Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD ve Rusya, Arktik’te işbirliği arayışında

Yayınlanma

Bloomberg’e göre ABD ve Rusya, Arktik bölgesinde ekonomik işbirliğini görüşüyor. Görüşmelerin, doğal kaynak arama ve ticaret yollarına odaklandığı belirtiliyor. Bir kaynağa göre, ABD bu işbirliği ile Rusya ve Çin arasındaki yakınlaşmayı engellemeyi hedefliyor, ancak bu hedef gerçekçi değil.

ABD ve Rusya, Arktik bölgesinde ekonomik işbirliği yollarını araştırıyor. Bloomberg‘in haberine göre, ABD Başkanı Donald Trump’ın Moskova ile yürüttüğü yumuşama politikasının bir parçası olarak, iki ülke yetkilileri Arktik’i olası bir işbirliği alanı olarak belirledi.

Görüşmelere aşina kaynaklar, henüz erken aşamada ve özel olarak yürütülen bu görüşmelerde, doğal kaynak arama ve ticaret yollarının ele alındığını belirtti.

Kaynaklardan biri, ABD’nin enerji arama konusunda işbirliğini bir hedef olarak gördüğünü söyledi.

Bu konu, Trump’ın Ukrayna’daki savaşı sona erdirmek için Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile doğrudan görüşmeler de dahil olmak üzere yoğun çaba sarf ettiği bir dönemde ortaya çıktı.

Her iki taraf da son zamanlarda ticari girişimlere ve işbirliğine açık olduklarını işaret ederek, üç yıl önce Ukrayna’daki askeri müdahaleden bu yana Moskova’yı tecrit etmeye çalışan Avrupalı ve NATO müttefiklerini endişelendirdi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD ve Rus yetkililerinin büyükelçilik personel seviyelerini eski haline getirmek üzere perşembe günü İstanbul’da bir araya gelmeyi planladıklarını açıkladı.

Kaynaklardan biri, Amerikalı yetkililerin Arktik işbirliğini Moskova ile Pekin arasına girmenin bir yolu olarak gördüğünü, ancak Rusya ve Çin’in son yıllarda, özellikle Ukrayna’daki savaşın başlamasından bu yana “sınırsız” ortaklıklarıyla ne kadar yakınlaştığı göz önüne alındığında bunun başarılı olmasının pek muhtemel olmadığı konusunda uyardı.

Rusya ve yedi NATO üyesi (ABD, Kanada ve İskandinav ülkeleri Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç ve İsveç) tarafından çevrili Arktik, iklim değişikliği nedeniyle eriyen buzların deniz yollarını açması ve potansiyel enerji ve maden kaynaklarını araştırma olasılığı nedeniyle son yıllarda artan ilgi çekiyor.

Politico‘nun haberine göre, Rusya Doğrudan Yatırım Fonu Başkanı Kirill Dmitriyev, bu ay Suudi Arabistan’da yapılan ABD-Rusya görüşmelerinden sonra, Arktik enerji projelerinde işbirliğinin görüşülen “belirli işbirliği alanları” arasında olduğunu söyledi.

Geçen yılın sonlarında Pentagon, Çin ve Rusya’nın bölgede işbirliği yapma riskini vurgulayan yeni Arktik Stratejisi’ni yayımladı.

Biden dönemi politikası kapsamında ABD, Moskova ve Pekin arasındaki “artan uyum”a yanıt olarak Arktik’teki askeri hazırlığını ve gözetimini genişletmeyi hedefledi.

Çin, son yıllarda Arktik’e giderek daha fazla odaklanarak, 2018’de kendini “Arktik’e yakın bir devlet” ilan etti ve bölgede balıkçılık, enerji ve ulaşım alanlarında çıkarlar geliştirdi.

Yeni deniz yolları olasılığı, Doğu Asya, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’yı birbirine bağlayan bir Kutup İpek Yolu öngören Pekin’in stratejisi için kilit önem taşıyor.

