Bizi Takip Edin

Diplomasi

Doğu Ege adaları krizinde tarafların eli ne kadar güçlü?

Yayınlanma

Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in ABD Kongresi’nde yaptığı Türkiye’yi hedef alan açıklamaları, iki yıldır süren sakinliği bozdu. Türkiye en yüksek perdeden tepki gösterirken Yunanistan’ın anlaşmalara aykırı biçimde silahlandırdığı Doğu Akdeniz adaları yeniden gündeme geldi.

Türkiye ile Yunanistan arasında 2020’nin yaz aylarında zirve yapan Doğu Akdeniz’deki sondaj gerilimi Almanya’nın devreye girmesiyle yerini istikşafı görüşmelere bırakmıştı. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma gemilerini, iyi niyet göstergesi olarak geri çekmişti. İki ülke de kendi iç kamuoylarına dönük açıklamalara göz yummuş ve yapıcı tutum almıştı. Ta ki Miçatokis’in ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmaya kadar… Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın, PKK/PYD’ye desteğe devam ettikleri sürece NATO üyeliklerini veto edeceğini ilan ettiği ve NATO üyelerinin buna tepki gösterdiği bir süreçte ABD Kongresi’ne seslenen Miçatokis, Kıbrıs’taki bölünme için Türkiye’yi suçladı, Türkiye’ye F-16 satışının durmasını talep etti. Kongre Miçatokis’i dakikalarca ayakta alkışlarken ABD Başkanı Joe Biden da Miçotakis’e güçlü destek mesajı verdi.

Yanıt: Adaya asker çıkarma tatbikatı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Artık benim için Miçotakis diye birisi yok” dedi ve Türk kıyılarına sadece 1,5 kilometre ötedeki Sisam adasının karşısında Seferihisar’da düzenlenen “bir adaya askeri çıkarma” senaryosuna dayalı Efes 2022 tatbikatında Doğu Ege adalarını gündeme getirdi: “Yunanistan’ı bir asır önce olduğu gibi pişmanlıkla sonuçlanacak hamlelerden uzak durmaya, aklını başına almaya davet ediyoruz. Kendine gel. Türkiye adaların silahlandırılması konusunda uluslararası anlaşmaların kendine tanıdığı hakları kullanmaktan geri durmayacaktır.”

İki ülke arasında adalar üzerinden sıcak çatışma olması ihtimali çok düşük. Ancak Ege Denizi, Türkiye ile Yunanistan arasında kangren haline gelmiş bir sorun. Peki tartışmaya konu adalar hangileri, tarafların argümanları ve dayandıkları hukuki temeller ile gelebilecek olası hamleler neler?

Adaların Yunanistan’a geçme süreci

Doğu Ege adaları Birinci Balkan Savaşı sırasında Yunanistan tarafından işgal edildi. Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanan savaş sonunda, 1913’te imzalanan Londra Protokolü gereği Osmanlı Girit’teki haklarından vazgeçerken, Doğu Ege adalarının (Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, Sakız, İpsara, Sisam ve Ahikerya) geleceğine Avusturya-Macaristan, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Almanya’nın karar vermesi hükme bağlandı. Altı devletin 1914’te aldığı, adaların Yunan egemenliğinde kalacağına ilişkin karar, 1923 Lozan Barış Antlaşması ile de onaylandı.

Doğu Ege Adaları’nın geriye kalanlarını oluşturan Oniki Ada (Batnoz, Lipsi, İleriye, Kelemez, İstanköy, İncirli, İstanbulya, İleki, Herke, Kerpe, Çoban, Sömbeki, Rodos ve Meis) ise Trablusgarp Savaşı sırasında 1912’de İtalya tarafından işgal edildi. Uşi Anlaşması ile adalardan çekileceğini kabul eden İtalya, Birinci Dünya Savaşı’nı bahane ederek adalarda kalmaya devam etti. İkinci Dünya Savaşı’nda kaybeden tarafta yer alan İtalya, 1947’de müttefik ülkelerle imzaladığı Paris Barış Antlaşması ile bu adaları Yunanistan’a devretti.

