekilde uygulanan bağımsızlıktı,” dedi.

Ne var ki Draghi, bu dönemin bir daha tekrarlanamayacağına inandığnı söyledi. Eski ECB Başkanı, “Merkez bankasının büyümeden sorumlu olduğu bir sistem sürdürülebilir değildir ve bugün artık geçerliliğini yitirmiştir,” diye konuştu.

Ona göre bugünün sorunu, her şeyden önce küresel faiz oranları. “Avro bölgesindeki uzun vadeli faiz oranları, giderek Avrupa’nın kontrolü dışındaki nedenlerle yükseliyor,” diyen Draghi, son aylarda ABD Hazine tahvillerinin getirileri ile paralel artışlara dikkat çekti.

Draghi, bu artışın bir kısmının enflasyonu yansıttığını söyledi:

“Küresel arz tarafındaki şoklar, en son İran ile yaşanan çatışma ve Rusya ile Orta Doğu’daki rafineri kapasitesi kaybının yol açtığı enerji fiyatları artışı yoluyla, fiyatları bir kez daha yukarı çekmiştir.”

Fakat artışın büyük kısmı aynı zamanda borç arzını da yansıtıyor. Draghi, bu yıl ABD’nin GSYİH’nin yüzde 6’sına yakın bir açık kaydedeceğini ve politikaların değişmemesi durumunda 2030 yılına kadar borcunun savaş sonrası zirveyi aşacağını belirtti.

Yapay zekaya yapılan yatırımlar da sermaye talebini artırıyor. Draghi şöyle devam etti:

“Sadece büyük ABD teknoloji şirketlerinin bu yıl, ağırlıklı olarak yapay zeka veri merkezlerine yaklaşık 800 milyar dolar yatırım yapacağı tahmin ediliyor.”

Draghi, veri merkezlerine yönelik küresel yatırımın 2030 yılına kadar 3 trilyon doları aşabileceğine işaret etti.

Draghi beklenen raporunu sundu: AB’nin yılda ilave 800 milyar avro yatırıma ihtiyacı var

Avrupa’da da borç seviyesi yükseliyor. Draghi, “Bu eğilimin tersine dönmesi olası görünmüyor,” dedi.

IMF tahminlerine göre, 2040 yılına kadar gelişmiş Avrupa ekonomileri, yaşlanan nüfus, savunma ve iklim geçişi nedeniyle GSYİH’nin yaklaşık yüzde 4,5’i tutarında ek harcama ile karşı karşıya kalacak.

Öte yandan Draghi’ye göre sorun, Avro bölgesindeki büyümenin, küresel piyasalarda şu anda karşı karşıya olduğu faiz oranlarının seviyesinin gerisinde kalmış olması.

Dolayısıyla Avrupa faiz artışlarının tüm etkisini üstlenirken, büyümenin sadece bir kısmını üstleniyor.

Verimlilik, ABD ile en büyük uçurumun yaşandığı alanlardan biri. 1999’dan bu yana, çalışılan saat başına üretim, ABD’ninkinin yaklaşık yarısı oranında artmış. 2019’dan bu yana ise Avro bölgesinde yıllık yüzde 0,3’lük bir artış görülürken, ABD’de bu oran yüzde 1,8 olmuş.

Draghi, Avrupa’daki reformların da bu hızı yakalayamadığını belirtti:

“Hizmetler için tek pazar, 1985’ten beri bir hedef olmuştur; fakat son yirmi yılda, Avrupa içindeki hizmet ticaretindeki engeller, AB dışındaki işletmelerin karşılaştığı engellerden daha hızlı bir şekilde ortadan kalkmamıştır.”

Bu nedenle büyüme konusu, kamu maliyesi açısından da merkezi bir öneme sahip hale geliyor.

Draghi’ye göre “hükümetlerin mali konsolidasyonu gerçekleştirme kabiliyeti büyümeye bağlı.”

ABD, yapay zeka yatırımlarında Avrupa ile arasındaki farkı artırıyor

Faiz oranlarının ise “giderek Avrupa dışında belirlendiğini” söyledi ve “Büyüme, Avrupa’nın hâlâ fark yaratabileceği tek alan,” dedi:

“2040 yılına kadar sürdürülen ve artan gelirin bir kısmının bir kenara ayrıldığı, yıllık yarım puanlık ek büyüme, Avrupa’nın sürdürülebilir bir borç seyrine ulaşmak için gereken yolun yaklaşık üçte birini kat etmesini sağlayacaktır.”

Draghi’ye göre bu ölçekte bir büyüme mümkün. Yapay zekanın hızlı bir şekilde benimsenmesi önümüzdeki on yıl içinde toplam faktör verimliliği artışına 0,4 yüzde puan ekleyebilir. Ayrıca bir de ulusal reformlar ve tek pazar reformları bir arada değerlendirildiğinde, yılda yaklaşık yarım puanlık bir artış daha sağlayabilir.