Rusya’dan Trump’a petrol ve Kuzey Kutbu’na erişim teklifi

Diplomasi

Fransız analist Georges Kuzmanovic: Batı Rusya ile değil, kendi halkıyla savaşa hazırlanıyor

Yayınlanma

Editörün notu: Fransız jeopolitik analisti Georges Kuzmanovic, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da yaptığı konuşmada Batı’nın, özellikle de Avrupa Birliği’nin derin bir siyasi ve ahlaki çöküş içinde olduğunu vurguladı. Batılı liderlerin gerçeklikten tamamen koptuğunu ve başarısızlıkla sonuçlanan küreselleşmenin yarattığı öfkeyle sürekli savaşı körüklediğini belirten Kuzmanovic, Avrupa’nın egemenliğini neoliberal oligarşilere ve ABD vesayetine kaptırdığına dikkat çekti. 2022’deki İstanbul Mutabakatı’nın NATO tarafından sabote edilmesinin ve ardı arkası kesilmeyen yaptırımların hezimetle sonuçlandığını ifade ederek, Batı’nın Küresel Güney’in bağımsız yükselişini kabullenemediğini dile getirdi.


Öncelikle bu buluşmayı düzenlediğiniz için teşekkür ederim. Bu Doğu-Batı Forumu gerçekten harika bir fikir. Ayrıca buraya gelemeyen Emmanuel Todd’un selamını iletmek için de buradayım; kendisi davetliydi fakat ailevi meseleleri yüzünden katılamadı. Avrupa Aydınlanması’nın geri dönüşünü görmeyi elbette çok isterdim; ancak bana öyle geliyor ki önce duvara toslayacağız, nitekim şu anda yaptığımız da tam olarak bu. Thomas’ın da dile getirdiği gibi, hızlı bir çöküşün içindeyiz. Yeni bir Avrupa’ya kavuşmak için lider kadrolarımızı değiştirmek zorundayız. Mikael von der Schulenburg’un da belirttiği üzere liderlerimizin büyük çoğunluğu, gerçeklikten neredeyse Orwellvari bir boyutta tamamen kopmuş durumda.

Avrupa Birliği’nin şu anda tam anlamıyla bir istikrarsızlık odağı haline gelmesinin sebebi de bu. Varsa yoksa savaş tamtamları, bitmek bilmeyen savaş lafları… Elbette ilk hedef Rusya; fakat sadece Rusya değil, İran da sırada. Bir ucundan Çin’e, gelecekte de yükselişi nedeniyle zihinlerde şimdiden düşmanlaştırılmaya başlanan Hindistan’a uzanıyor bu söylem. Bunun ardındaki asıl, derin sebep ise başta siyasiler ve medya patronları olmak üzere -belki sanayiciler biraz daha az- tüm bu yönetici sınıfın öfkeden çılgına dönmüş olması. Küreselleşme baştan aşağı ters teptiği için öfkeliler. Küreselleşmeyi bütün kaymağı kendileri yemek, gezegenin geri kalanını ise sırf Batılı seçkinler için çalışabildikleri için minnettar köleler kılmak üzere kurgulamışlardı. Fakat işler beklendiği gibi gitmiyor.

Bir yandan da Avrupa değerlerinden, demokratik ilkelerden, insana saygıdan dem vuruyorlar. Gelgelelim dünya nüfusunun yüzde 10’u küresel kaynakların yüzde 50’sini tüketirken bu değerleri savunamazsınız; temel sorun burada düğümleniyor. Dünyanın geri kalanı artık “Yetti artık!” diyor ve bu sömürüyü kabul etmiyor. Bana kalırsa kapıldıkları derin paniğin asıl sebebi bu. Tam da bu yüzden, bir sonraki hava harekâtının, bir sonraki bombanın veya taarruzun bir şeyleri değiştireceği umuduyla Birleşik Devletler’e gittikçe daha fazla tabi oluyor, onun vassalı haline geliyorlar. Ne de olsa Rusya’yı, İran’ı, Çin’i, Hindistan’ı yöneten herkes -Modi dahil- “kötü adam.” Şöyle tek bir darbe indirilse, halk ayaklanıp hükümeti değiştirecek; çünkü “iyi” olan biziz, o halklar da iyilikten anlar elbette! Bütün liderleri kötü olduğuna göre, müzakereye yer yok. Müzakereye alan bırakmadığınızda ise hiçbir çözüm üretemezsiniz.

Bir Fransız mizahçının pek eğlenceli bir sözü vardır: “Düşman aptaldır; çünkü düşman olduğunu bir türlü anlamaz.” Zihniyet tastamam bu. İşte bu yüzden karşılarındaki her hasım bir şekilde Hitler oluveriyor. Miloseviç Hitler’di, Saddam Hüseyin Hitler’di, Kaddafi Hitler’di; tabii ki Putin de Hitler. Bu tam bir saçmalık. Bir kere Hitler elden ele düşüp anlamını yitiriyor. Herkes Nazi ise, o zaman kimse Nazi değildir; asıl sorun da burada başlıyor. Üstelik mutlak bir kötülükle masaya oturup konuşamayacağınıza göre, hiçbir çözüme de ulaşamazsınız.

