Bizi Takip Edin

Avrupa

AB halkının yarıdan fazlası Ukrayna’nın hızlı üyeliğine karşı

Yayınlanma

Bertelsmann Vakfının anketine göre AB vatandaşlarının yüzde 53’ü Ukrayna’nın birliğe hızlı katılımına karşı çıkarken, itirazın en yüksek olduğu ülkeler Romanya ve Almanya oldu. Birlik genelinde Ukrayna üyeliğinin AB’yi güçlendireceğini düşünenlerin oranı yüzde 14’te kaldı.

Avrupa Birliği (AB) genelinde yapılan kamuoyu araştırması, birlik vatandaşlarının yüzde 53’ünün Ukrayna’nın önümüzdeki yıllarda hızlandırılmış bir süreçle birliğe kabul edilmesine karşı olduğunu ortaya koydu.

Bertelsmann Vakfının yürüttüğü anket çalışmasına göre, AB sakinlerinin yüzde 47’si ise hızlı üyelik fikrini destekliyor.

Hızlı katılıma yönelik en belirgin karşıtlık yüzde 60 ile Romanya’da kaydedilirken, bu ülkeyi yüzde 59 ile Almanya, yüzde 57’şer oranla Fransa ve Polonya izledi.

Ukrayna’nın hızlı üyeliğine en düşük itiraz ise yüzde 31 ile İsveç’te tespit edildi. Bu oran İspanya ile Portekiz’de yüzde 37, Hollanda’da ise yüzde 43 düzeyinde kaldı.

Sürece kendi ülkesinden verilen destek ise oldukça yüksek seyrediyor; Ukrayna’da halkın yüzde 83’ü birliğe bir an önce katılmak istiyor.

Avrupalılar savunma katkısı ve stratejik fayda konusunda farklı düşünüyor

Ankette kıtanın savunulmasına ilişkin algılar da sorgulandı. Ukraynalıların yüzde 58’i Rusya’nın askeri harekatına karşı yürüttükleri “direnişin tüm kıtayı ve bütünüyle AB’yi koruduğunu” düşünüyor.

Buna karşılık birlik vatandaşlarının yüzde 29’u, birliğin savunulmasına AB ile üye ülkelerin Ukrayna’dan daha fazla katkı sağladığı kanaatini paylaşıyor.

Katılımcıların yüzde 23’ü iki tarafın çabalarını eşit görürken, Ukrayna’yı “birliğin asıl koruyucusu” olarak değerlendirenlerin oranı yüzde 16’da kalıyor.

Araştırma, Ukrayna’nın üyeliğine dönük desteğin sınırlı kalmasında birliğe sağlayacağı somut yararlara ilişkin beklentilerin düşüklüğünün de pay sahibi olduğuna işaret ediyor.

Ankete katılan Avrupalıların yalnızca yüzde 14’ü bu üyeliğin AB’yi küresel ölçekte daha güçlü ve etkili kılacağını düşünüyor. Ukrayna’nın katılımının birliğin dayanıklılığını artıracağını öngörenlerin oranı ise yüzde 11 olarak ölçüldü.

Müzakere sürecinde takvim tartışması sürüyor

Rusya’nın askeri müdahalesinin hemen ardından üyelik başvurusu yapan Ukrayna, 2022 yılında aday ülke statüsü kazandı.

Katılım süreci, demokratik ve ekonomik standartların güvenceye alınmasını hedefleyen ve altı başlık altında toplanan 33 fasıllık reform paketini kapsıyor.

Resmi katılım müzakereleri Haziran 2024’te başladı. Uzun süre Macaristan tarafından engellenen müzakere süreci, Peter Magyar’ın bu ülkede başbakanlık koltuğuna oturmasıyla ilerleme kaydetti.

Magyar, aynı zamanda AB’nin metinlerinde yer alan Ukrayna için “hızlandırılmış katılım” ifadesini kaldırtmayı başardı.