Antlaşmalarla silahsızlandırma

Doğu Ege adaları için Londra Protokolü ile yetkilendirilen altı devlet, 1914’te Yunanistan’a bırakılan adaların askeri amaçla kullanılmayacağına dair hükümler getirdi. 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın 12. maddesi de bu kararın aynen onaylandığı belirtiyor. Buna göre, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları ismen sayılarak, Taşoz, Bozbaba ve İpsara Adaları ise 1914 tarihli karara atıf yapılarak askeri amaçlarla kullanmaması kaydıyla Yunanistan’a devrediliyor. Ayrıca Lozan’ın 13. maddesinde, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adalarında hiçbir deniz üssü kurulmayacağı ve hiçbir istihkam yapılmayacağı hükme bağlanıyor: “Barışın sürekli olmasını sağlamak amacıyla, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya (Nikarya) Adaları’nda, aşağıdaki tedbirlere uymayı taahhüt eder. Buna göre; önce, bu adalarda hiçbir deniz üssü kurulmayacak, hiçbir istihkâm yapılmayacak, ikincisi, Yunan askerî uçaklarının Anadolu kıyısı toprakları üstünde uçmaları ve buna karşılık, Türk askerî uçaklarının da bu adalar üstünde uçmalarını yasak olacaktır. Üçüncüsü, bu adalarda, Yunan askerî kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısından çok olmayacağı gibi, jandarma ve polis kuvvetleri de, bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır.”

14 adadan oluşan Oniki Ada ise 1947 Paris Barış Antlaşması’yla “askerden arındırılacak ve öyle kalacak” denilerek İtalya’dan Yunanistan’a devrediliyor.

Yunanistan’ın tezleri ve gerçekler

Buna rağmen Yunanistan, 1960’lara doğru ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra açıktan Doğu Ege adalarını silahlandırarak yukarıda işaret edilen uluslararası antlaşmaları hiçe saymaya başladı. Yunanistan bu ihlallerini temelde şu hukuki argümanlara dayandırıyor:

İddia 1: Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlükten kalkmıştır. Böylece Montrö’de Türk Boğazları’na tanınan silahlanma hakkı, Yunanistan’ın egemenliğindeki Limni ve Semadirek adaları için de geçerlidir.

Gerçek: 1923 Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Antlaşması’nın doğal bir uzantısı konumunda. Yunanistan, 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesiyle 1923 Boğazlar Sözleşmesi’nin sadece yeniden düzenlenen maddelerinin mi yoksa tamamının mı yürürlükten kalktığına ilişkin açık bir hükmün olmamasından faydalanmaya çalışıyor. Ancak, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ek protokolü Türkiye’nin Türk Boğazları’nda askeri faaliyetlerde bulunmasının önünü açan açık hükme sahipken aynı durum Yunan adaları için geçerli değildir.

İddia 2: Lozan Anlaşması’nın 13. maddesi Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Adaları’nda sadece “deniz üssü kurulmasını” ve “istihkâm yapılmasını” yasaklamıştır. Bu hüküm, Yunanistan’ın bu adaları silahlandırmasının önünde engel değildir.

Gerçek: 13. maddede açıktan “silahsızlandırma” terimi kullanılmıyor, ancak 1914 tarihli altı devletin almış olduğu karara yaptığı atıfla birlikte okunduğunda silahlandırmanın önünde engel olduğu görülmektedir. 13. madde, üs kurulması ve tahkimat yapılmasını yasaklamanın yanı sıra “Bu adalarda, Yunan askerî kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısından çok olmayacağı gibi, jandarma ve polis kuvvetleri de, bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır” hükmüne de yer vermektedir.

İddia 3: Türkiye, Oniki Adayı Yunan egemenliğine bırakan Paris Barış Anlaşması’na taraf değildir. Dolayısıyla Yunanistan’ın bu anlaşmada yer alan silahsızlandırma hükmünü çiğnediği gerekçesiyle itirazda bulunamaz.

Gerçek: Türkiye, Paris Barış Antlaşması’nın imzacılarından biri değildir, ancak silahsızlandırma maddesinin Türkiye’nin güvenlik endişeleri nedeniyle eklendiği açıktır. Bu sebeple taraf olmasa dahi, ihlallerden güvenlik çıkarları doğrudan etkilenen bir ülke olarak, taraflardan anlaşma hükümlerine uymalarını talep etmek Türkiye’nin en doğal hakkıdır.