Ben de aynı kanaatteyim. Sol gelenekten geliyorum; uzun yıllar sol partilerde yöneticilik yaptım ve bugün sol partilere baktığımda aynı hisse kapılıyorum. Beş altı yıl öncesine kadar küreselleşme karşıtı eylemlerin ve buluşmaların merkezinde onlar vardı. Fakat dikkat ettiyseniz, artık küreselleşme karşıtı eylemler yapılmıyor. Çünkü o buluşmaların tek amacı, Avrupalı veya Amerikalı solcuların Küresel Güney halklarına nasıl “bir şey olunacağını”, nasıl devrim yapılacağını, nasıl gelişileceğini vazetmesinden ibaretti. Şimdilerde ise Küresel Güney ülkeleri kendi başlarına örgütlenmeye başladığı için bu mesele solun ilgisini çekmez oldu.

Kuşkusuz, Avrupa’nın uluslararası arenaya yeniden dönmesini istiyorsak, egemenliğimizi geri kazanmak zorundayız. Bu daha önce de dile getirildi. Egemenliğimizi birleşik Avrupa uğruna, daha doğrusu Avrupa Birliği ve NATO uğruna yitirdik; ama hepsinden öte, kendi oligarklarımıza teslim ettik. Asıl mesele belki de burada: Neoliberal dogma, Batı ülkelerinde iktidarı fiilen gasp eden bir oligarşi yarattı. Fransa örneğini verecek olursam; medyanın yaklaşık yüzde 95’ini dokuz milyarder kontrol ediyor ve bunların altısı aynı zamanda silah üreticisi. Tablo ortada.

Bir diğer öfke sebepleri de şu: Bildiğiniz gibi, Ukrayna’da başlayan ve Avrupa’nın adeta üçüncü intiharı niteliğindeki bu korkunç savaştan birkaç hafta sonra, 2022’de gayet makul bir çıkış yolu sunan İstanbul Mutabakatı gündeme gelmişti. Ancak tarih tekerrür etmeyecekti; NATO ülkeleri, özellikle de Boris Johnson apar topar Kiev’e gidip “Beyler, savaşı sürdürmek zorundasınız,” dedi. Kafalarındaki plan şuydu: “Rus ordusuna karşı cepheyi altı ay tutun, biz onları ekonomik olarak çökerteceğiz.” Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. O günden beri tam bir hezimet içindeler; şu anda yirmi birinci mi, yirmi ikinci mi, artık sayısını unuttuğum bir yaptırım paketiyle uğraşıyorlar ama hiçbiri işe yaramadı.

Aynı dönemde Amerikalılar, İran’da beş haftada bir savaş kaybetti. Kendini dünyanın hâkimi sananlar açısından korkunç bir hezimet bu. NATO yetkililerinin bile itiraf ettiği gibi, bilinçdışlarında kendilerinin dünyanın zirvesinde, geri kalanların ise barbar olduğu inancı yatıyor. Bu kibri terk etmediğiniz sürece tek bir adım bile ilerleyemez, hiçbir şey başaramazsınız. Öyle akılalmaz bir körlük içindeler ki Küresel Güney’de olup bitenler zerre kadar ilgilerini çekmiyor. Bunu bizzat biliyorum; çünkü burada bulunan arkadaşım Pedro ile birlikte Fréquence Populaire medyasını kurduk ve BRICS zirvelerini yerinde takip etmek için dünyayı dolaşıyoruz. İnanır mısınız, oradaki neredeyse tek Avrupalı gazeteci biziz. Delilik bu; geçenlerde Yeni Delhi’de düzenlenen zirveyi bile görmezden geldiler.

Hülasa; Albay Davis ve diğerlerinin de vurguladığı gibi liderlerimiz 1992 yılına ve Fukuyama’nın “tarihin sonu” masalına saplanıp kalmış durumda. Dünyaya savaştan başka bir gözle bakamayan, hasmını alt edecek hiçbir gücü olmamasına rağmen saçma bir inatla savaşı kazanmak zorunda olduğunu düşünen bir güruh bu. İşte tam da bu noktada bizlere daha büyük bir mesuliyet düşüyor. Burada yaptığınız işin kıymeti de bundan ileri geliyor; muazzam bir adım bu. Barış için bastırmak zorundayız. Profesör Zhang Weiwei’in ifade ettiği gibi, altı temel sütunun ilki barıştır. Gücümüz yettiğince hepimizin yapması gereken yegâne şey, barış zeminini zorlamaktır; zira gidişat son derece vahim.