Magyar, aksi bir yaklaşımın Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kuzey Makedonya gibi yıllardır üyelik için çalışan Batı Balkan ülkelerine yanlış bir mesaj ileteceğini savundu.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, üyelik sürecinin 2027 yılına kadar tamamlanması çağrısında bulunarak, bunun hem Ukrayna hem de Avrupa adına temel güvenlik garantisi sağlayacağını dile getiriyor.

Öte yandan birlik içinde aceleci davranılmasına karşı çıkan çevreler, yolsuzlukla mücadele tedbirleri de dahil olmak üzere bütün şartların eksiksiz yerine getirilmesi konusunda ısrar ediyor.

AB’nin Ukrayna Büyükelçisi Katarina Mathernova ise üyelik için muhtemel tarih olarak 2030 yılına işaret ediyor.

Müzakerelerin tamamlanmasının ardından katılımın gerçekleşebilmesi için 27 AB üyesi ülkenin tamamının oy birliğiyle onay vermesi gerekiyor.

Ukrayna için şu ana kadar hukukun üstünlüğü, insan hakları ve yargı sistemini kapsayan temel değer ve ilkelere dair altı fasıl grubundan yalnızca ilki açıldı.

Avrupa

Ukrayna’daki Avrupa gücüne olası saldırıda yanıt izni verilecek

Yayınlanma

Guardian gazetesinde yer alan haberde; İngiltere ve Fransa öncülüğünde Ukrayna’da görevlendirilmesi planlanan barış gücü askerlerine saldırı halinde Rus güçlerine ateşle karşılık verme yetkisi tanınacağı öne sürüldü. Avrupa ülkeleri ayrıca Polonya’da 2 bin 800 askerin katılacağı intikal tatbikatına hazırlanıyor.

İngiltere ve Fransa öncülüğünde Ukrayna’da görevlendirilmesi planlanan barış gücü askerlerinin, saldırıya uğramaları halinde Rus güçlerine “ateşle karşılık vermelerine izin verileceği” öne sürüldü.

İngiliz The Guardian gazetesinin planlar hakkında bilgi sahibi bir yetkiliye dayandırdığı habere göre, söz konusu misyon Elon Musk’a ait Starlink dahil olmak üzere ABD’nin sistem ve teknolojilerine bağımlı olmayacak.

Sky News da konuya ilişkin benzer iddiaları aktardı.

Adı açıklanmayan yetkili gazeteye yaptığı açıklamada, “Açıkçası güçlerimizi savunacağız.” dedi. Yetkili, Ukrayna’daki Batılı askerlerin “savunma odaklı” hareket edeceğini de sözlerine ekledi.

Polonya’da 11 ülkenin katılımıyla tatbikat düzenlenecek

Askerlere verilecek olası yanıt yetkisine ilişkin bilgiler, Londra ve Paris’in kasım ayı sonunda Polonya’da Koalicja adlı ortak tatbikatın yapılacağını duyurmasının ardından gündeme geldi.

Tatbikata 11 ülkeden toplam 2 bin 800 askeri personelin katılması öngörülüyor. Söz konusu tatbikatın, çatışmaların sona ermesinin ardından Avrupa silahlı kuvvetlerinin Ukrayna’ya hızlı intikal senaryosunu denemeyi hedeflediği belirtiliyor.

Ukrayna Çok Uluslu Güç Komutanı Tom Bateman, İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinin “çatışmaların durmasından sonra Ukrayna’ya güvenilir ve bağlayıcı güvenlik garantileri sağlama” taahhüdüne bağlı olduğunu ifade etti.

Öte yandan İngiliz The Times gazetesi, İngiltere ve Fransa’nın olası bir barış anlaşması durumunda Ukrayna’ya en fazla 15 bin asker gönderebileceğini, bu sayının başlangıçta öngörülenden kayda değer ölçüde daha az olduğunu yazmıştı.