Bununla birlikte, Draghi’ye göre mali konsolidasyon gerekli olmaya devam edecek. Hükümetler, ilave konsolidasyon önlemleri veya reformlar olmaksızın artan harcamaları finanse ederse, 2040 yılına kadar ortalama Avrupa borç-GSYİH oranı yüzde 130’a ulaşacak. Ekonomilerin büyüklüğüne göre ağırlıklandırıldığında, bu oran yüzde 155’e ulaşacak.

Draghi, orta vadede kamu maliyesinde belirli bir düzeyde konsolidasyonun kaçınılmaz olduğunu savundu.

Ona göre, bunun yalnızca harcama kesintileri ve vergi artışları yoluyla gerçekleştirilmesi halinde, gerekli sonuçların elde edilmesi olası değil.

Para politikası söz konusu olduğunda en önemli önceliğin enflasyonu kontrol altında tutmak olduğunu savunan Draghi’ye göre ikinci öncelik ise “büyümeyi gereğinden fazla zayıflatmaktan kaçınmak.”

Enflasyonist şoklarla karşı karşıya kalındığında, “Günümüzde para politikası büyümeden sorumlu tutulamaz fakat temel faiz oranlarının seyrinin, orta vadede enflasyonu istikrara kavuşturmak için gerekenden daha dik olmamasını sağlayabilir” diye açıkladı.

Draghi: AB, rehavet nedeniyle küresel rakiplerinin gerisinde kalıyor

Draghi’nin aktardığı tahminlere göre, geçen yılın sonundan bu yana öngörülen kısa vadeli faiz oranlarındaki artış, 2026–2028 döneminde genel büyümeyi 1,1–1,3 puan düşürecek.

Draghi, bu tahminlerin “Ağustos ortasından bu yana kaydedilen beklenen faiz oranlarındaki ilave artıştan önceye ait” olduğunu vurguladı.

Ayrıca, sıkılaştırmanın etkileri daha uzun süreli olabilir ve “yatırım ve inovasyonu olumsuz etkileyerek, kısıtlayıcı bir politika bir süre boyunca verimliliği ve potansiyel üretimi düşürebilir.”

Potansiyel büyümenin “yüzde 1’in biraz üzerinde” olduğu göz önüne alındığında, Avrupa’nın hata payı çok az gibi görünüyor.

Bu nedenle merkez bankasının iletişimi de önemli:

“Özellikle küresel faktörlerin Avrupa’daki getirileri yukarı çekmede daha önemli bir rol oynadığı bir dönemde, para politikası faiz oranlarının beklenen seyrinin, merkez bankasının niyetlerini yansıtmasını ve nasıl tepki vereceğine dair belirsizliği yansıtmamasını sağlamak önemli.”

Fakat ona göre uzun vadeli büyüme, ECB’nin kontrolü dışında: “Uzun vadeli büyümenin ana itici gücü– yani yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaşması– merkez bankaslarının etki alanı dışındadır.”

Bu nedenle farklı bir ölçekte düşünmek gerekiyor ve her ülkenin kendi başına hareket ettiği Avrupa’nın alışılagelmiş tepkisi yeterli olmayacak. Draghi’ye göre bunu ancak entegrasyon sağlayabilir.

Draghi’ye göre, tek pazarın ve sermaye piyasaları birliğinin tamamlanması, sermaye getirisini artırmayı ve Avrupa tasarruflarının daha büyük bir kısmını harekete geçirmeyi mümkün kılacak.

Draghi’nin “deregülasyon” çağrısına patronlardan destek

Eski ECB Başkanı, “Daha hızlı büyüme ise, büyüme ile faiz oranları arasındaki ilişkiyi iyileştirerek, borç sürdürülebilirliğini zedelemeden kamu yatırımları için alan yaratacak,” dedi.

Yapay zeka, en bariz örneklerden biri. AB’nin yapay zeka için küresel bilgi işlem kapasitesinin yüzde 5’inden azını oluşturduğunu hatırlatan iktisatçı, bu payı 2030 yılına kadar yüzde 15’e çıkarmak için yaklaşık 1.300 trilyon avroluk yatırım gerekeceğinin altını çizdi.

fakat riski azaltmak için gerekli kamu müdahalesi yaklaşık 100 milyar avro tutarında olacak.

Draghi’ye göre sonuç olarak, yine Brunner’in dersine geri dönülüyor:

“Brunner’in koşulu hâlâ geçerli: Bir merkez bankası, ancak hükümetler borçlarını kontrol altında tutarsa para biriminin istikrarını sağlayabilir. [Ancak] değişen şey, bu koşulun nasıl yerine getirilebileceğidir. Entegrasyon ne kadar ilerlerse, büyüme faiz oranlarının üzerinde o kadar sağlam kalabilir ve merkez bankası siyasi baskılardan o kadar fazla korunur. Böylece büyüme ve bağımsızlık birbirini güçlendirir.”

Draghi’ye göre görev artık yasama organlarına düşüyor: “Anayasanın kalıcı olabilmesi için, ulusal ve Avrupa yasama organları artık Birliğin hedefi olarak büyüme konusunda tam sorumluluk üstlenmelidir. Bunu yaparlarsa, Avrupa’yı yenilenme yoluna sokacaklardır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English