Sosyalizme dair getirdiğiniz yoruma ise katıldığımı söyleyemem; çünkü bu düşünce özünde Marx’ın külliyatına dayanır. Marx’ı okuduğunuzda, şiddeti dışlamadığını görürsünüz; mesele insan toplumunun barışçıl yollarla evrilmesi değildir. Aksine, şiddet ve kan öngörülür; hatta daha fazla kanın çoğunluğu ayağa kaldıracağı savunulur. İnsanlığın maruz kaldığı tüm adaletsizlikler, bir nevi Haiti usulü, işçi sınıfının bedeninde somutlaşmış kabul edilir. İşte tam da bu gerekçeyle, sözde işçi sınıfında toplanan bu haksızlıklar silsilesi; ona savaşla, can alarak toplumu zorla ele geçirme ve o muhayyel komünist düzeni şiddet yoluyla dayatma hakkını tanır. Dolayısıyla bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında gördüğümüz demokratik sosyalizm değildir; bambaşka bir şeydir.

Bir şey daha ekleyecektim, unuttum… Evet, İkinci Dünya Savaşı’nda bugünkü Hırvatistan topraklarında faşist ideolojiye dayalı bir Ustaşa devleti kurulmuştu. Kukla devlet deyip geçiyorlar; kukla falan değil, Katolik Kilisesi’nin Ustaşa hareketiyle el ele verdiği, Nazi Almanyası’nın doğrudan müttefiki olan bir devletti bu. Kurulan toplama kamplarında yaklaşık 1 milyon Sırp, Yahudi ve Roman katledilirken tek bir rahip dahi buna karşı çıkmadı. Hatta rahipler bu cinayetlere bizzat iştirak etti, Sırpları zorla Katolik yaparak yeniden vaftiz etme ayinlerine katıldı. Velhasıl, son derece karmaşık bir mesele bu.

Neticede tüm bunlar ülkelerimizin içine düştüğü hızlı çöküş ve şizofreniyle ilintili. Albay Davis’in Deep Dive kanalında sıkça tekrarladığı gibi, akılalmaz bir durumla karşı karşıyayız: Liderlerimiz dört buçuk yıldır bizi Rusya’yla savaşa hazırlıyor. Geçen yıl Fransa Belediyeler Birliği toplantısında -ki hiç yeri değilken- Genelkurmay Başkanı mikrofonu alıp kürsüden 2030’da Rusya ile savaşa hazırlanmamız gerektiğini söyledi. Pekâlâ, hazırlanalım; fakat ne zorunlu askerlik var, ne seferberlik planı, ne üretilen yeni bir tank, ne de mühimmat. Gelgelelim çok tuhaf bir gelişme var: Jandarma ve polis teşkilatı için toplumsal olaylara müdahale amaçlı çok sayıda zırhlı araç satın aldılar; her iki birim de tepeden tırnağa silahlandırıldı.

Bana kalırsa Rusya ile şu aşamada barış yapamazlar. Yakında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı Fransa örneğinden gidecek olursak; bütün bu savaş çığırtkanlığı, asıl tartışılması gereken hayati meselelerin üzerini örtmek için yapılıyor. Kamu borcumuz neden bu kadar çığırından çıktı? Borç neden bu denli hızla katlanıyor? On yıllık tahvil faizleri nasıl oldu da yüzde 5 sınırına dayandı? Gençler neden iş bulamıyor? Ücretler neden bu denli sefalet düzeyinde kaldı? Litre başına dizel fiyatı nasıl 3 avroya fırlayacak? Bu tam bir delilik; bu fiyata kimse çalışamaz, geçinemez. İşte bu gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak ve kapıdaki toplumsal isyanları bastırmaya hazırlanmak için Rusya ile savaştan dem vuruyorlar. Açıkça ifade ediyorum: Aslında kendi halklarıyla savaşmaya hazırlanıyorlar.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, ticaret görüşmeleri konusunda Çin’den “işaret” bekliyor

Yayınlanma

Üst düzey AB ticaret yetkilileri, iki günlük yoğun müzakereler için bugün (7 Ekim) Pekin’e doğru yola çıkıyor.