Hukuki tezlerini kendi de yeterli bulmayan Yunanistan, söz konusu adalardaki yasadışı askeri konuşlanmanın uluslararası yargıya taşınmasını engelleyecek adımı 1993’te attı. Bu tarihte Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini kabul eden Atina, askeri önlemlerden kaynaklı hususlara ilişkin zorunlu yargı yetkisine çekince koydu.

Müttefik ve saldırgan…

Ayrıca, Yunanistan’ın biri Türkiye ile müttefik olduğu diğeri de Türkiye’nin saldırgan olduğu gerekçesiyle iki ayrı tezi daha mevcut. İlkine göre, iki ülke de NATO’ya üye olarak ittifak ilişkisi kurmuştur ve bu yeni durum adaların silahsızlandırılmasına dair hükümlerin varlık sebebini ortadan kaldırmıştır. İkincisi ise, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, NATO’dan bağımsız kurulan Ege Ordusu ve Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarmasının savaş sebebi sayacağına ilişkin TBMM kararına dayanmaktadır. Yunanistan’a göre tüm bunlar Türkiye’nin “saldırgan bir devlet olduğunu” göstermektedir ve Yunanistan’ın da meşru müdafaa hakkı vardır, yani silahsızlandırma hükümleri sona ermiştir.

Yunanistan, gerçeklerden uzak iddia ve tezlerle dokuz adadan yedisinde (Semadirek, Limni, Midilli, Sisam, Sakız, İpsara ile Ahikerya) 1923 Lozan Antlaşması’nı ihlal ederek silah ve asker bulunduruyor. Yine Paris Anlaşması gereği silahsız olması gereken Oniki Adadan Batnoz, İleriye, Kelemez, İstanköy, İleki, Kerpe, Sömbeki, Rodos ve Meis’te de Yunan ordusunun tahkimatları olduğu görülüyor.

Yunanistan’ın adaları silahlandırmasına en başından beri karşı çıkan Türkiye, konuyu Birleşmiş Milletler ve NATO nezdinde çözüme kavuşturmak için diplomatik girişimlerde bulunuyor. Türkiye’yi kuvvet kullanmaya mecbur edecek şartlar oluşmadıkça yani söz konusu adalardan Türkiye’ye yönelik askeri bir adım atılmadıkça Türkiye’nin adalara müdahalede bulunması beklenmiyor. Ancak yine de Türkiye’nin elini güçlendirecek hukuki delilleri uluslararası kamuoyuna iletmesi önem taşıyor.

Yunanistan’ın güvencesi

Her ne kadar ABD ve Fransa ile deniz ve hava savunmasını güçlendirecek silah ve gemilerin alımı için anlaşmış olsa da Yunanistan’ın bugün Türkiye karşısında insan gücü ve askeri bir üstünlüğü olmadığı aşikar. Ankara için sorun, askeri dengeden çok Türkiye’ye karşı kurulan bölgesel ve bölge dışı ittifaklar. Uzun yıllar izlenen “Müslüman Kardeşler” çizgisi sonucu Suriye ve Mısır gibi Akdeniz ülkeleri ile ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölge ülkeleri ile arası açılan Türkiye, Akdeniz’deki yalnızlığının farkına vararak bu durumu telafi edecek diplomatik adımları atmaya başladı, ancak adı geçen ülkelerle geliştirilecek işbirlikleri için daha çok yolu var.

Yunanistan’ın Türkiye karşısında, kurmuş olduğu bölgesel ittifaklardan ziyade ABD ve Fransa başta olmak üzere Atlantik’e güvendiği de bilinen bir gerçek. Gelinen noktada Yunanistan bölgede NATO’nun “ileri karakolu” olarak konumlandırılacak gibi görünüyor.

Bunun en bariz göstergesi Yunanistan’ın hızla ABD üsleri ile donatılması oldu. ABD, Dedeağaç’tan Suda’ya kadar Yunanistan’a silah yığmaya devam ediyor. Eski Yunanistan Başbakanı Syriza Partisi Genel Başkanı Aleksis Çipras, bu yeni durumu şöyle eleştiriyor: “Yunanistan, sadece sabit dış politika dogmasını terk etmiyor, aynı zamanda günün sonunda üçüncü güçlerin satranç tahtasındaki piyonu haline gelen, Batı’nın uysal ve sadık müttefiki de oluyor.”