Moskova yönetimi ise NATO ülkelerinin katılımıyla Ukrayna topraklarında askeri güç konuşlandırılmasını içeren her türlü senaryoya kesin bir dille karşı çıkıyor.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, bu yöndeki adımların “savaşın kontrolsüz biçimde şiddetlenmesine ve öngörülemez sonuçlara yol açacağını” savunuyor.

Bakanlık, NATO ülkelerinden gelen bu tür açıklamaların “Ukrayna istikametinde açıkça kışkırtıcı ve yağmacı hedefleri” ortaya koyduğunu ileri sürüyor.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da ağustos ayında yaptığı açıklamada, çatışmalar sona erse dahi Ukrayna’ya yabancı askeri birlik konuşlandırılmasını kabul edilemez bulduklarını dile getirmişti.

Peskov, “Birliğin konuşlandırılmasının bizim için kabul edilemez olduğu yönündeki tutumumuzu en farklı düzeylerde defalarca tekrarladık.” ifadesini kullanmıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Frontex dronları, Libya ve Tunus’tan gelen on binlerce göçmeni geri döndürdü

Yayınlanma

AB’nin sınır ajansı Frontex, Orta Akdeniz’de 2018 sonundan 2024’e kadar 33.000’den fazla kişinin yakalanmasına ve Libya ile Tunus’a geri gönderilmesinde doğrudan rol oynadı.

AB tarafından finanse edilen Liminal projesi tarafından bugün (3 Kasım) açıklanan bulgular, Varşova merkezli Frontex’in daha fazla sınır dışı etme yetkisi ve sınır öncesi istihbarat toplama kapasitesine kavuşmaya hazırlandığı bir dönemde ortaya çıktı.

Liminal’e göre, mevcut en eksiksiz verilerin bulunduğu 2021 yılında, Frontex uçakları tarafından tespit edilenler, kaydedilen tüm geri itmelerin en az yüzde 36’sını oluşturdu.

Ajans, 2027 yılı için hava gözetimine şimdiden 330 milyon avro ayırmış durumda.

Avrupa Komisyonu ise insansız hava araçları, deniz ekipmanları ve son teknoloji ürünü yüksek irtifa sistemleri için ek 169 milyon avro talep ediyor.

Temmuz ayında ajans, İtalya ile yürütülen pilot test kapsamında, denizde bir gemiden en büyük insansız hava araçlarını uçurarak gözetimin erişim alanını ve menzilini genişletti.

Para ve politika bir yana, Liminal’ın bulguları, AB’nin yıllar içinde yasal sorumluluğu belirsizleştiren, Libya ve Tunus’u AB’nin göçmen karşıtı polis vekilleri haline getiren ve insanları kurtarmayı bırakmaları için yardım kuruluşlarına ait kurtarma gemileri üzerinde giderek artan bir baskı uygulayan bir sistem oluşturduğunu da net bir şekilde ortaya koyuyor.

Yasal belirsizlik, Libya’nın kurtarma bölgesinin finansmanına ve kurulmasına yardım etmeyi de içeriyor.

Bu bölgede artık saldırgan Libya sahil güvenlik botları, normalde Malta tarafından devriye gezilen alanların oldukça içine kadar düzenli olarak giriyor.

Liminal, Frontex’in hava araçlarının bir göçmen botunu tespit ettiği fakat yardım edebilecek yakınlardaki yardım gemilerini doğrudan uyarmadığı 16 vaka belirlediklerini söylüyor.

Ajans, kamuya açık radyo frekansları üzerinden uyarılar yayınlıyor ve bu uyarılar, yayın menzili içindeki herkes tarafından alınabiliyor.

Kurtarılan göçmenlere İtalya’da “sınır tarama” uygulaması

Alman STK’sı SOS Humanity tarafından yakın zamanda gerçekleştirilen bir deniz yoluyla göçmen kurtarma operasyonunda hayatta kalanlar, AB topraklarına ilk kez ayak bastıkları sırada liman rıhtımlarında taramadan geçirildiler.