Bununla birlikte Brüksel’de görüşmelerin ne gibi sonuçlar vereceğine dair beklentiler ılımlı.

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, perşembe ve cuma günleri Çinli mevkidaşı Wang Wentao ile bir araya gelecek.

Bu görüşme, Brüksel’deki son buluşmalarından üç ay sonra gerçekleşecek. O görüşmede Avrupalılar, ticaret ilişkilerinde dengelenme sinyallerinin görülmesi için Ekim ayı sonuna kadar süre vermişti.

Aralıksız süren çalışma düzeyindeki görüşmelerin zorlu geçtiği görüldü. Dengesiz ticaret dengesinde daralma belirtisi neredeyse hiç görülmüyor.

Nitekim, Pekin’in 27 üyeli blokla olan devasa ticaret fazlası, geçen çeyrekte daha da arttı.

Bununla birlikte, Pekin’in Avrupa ile ticari ilişkilerinde sorunlar olduğu yönündeki öneriyi artık açıkça reddetmediği düşünülüyor.

Görüşmelere yakın kaynakların South China Morning Post’a (SCMP) aktardığına göre Brüksel, cuma günü sonuna kadar Çin Ticaret Bakanlığı’nın tek bir sektörde ihracatını azaltmayı kabul etmesini umuyor.

Bu, daha sonra diğer sektörlere de genişletilebilecek bir “kavram kanıtı” düzenlemesi olacak.

Böylesine dar kapsamlı bir sonuç bile, her iki tarafın da “Ticaret ve Yatırım İstişareleri” olarak adlandırılan sürecin ilk turlarını başarılı olarak ilan etmesine imkân tanıyacak.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin (ECFR) Asya programı direktörü Andrew Small, “Pekin’de yapılacak Šefčovič görüşmeleri, Çin’in masaya yeterince ciddi teklifler koymaya istekli olup olmadığını ve bu tekliflerin altta yatan dinamikleri değiştirecek kadar önemli olup olmadığını belirleyecek,” dedi.

Pekin, ihracata olan bağımlılığının arttığı bir dönemde, kârlı Avrupa pazarına daha geniş erişimini korumayı umabilir.

Bununla birlikte, küçük çaplı bir ilerlemenin, AB’yi bu yılın ilerleyen dönemlerinde dengeleme görevini kendi eline almaktan alıkoyması pek olası değil.

AB, Çin’in “devlet kapitalizmi ve sübvanse edilmiş rekabet” modelinin kendi imalat sektörünü tehlikeye attığına ikna olmuş durumda.

Önemli sektörlerdeki Çin menşeli ucuz ithalatın ani artışları, Avrupa’nın sanayi merkezlerinde, özellikle de Almanya’da binlerce fabrika işinin kaybedilmesinden sorumlu tutuluyor.

Alman üreticiler için değerli müşteriler ve tedarikçiler olan Çinli firmalar, değer zincirinde hızla yükselerek acımasız rakiplere dönüştü.

Alman yetkililer, bu acımasız rekabetin arkasında Çin’in beyan edilmemiş devlet sübvansiyonları, düşük değer biçilmiş para birimi ve diğer destek biçimlerinin yattığına inanıyor.

Bu dinamik, Çin politikası konusunda eşi görülmemiş bir Fransız-Alman ittifakının oluşmasına yol açtı ve bu ittifak, AB’yi çok daha sert bir yöne itecek gibi görünüyor.

Small, “Almanya’nın ihtiyatlı tutumu uzun süredir AB’nin daha sert bir yaklaşım benimsemesini engellemiş olsa da, Çin konusunda Avrupa çapında bir eylem için nihayet uzlaşma sağlandı,” dedi.

Almanya ve Fransa’dan Çin’e karşı yeni “silah” çağrısı

Pazartesi günü, Paris ve Berlin, diğer hususların yanı sıra AB’nin Çin’i pazarından derhal dışlamasına imkân verecek yeni bir ticaret silahı çağrısında bulunan bir belgeyi ortaklaşa imzaladılar.

Bu, misilleme korkusuyla yıllardır Pekin’i ticaret konusunda sorumlu tutmaktan çekinen Alman hükümeti açısından dramatik bir dönüşüm.

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından imzalanarak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e hitaben yazılan mektupta, bu adımın ardındaki gerekçeler ortaya konuldu.