Türkiye ne yapabilir?

Hükümet çevresindeki kimi yorumculara göre ABD, Türkiye’yi kendi hattında tutmaya çalışıyor. Türkiye, Yunanistan’a yapılan yığınağın doğrudan hedefi değil. ABD Türkiye’ye “alternatifin var” mesajı veriyor. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre ABD’nin sınıra yaptığı yığınağın hedefi Türkiye. Peki Türkiye, hem Yunanistan’ın Atlantik güvencesiyle attığı Doğu Ege’deki adımları hem de Yunanistan üzerinden kendisine yönelen tehditleri nasıl bertaraf edebilir?

Barışın en büyük teminatının caydırıcılık olduğu bir gerçek. Caydırıcılığın ilk unsuru da kuşkusuz askeri güç. Yunanistan, ekonomik kapasitesinin çok üzerinde askeri harcamalarıyla Türkiye ile arasındaki gücü dengelemeye çalışıyor. Türkiye, bu açığın kapanmasına izin vermeyecek adımları atmaya mecbur. Bu noktada savunma sanayinin yerlileştirilmesi projelerinin kritik önemde olduğu, F-35 krizinde görüldü.

Caydırıcılığın en az ilk unsuru kadar önemli ikinci unsuru da ortak çıkara dayalı bölgesel-bölge dışı ittifaklar inşa etmek. Doğu Akdeniz özelinde Mısır ve Suriye için daha kararlı diplomatik adımların atılması artık ertelenemez bir zorunluluk haline geldi. Türkiye, bölge ülkeleri ile ortak çıkarları gözeten, hakkaniyete dayalı ekonomik anlaşmalar ve sosyal, kültürel projelerle kendisine yönelik çevreleme çemberini yarmalı.

Bugün, Doğu Ege adalarının statüsü için, doğrudan kendisine yönelen bir saldırı olmadığı sürece, Türkiye’nin askeri seçeneği gündeme getirmesi çıkarına olmayacaktır. Ancak Doğu Akdeniz’de kazanılacak her mevzi, Doğu Ege’de de Yunanistan’ın elini zayıflatacaktır. Libya ile yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşmasının hızla Mısır’la da gündeme getirilmesi gerekiyor. Öte yandan Yunanistan’la istikşafı görüşmeler nedeniyle iki yıldır ara verilen doğalgaz arama çalışmaları yeniden başlatılmalı. Tabi ki Doğu Akdeniz’deki en büyük koz olan KKTC’yi bir daha Birleşmiş Milletler’in çözümsüz süreçlerine sürüklememek ve KKTC’nin bağımsız devlet olarak tanınması yönünde somut adımlar atmak da Türkiye’nin elini ve caydırıcılığını güçlendirecektir.

 

Diplomasi

Trump, yapay zekayı kontrol etmeye yönelik “küreselci komplo”yu reddetti

Yayınlanma

Donald Trump, yapay zekayı kontrol etmeye yönelik girişimlerin “küreselci komplo” olduğuu öne sürdü ve reddetti.

Trump’ın beyanı, bu teknolojiye ilişkin yeni G20 küresel kılavuzları geliştirmeyi amaçlayan Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham’ın planına bir darbe indirdi.

Trump, salı günü BM’de yaptığı konuşmada, “ABD, yapay zekayı kontrol etmeye yönelik herhangi bir küreselci komplo kurma girişimini tamamen reddediyor,” dedi ve yönetiminin bundan böyle yapay zekayı “süper zeka” olarak adlandıracağını ekledi.

Bu açıklamalar, Burnham ile ilk yüz yüze görüşmesinden kısa bir süre önce geldi.

Burnham, İngiltere’nin gelecek yılki G20 başkanlığını yapay zekanın potansiyel risklerine odaklanmak için kullanmak istediğini belirtmişti.

Başbakan ayrıca, bu teknolojinin gelişimini denetlemek üzere yeni bir küresel çerçeve oluşturulmasında İngiltere’nin ABD ile Çin arasında “dürüst arabulucu” olabileceğini iddia etti.