Bu durum, AB’nin yeni Göç ve İltica Paktı’nın merkezinde yer alan yeni uygulamaları ortaya koyuyor.

2026 yılının Haziran ayında yürürlüğe giren anlaşma kapsamındaki kabul politikaları, AB’ye yeni gelenlerin ilk tarama sürecinin en fazla yedi gün sürmesini öngörüyor.

Orta Akdeniz’de fırtınalı bir gecede aşırı kalabalık bir lastik botun içinden kurtarılan 28 kişi, cumartesi günü (31 Ekim) karaya çıkarıldı ve akşam saatlerine kadar işlemleri tamamlandı.

Yeni anlaşma uyarınca bu, sığınma kararlarının büyük olasılıkla o anda ve o yerde verilmiş olacağı anlamına geliyor.

Humanity 1 gemisinin yanındaki platform, koruyucu giysiler giymiş görevliler ve polislerle doluydu. İtalya’nın kuzeyindeki Livorno limanında, Kızıl Haç’ın sağlık taraması, AB İltica Ajansı’nın savunmasızlık taraması ve hukuki bilgilendirme oturumu ile polisin sorgulamalarını gerçekleştirmek üzere geçici bir işlem merkezi kuruldu.

Tüm bu işlemler, göçmenlerin şaşkın bir şekilde varışlarından sonraki birkaç saat içinde tamamlanacaktı.

SOS Humanity’nin koruma görevlisi Marta (STK, gazeteciler tarafından sadece ilk adının kullanılmasını talep ediyor), gemiden kurtarılanlar yetkililer tarafından karaya indirilirken, “Kurtarma operasyonunun hemen ardından, insanların sadece dinlenmeye ihtiyacı varken, yetkililerin aceleyle bir kontrol listesini işaretleme alıştırmasını tamamlayabilmesi için sıkıştırılmış bir taramaya tabi tutuluyorlar,” dedi.

Marta, EUobserver’a verdiği demeçte, bazı sınır sorgulamalarının “şiddetli bir hal alabildiğini” söyleyerek, insanların gemiden yeni inmişken birdenbire saatler süren sorgulamalara maruz kaldığını vurguladı.

Marta limanda, geminin yanında duran ve göçmenlerin en savunmasız anlarında üzerlerine tepeden bakan silahlı Frontex veya Europol görevlilerini sık sık görmüş.

Yeni göç paktı, diğer üye devletlerle bilgi paylaşımı amacıyla oluşturulan Eurodac veri tabanına polis tarafından kayıt yapılmasını öngörüyor.

Bunun ardından, yeni gelen bir kişinin hızlandırılmış sığınma prosedürüne hak kazanıp kazanmayacağına dair derhal bir karar verilecek.

Bu, sığınma hakkı tanınma olasılığı daha düşük olan uyruklara sahip kişilerin 12 hafta içinde bir yanıt alacağı ve büyük olasılıkla başvurularının reddedileceği anlamına geliyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Avrupa’da “sola yasak” çağrıları yükseliyor

Yayınlanma

Başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinde yayılan gençlik eylemleri, sağ partilerin ve hükümetlerin “yasak” çağrılarını yükseltmesine vesile oluyor.

Örneğin Fransa’da Senato Başkanı Gérard Larcher ve cumhurbaşkanlığı adayı Bruno Retailleau (Les Républicains – LR) gibi sağcı-muhafazakar siyasetçiler artık La France insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa – LFI) partisinin yasaklanmasını açıkça talep ediyorlar.

Marine Le Pen’in liderlik ettiği Rassemblement National (Ulusal Birlik – RN) partisinden Avrupa Parlamentosu Üyesi Matthieu Valet ise 24–25 Ekim tarihlerinde Orléans’ta düzenlenen parti kongresinde, “Tüm antifaşist örgütleri feshedeceğiz,” dedi.

Anketler, Nisan 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde RN adayı Marine Le Pen’in oyların başında olduğunu oybirliğiyle gösteriyor.