Trump’ın bu açıklamaları, bu hafta Beyaz Saray’da Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile yapacağı görüşme öncesinde geldi.

ABD Başkanı, “Şu anda Çin’e ve diğer herkese karşı büyük bir farkla öndeyiz ve bu durumu böyle sürdüreceğiz,” dedi.

Yapay zeka konusundaki anlaşmazlığa rağmen, New York’ta Burnham ile Trump arasında gerçekleşen görüşme büyük ölçüde dostane geçti.

Başkan, yeni başbakanı selefi Keir Starmer’a tercih ediyor gibi göründü.

İkili ilişkilerin durumu sorulduğunda Trump, “İlişkiler, önceki başbakanınızın döneminde olduğundan daha iyi durumda,” dedi.

Greater Manchester’ın eski belediye başkanı Burnham, başkanın daha önce şehri “sıradan bir kasaba” olarak nitelendirmesini şakayla karışık bir şekilde eleştirdi.

Trump, “İngiltere’de muazzam bir vatanseverlik” olduğunu ve insanların “büyük işlerin gerçekleşmesini” beklediğini söyledi ve “Bence bu ülke sadece başarıyı ve büyük bir liderliği bekliyor,” diye ekledi.

BM genel merkezindeki görüşmelerinin ardından birlikte konuşan Trump, Burnham’ın “harika bir başbakan” olacağını düşündüğünü belirterek, bu deneyimli politikacının “doğuştan bir işadamı” olduğunu da sözlerine ekledi.

Burnham, iki liderin “iyi bir bağ” kurduğunu belirtti. Görüşmeleri yaklaşık 40 dakika sürdü.

Trump, Burnham ile Diego Garcia’daki ABD-İngiltere hava üssünün geleceği, işgal altındaki Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerleri ve Falkland Adaları üzerindeki İngiliz egemenliği gibi hassas konuları ele aldı.

Trump, Chagos Adaları’nın bir parçası olan Diego Garcia’yı Mauritius’tan geri kiralamaya yönelik İngiliz planı hakkında “Bunu desteklemiyorum. Bu berbat bir anlaşmaydı. On yıllar, hatta yüzyıllar boyunca ortada görünmeyen birinin mülkiyet iddiası var. Bence bu saçma,” demişti.

Beyaz Saray’ın plana verdiği desteği geri çekmesi ve Burnham’ın planı yeniden gözden geçirmeye açık olduğunu belirtmesi üzerine İngiltere, Starmer tarafından onaylanan Chagos Adaları anlaşmasını askıya aldı.

Burnham, “Bu durumu miras aldım ve bir çözüme ihtiyacımız var,” dedi.

Downing Street, Burnham’ın “üssün işleyişini güvence altına alacak ve Birleşik Krallık’ın ulusal güvenliğini koruyacak” bir yol bulmak için Mauritius ve ABD ile işbirliği yapmaya kararlı olduğunu belirtti.

Bu arada Burnham, Batı Şeria’daki İsrail yerleşim yerlerinde üretilen mallara yaptırım uygulama kararını savunarak, bunların iki devletli çözüme ciddi bir tehdit oluşturduğunu belirtti.

Trump, plana yönelik eleştirilerinde temkinli davranmış ve salı günü, “Şey, bu hamle hakkında bir şey bilmiyorum,” demişti. Burnham, durumu açıklamak için Beyaz Saray’ı aradığını söyledi.

Burnham ayrıca, ABD başkanının geçen ay Amerika’nın tarafsız tutumunu gözden geçirdiğini açıklamasının ardından, İngiltere’nin, Arjantin’in Falkland Adaları üzerindeki iddialarına karşı kararlı bir tutum sergileyeceğini Trump’a iletti.

Burnham, “Falkland Adalıların kendi kaderini tayin etme ve İngiliz kalma haklarını savunacağız. Başkanın, İngiltere’nin net tutumunun bu olduğunu benden doğrudan duymasını istedim. Söylediklerimi çok iyi anladı,” dedi.

Burnham ayrıca, İngiltere’nin kuzeydoğusundaki “belirli bir fabrikayla ilgili” olduğu için ABD’nin gümrük vergileri konusunu gündeme getirdiğini belirtti. Downing Street, söz konusu şirketin adını açıklamayı reddetti.