İspanya’da ise yükselen sağcı parti Vox, Aralık 2025’te antifaşist hareketle bağlantılı örgütleri feshedecek bir yasa tasarısını Parlamento’ya sunmuştu.

Vox’un son anketlerdeki oy oranı yüzde 19 ve parti, 29 Kasım’daki seçimlerin ardından muhafazakâr Partido Popular (Halk Partisi – PP) ile koalisyon kurarak hükümete katılmayı umuyor.

Bu durumda İspanya’da antifaşist örgütlerin yasaklanması mümkün hale gelebilir.

Şu anda, protesto gösterileriyle bağlantılı şiddet eylemleri, sol örgütleri yasaklama tehdidinde bulunmak için giderek daha fazla kullanılıyor.

Belçika da buna bir örnek teşkil ediyor. İçişleri Bakanı Bernard Quintin, geçen yıldan beri “ulusal güvenliği veya hukukun üstünlüğünün temellerini” tehdit eden örgütleri yasaklamaya çalışıyor.

Bu bağlamda, hükümet yetkilileri “Antifa”yı örnek gösteriyor. 2025 sonbaharında bile, Quintin’in partisi Mouvement Reformateur’ün (Reform Hareketi – MR) başkanı Georges-Louis Bouchez, açıkça “Antifa’nın feshedilmesi” çağrısında bulunmuştu.

Bu yılın Ekim ayı başında Belçika’nın Liège kentinde öğrenci protestolarının kenarlarında mülke zarar verme olayları meydana geldiğinde, Quintin, bu örgütleri yasaklama planları ışığında bir kez daha “Antifa türü” örgütlere işaret etmişti. 

Haziran ayında, Savunma Bakanı Theo Francken (Nieuw-Vlaamse Alliantie – Yeni Flaman İttifakı) de Brüksel’deki protestoların kenarlarında meydana gelen mülke hasar olaylarının ardından, herhangi bir kanıt sunmadan muhalefetteki Belçika İşçi Partisi’nin (PTB-PVDA) sorumlu olduğunu iddia etmişti.

PTB-PVDA, hükümetin militarizasyon ve sosyal kesinti politikasına karşı Belçika’da ivme kazanan protestoları destekliyor.

Anketlere göre, parti şu anda ülke genelinde yüzde 23 oy oranıyla ikinci en güçlü parti konumunda ve Brüksel başkent bölgesinde yüzde 26 ile en güçlü parti konumunda.

CDU, öğrenci eylemlerine karşı ordunun kullanılmasını istedi

Almanya’da ise Die Linke’nin (Sol Parti) yasaklanması olasılığı etkili ana akım gazete Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde gündeme getirildi.

Gazetenin yakın tarihli bir başyazısında şu soru soruldu: “Die Linke’yi neden yasaklamayalım?”

Öte yandan şu anda gençlik gösterilerinin yasaklanması tartışılıyor. Belçika örneğinde olduğu gibi, barışçıl gösterilerin kenarlarında meydana gelen münferit şiddet olayları gerekçe olarak gösteriliyor ve sonuç olarak protestoların tamamı itibarsızlaştırılıyor.

Federal İçişleri Bakanı Dobrindt, “sol gruplara” karşı sadece kanıt sunmadan genel suçlamalarda bulunmakla kalmıyor; aynı zamanda, mülke zarar verme vakalarını da “göçmen topluluğundan çıkan kışkırtıcılar”a atfediyor.

Hessen Eyaleti İçişleri Bakanı Roman Poseck de, cumartesi günü saldırı suçlamasıyla gözaltına alınanların “ağırlıklı olarak Alman vatandaşları” olduğunu kabul etti ama yine de bunların “ağırlıklı olarak göçmen kökenli” olduğunu iddia etti.

Dolayısıyla bu açıklamalar, şiddetin sorumluluğunu bir yandan solculara, diğer yandan da Alman kökenli olmayan kişilere atfediyor.

Dobrindt yönetimindeki Federal İçişleri Bakanlığı’ndan bir temsilci de, Beyaz Saray Politikadan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller’ın antifaşistleri (“Antifa”) genel olarak terörizmle eşdeğer gördüğü ve onları “medeniyetin düşmanları” olarak sınıflandırdığı konferansa katılmıştı.

Çevrimiçi portal Frag den Staat’ın araştırmasına göre, bu temsilci Kamu Güvenliği Dairesi Başkanı Christian Klos’tu.

Klos’un, “Aşırı Sol Terörizmin Tehdit Manzarası” konulu bir “sabah paneli” kapsamında Washington’da yer aldığı bildirildi.

Orada ne söylediği ise belirsiz: Frag den Staat, Federal İçişleri Bakanlığının, sunumla ilgili birkaç hazırlık belgesini, gizli olarak sınıflandırıldıklarını gerekçe göstererek yayınlamayı reddettiğini aktardı.

Fakat İçişleri Bakanlığı’nın Mayıs ayında ABD’de “ilgili uzmanlık birimi düzeyinde” iki yetkiliyle bir hazırlık çalıştayına katıldığı artık biliniyor.

Buna ek olarak, federal hükümet Ekim ayı başında Washington konferansının devamı niteliğinde bir etkinliğin bu sonbaharda düzenleneceğini doğruladı.

Etkinliğin odak noktası, “çeşitli ülkelerden güvenlik ve kolluk kuvvetleri arasında profesyonel deneyim paylaşımı” olacak ve özellikle “şiddet içeren sol aşırılıkçılık alanındaki tezahürler, gelişmeler ve zorluklar” üzerinde durulacak.

ABD Dışişleri Bakanlığı, 16 Temmuz’da Kuzey ve Güney Amerika, Avrupa ve Asya’nın bazı bölgelerinden 60’tan fazla ülkenin temsilcilerinin katılımıyla bir konferans düzenlemişti.

Konferansın odak noktası, “aşırı sol siyasi terörizmin uluslararası çapta yeniden canlanması”ydı.

Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun yanı sıra, Stephen Miller de konferansın gidişatını belirlemişti.

Miller yaptığı bir konuşmada, solcuların “temelde kıskançlık, nefret ve haset tarafından yönlendirildiğini” iddia etmiş; ayrıca antifaşist gösterilerde kimsenin “normal bir insan gibi” görünmediğini de eklemişti.

Federal İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, yıllardır sol örgütlere yönelik baskılarda önemli bir rol oynuyor.

2011 ve 2012 yıllarında CSU Genel Sekreteri olarak görev yaparken, söylemleri kendi partisi içinde bile şaşkınlığa yol açmıştı.

Örneğin Ağustos 2011’de yetkililerden “Die Linke’yi yasaklama işlemlerinin başlatılıp başlatılmayacağının incelenmesini” talep etmişti.

Ocak 2012’de ise “orta vadede [Die Linke partisini] yasaklama işlemlerini de başlatmak için her türlü çabayı göstermemiz gerektiğini düşündüğünü” belirtmişti.

O dönemde CSU’nun Federal Meclis’teki eyalet meclis grubu başkanı Gerda Hasselfeldt şaşkınlığını şöyle dile getirmişti: “Şu anda Die Linke’yi yasaklama işlemleri için bir gerekçe görmüyorum.”

Federal İçişleri Bakanı olarak göreve başladıktan sonra bile Dobrindt, dikkat çekici söylemleriyle öne çıkmaya devam etti.

Haziran 2025’te Federal Anayasa Koruma Dairesi’nin raporunun sunumu sırasında, farklı ölçeklere sahip grafikler göstererek Almanya’daki “aşırı solcuların” sayısının aşırı sağcıların sayısından daha fazla olduğunu ima etti.

Aralık 2025’te ise “solcu aşırılık yanlılarının” yabancı güçler adına “casusluk veya sabotaj” faaliyetlerinde bulunabileceğini öne sürdü.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English