Salı günü ilerleyen saatlerde BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Burnham, yapay zekanın (AI) kontrolsüz bir şekilde gelişmesini durdurmak için dünyanın harekete geçmesi gerektiği konusunda ısrar etti:

“Yapay zekanın yaşam ve çalışma biçimimizde de bir altüst edici unsur olacağını ve riski kat kat artıracağını biliyoruz. Hepimiz uyarıları duyduk ve bunlara kulak vermeliyiz. İnsanların ne kadar endişeli olduğunu biliyorum. Bu yüzden bu anın gerektirdiği sorumluluğu üstlenmeliyiz . . . Hazırlığımızı artırmak için ihtiyaç duyduğumuz şeffaflığı ve erişimi sağlamak ve yapay zeka geliştirilmesinin güvenli olmasını garanti altına almak amacıyla tek bir küresel ilke ve standartlar dizisi üzerinde anlaşmaya varmak için çalışacağız.”

Burnham ayrıca Rusya’yı, “İngiltere’deki yaşamla ilgili yıkıcı bir anlatı” yaymak için işsiz gençleri istismar etmekle suçladı ve siber tehditle mücadele etmek üzere yeni bir ulusal bilgi savunma merkezi kurulacağını duyurdu.

Burnham, konuşmasının merkezine yeni teknolojinin oluşturduğu potansiyel tehditleri koydu ve özellikle Rusya gibi kötü niyetli aktörlerin, Birleşik Krallık demokrasisini zayıflatmak için savunmasız kişileri hedef aldığını iddia etti.

Düşmanca devlet bilgi saldırılarını tespit etmek, kaynağını belirlemek ve engellemek, ayrıca dezenformasyon ve deepfake’leri ortaya çıkarmak amacıyla güvenlik yetkililerinden ulusal bir bilgi savunma merkezi kurmalarını istediğini duyurdu.

Siyasi muhalifleri tarafından muhtemelen ele alınacak yorumlarda başbakan, zor koşullarda yaşayan İngilizlerin, Birleşik Krallık’ın başarısız olduğu yönündeki Rus propagandasına daha yatkın olduklarını ima etti.

Burnham, “Eğer geçim sıkıntısı çekiyorsanız ve hayatınızda bir iyileşme görmüyorsanız ya da işsiz, eğitim veya mesleki eğitim almayan bir gençseniz, o zaman bu tür etkilere karşı çok daha savunmasız olacaksınız,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Pezeşkiyan: Nükleer bomba İsrail’de, denetçiler İran’da

Yayınlanma

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, BM Genel Kurulunda Batılı ülkeleri çifte standart uygulamakla suçlayarak nükleer denetimlerin yalnızca Tahran’a dayatıldığını söyledi. İsrail’in kitle imha silahlarına sessiz kalındığını belirten Pezeşkiyan, İran’ın nükleer silah peşinde olmadığını ancak barışçıl teknolojiden vazgeçmeyeceğini vurguladı.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı konuşmada Batılı hükümetleri nükleer silahlar ve bölgesel güvenlik başlıklarında çifte standart uygulamakla suçladı.

İsrail’in elindeki nükleer cephaneliğe sessiz kalındığını belirten Pezeşkiyan, Tahran yönetiminin ise aralıksız denetim ve yaptırımlara maruz bırakıldığını söyledi.

Bölgedeki atom bombasının ve diğer kitle imha silahlarının İsrail’in kontrolünde olduğunu vurgulayan Pezeşkiyan, “Tekrar ediyorum: Nükleer bomba İsrail’de, müfettişler İran’da. İsrail öldürüyor, İran yaptırımlara maruz bırakılıyor” dedi.

İsrail’in Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na taraf olmadığını ve uluslararası denetçilere kapılarını kapattığını hatırlatan İran Cumhurbaşkanı, buna rağmen Tel Aviv yönetimine milyarlarca dolarlık silah akıtıldığına dikkat çekti.

Konuşması sırasında ABD ve İsrail bombardımanlarında hayatını kaybeden İranlıların fotoğraflarını kürsüden gösteren Pezeşkiyan, “Biz terörist değil, terörün kurbanıyız” ifadesini kullandı.

İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in savaşın ilk gününde öldürüldüğünü belirten Pezeşkiyan, Tahran’ın en üst düzey yöneticilerinin hiçbir hukuki gerekçe veya kanıt olmadan hedef alındığını savundu.

ABD ordusunun Minab kentindeki Şecere-i Tayyibe İlkokulunu bombaladığını dile getiren Pezeşkiyan, saldırıda ölen çocukların yanı sıra Lamerd kentinde misket bombalarıyla vurulan spor salonunda yaşamını yitiren bilim insanları, kadınlar ve çocukların durumunu Genel Kurul gündemine taşıdı. İran’ın saldırılara karşılık verdiğini belirten Pezeşkiyan, Tahran güçlerinin sivilleri hedef almadığını kaydetti.

İran’ın bölgesel hâkimiyet kurma arayışında olmadığını ve son 200 yılda hiçbir komşusuna savaş açmadığını ifade eden Pezeşkiyan, askeri kapasitelerini saldırı değil caydırıcılık amacıyla geliştirdiklerini belirtti.

İran şehirlerini bombalamanın karşılıksız kalmayacağını göstermek için savunma sistemleri kurduklarını söyleyen Pezeşkiyan, “Ülkemizi savunmak için kimseden izin istemeyeceğimizi açıkça söylüyoruz” dedi.

Tahran yönetiminin savaş baskısıyla teslim alınamayacağını vurgulayan İran Cumhurbaşkanı, müzakere kapısının açık olduğunu ancak savunma haklarından taviz vermeyeceklerini dile getirdi.

Nükleer programın barışçıl niteliğine değinen Pezeşkiyan, bu teknolojinin yalnızca belirli ülkelerin imtiyazında kalamayacağını ifade etti.

Tıptan tarıma, sanayiden elektrik üretimine kadar nükleer enerjinin hayati bir gereksinim olduğunu kaydeden Pezeşkiyan, “Ne nükleer silah ne de nükleer bilgiden mahrumiyet” ilkesini benimsediklerini vurguladı.

Nükleer silahları bir güvenlik unsuru olarak görmediklerini belirten Pezeşkiyan, meselenin askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini, çözümün İran halkının meşru haklarını koruyan ve barışçıl faaliyetler için uluslararası güvence sağlayan bir uzlaşıdan geçtiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmelere de değinen Pezeşkiyan, Tahran’ın su yolunun güvenliğini sağlarken kendi seyrüsefer haklarının engellenmesine sessiz kalmayacağını duyurdu.

Batılı ülkelerin İran gemilerine yolları kapatırken aynı hattan bölgeye silah sevk ettiğini söyleyen Pezeşkiyan, yabancı donanmaların bölgeye kalıcı konuşlanmasının deniz güvenliği getirmeyeceğini ifade etti.

Filistin meselesi adil bir çözüme kavuşmadan Batı Asya’da kalıcı barışın sağlanamayacağını söyleyen Pezeşkiyan, toprağından sürülen ve evi bombalanan insanların meşru savunma hakkı yürüttüğünü belirterek “Kendini savunduğunda ona terörist diyemezsiniz” dedi.

Bölge sorunlarının dış müdahaleler olmadan çözülmesi gerektiğini kaydeden Pezeşkiyan, hiçbir yabancı güçle kurulan ittifakın komşulara karşı bir savaş gerekçesi yapılmaması gerektiğini vurguladı.

Ekonomik yaptırımların doğrudan sivilleri ve yoksulları vuran bir kitle silahına dönüştüğünü sözlerine ekleyen Pezeşkiyan, uluslararası hukukun yalnızca güçlülerin menfaatine göre işletilmesinin küresel istikrarsızlığı körükleyeceği uyarısında bulundu.

İran Cumhurbaşkanı Genel Kuruldaki hitabını, “Ya güvenliği birlikte kuracağız ya da güvensizliğe birlikte katlanacağız. Herkes için olmayan barış, barış değildir; herkesi kapsamayan adalet de adalet değildir” cümleleriyle noktaladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, ABD’nin okyanus veri hakimiyetine karşı bir girişim başlattı

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, uluslararası ortaklarını bir araya getirerek, dünyanın önde gelen okyanus izleme kuruluşu olarak ABD’nin rolünü üstlenmeyi hedefliyor.

Haziran ayında ABD yönetiminin okyanus izleme fonlarından 368 milyon dolar (322 milyon avro) kesinti yapacağını duyurmasıyla sarsılan Brüksel, bu boşluğu doldurmak için fon toplamak ve müttefikler bulmak üzere yoğun bir şekilde çalışıyor.

New York’taki BM Genel Kurulu’nda AB Balıkçılık ve Okyanuslar Komiseri Costas Kadis, “Bugün, dünyanın dört bir yanından 30’dan fazla ülke küresel OceanEye İttifakı’na katıldı,” dedi.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bloğun “destekçi ağımızı daha da genişletmesi” çağrısında bulundu.

Deniz araştırma ağı JPI Oceans’ın müdür yardımcısı Willem de Moore, “On yıllardır küresel okyanus gözlemi, büyük ölçüde ABD’nin finansmanına ve altyapısına dayanıyor,” diye açıkladı.

NATO’nun savunma için ne anlama geliyorsa, ABD’nin okyanus veri izleme çalışmaları da araştırma için o anlama geliyor.

Washington’un geri çekilmesiyle birlikte araştırmacılar, önemli veri serilerinin kaybolabileceğinden endişe duyuyor.

De Moore, “Örneğin okyanus sıcaklığı ve okyanusların karbon emilimi gibi uzun vadeli kayıtlar, iklimimizin nasıl değiştiğini anlamak için paha biçilmez bir değere sahip,” dedi.

Von der Leyen, ABD’nin çekilmesine yanıt olarak hazırlanan bloğun yeni “moonshot” OceanEye planının “bizi birkaç yıl içinde önde gelen okyanus veri sağlayıcısı haline getirebileceğini” söyledi.

Başkan, Brüksel’in 100 milyon avro ek katkı sağlayacağını da ekledi. Diğer katkıcılarla birlikte (en büyük katkı, beş yıl boyunca 51 milyon avro ile Kanada’dan geldi) ilk resmi finansman turu yaklaşık 211 milyon avro topladı.

Avrupa’nın sağladığı 92 milyon avroluk başlangıç fonuyla birleştirildiğinde, bu miktar ABD’nin bıraktığı boşluğu kapatmaya çok yakın bir seviyeye ulaşıyor.

Kanada Başbakanı Mark Carney, “Paylaştığımız okyanus, tek bir ülke tarafından tek başına anlaşılamaz veya korunamaz,” dedi.

Bu fonlar, dünya okyanuslarının durumunun uzun vadeli izlenmesini koordine eden ve halen devam eden bir program olan Küresel Okyanus Gözlem Sistemi’ni (GOOS) finanse etmek için kullanılacak. Brüksel, 2035 yılına kadar BM’nin okyanus izleme sistemlerinin %35’ini sağlamayı hedefliyor.

Bu girişim aynı zamanda pratik nedenlerle de destekleniyor; zira dünyanın en hızlı ısınan kıtası olan Avrupa, bozulmamış okyanuslara diğerlerinden daha fazla ihtiyaç duyuyor.

Kadis, “Okyanus o kadar önemli ki, iklimin ana düzenleyicisidir,” diye konuştu.

Von der Leyen, okyanus izleme şamandıralarının Avrupa kıyılarını vuran kasırgaları ve fırtınaları tahmin etme yeteneğinden bahsederken, araştırmacılar binlerce şamandıradan oluşan Argo ağı gibi sistemlerin çok daha fazlasını yapabileceğini söylüyor.

De Moore, “El Niño, tropikal Pasifik Okyanusu ile atmosfer arasındaki etkileşimler sonucu gelişir. Okyanus gözlemleri, bu olgunun gelişimini takip etmek ve dünya çapındaki hava koşulları üzerindeki etkilerini tahmin etmeye yardımcı olmak için hayati önem taşır,” dedi.

Bu iklim olgusu, bin yıldır hiç olmadığı kadar şiddetli bir şekilde Avrupa’yı vuracak gibi görünüyor.

Özellikle Carney, Kanada’nın BM açık denizler anlaşmasını onaylarken, Argo programına yaptığı katkıyı ikiye katlayacağına söz verdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English