Mektupta, “Komisyonun elinde, kararlı ve sistematik bir tepki verebilmesini, yani ters nitelikli çoğunluk yoluyla harekete geçebilmesini ve gerekirse iç pazardan derhal dışlanmaya varan güçlü önlemler alabilmesini sağlayacak güvenilir bir araca ihtiyacımız var,” denildi.

Bu mektup, beklenmedik bir ittifakın işareti: Paris yıllardır daha fazla korumacılık ve sanayi politikasının en büyük destekçisi olmuşken, Berlin ise genellikle bu konudaki en büyük engeldi.

Avrupa Parlamentosu’nun en üst düzey ticaret yasama yetkilisi Bernd Lange’ye göre, “Avrupa Konseyi nihayet uyandı.”

Almanya ve Fransa gibi iki ağır top, ticaret savunma araçları konusunda bir rota değişikliğine ihtiyaç duyulduğunu kabul etti.

Lange, “Haksız piyasa bozulmalarına karşı koruma sağlamak için bu araçların daha hızlı ve daha kolay bir şekilde devreye sokulması gerekiyor,” dedi.

Yeni araç, kilit sektörlerdeki AB firmalarını, silah olarak kullanılabilecek ithalata daha fazla bağımlı hale gelmemek için tedarikçi tabanlarını genişletmeye zorlamayı amaçlayan bir araca ek olarak devreye girecek.

Çeşitlendirme aracı, ticari misillemelerden etkilenen firmaları tazmin etmek için kurulacak bir dayanışma fonuyla birlikte, muhtemelen Aralık ayı başında açıklanacak.

Çin Ticaret Bakanlığı Salı günü yaptığı açıklamada, “Fransa ve Almanya’nın… AB’yi korumacı araçlara sık sık başvurmaya teşvik etmekten kaçınmasını ve iktisadi ve ticari meseleleri kesinlikle siyasallaştırmamasını ya da aşırı güvenlik meselesi haline getirmemesini, böylece yanlış yolda yanlış adımlar atarak nihayetinde kendilerine zarar vermekten kaçınmasını” umduğunu belirtti.

27 AB üye ülkesinin liderleri önümüzdeki hafta Brüksel’de bir araya gelecek ve Pekin görüşmeleriyle ilgili bilgilendirilecekler.

Haziran ayında yapılan son toplantıda, yalnızca İspanya Başbakanı Pedro Sanchez daha sert bir ticaret politikasına karşı çıkmıştı.

Sosyalist liderin Kasım ayında erken seçim çağrısı yapması ve anketlerde geride kalması nedeniyle, Çin yakında Avrupa’nın en üst düzey masasında kendisini savunan çok az kişi olduğunu fark edebilir.

Dünya Ticaret Örgütü’nün eski başkanı Pascal Lamy, salı günü Le Monde gazetesine verdiği demeçte şunları söyledi:

“Bugün herkes yüksek alarmda. Çin’le başa çıkmak için bir A Planı’na ihtiyacımız var: Šefčovič de bunu yapıyor. Çinlilerle, belirli sektörlerdeki ihracatlarını veya damping uygulamalarını kısıtlamak için kendilerinin alacağı önlemler üzerinde müzakere etmeye çalışıyor. Fakat bunun yeterli olacağı şüpheli. Dolayısıyla bir B Planı’na da ihtiyacımız var.”

Okumaya Devam Et

Diplomasi

İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında

Yayınlanma

Editörün notu: İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada, Avrupa ülkelerinin özellikle Ukrayna savaşı bağlamında kendi asli iktisadi ve güvenlik menfaatlerini hiçe saydığını dile getirdi. Bu akıldışı politikanın basit bir basiretsizlikle açıklanamayacağını belirten Fazi, Avrupa kıtasının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süregelen bir süreç neticesinde transatlantik çıkarlara bağımlı bir “vasal” haline getirildiğini ifade etti. NATO’nun bir savunma örgütü olmaktan ziyade kıtayı zapturapt altında tutma aygıtı olarak işlediğini vurgulayan yazar, AB’nin de bu emperyalist düzenin siyasi kanadı işlevini gördüğünü kaydetti.


Teşekkür ederim Isabelle. Kuşkusuz, şu sıralar Avrupa’da tecrübe ettiğimiz cinnet halinin ortasında son derece ihtiyaç duyulan bir aklıselim nefesi niteliğindeki bu olağanüstü konferansı düzenledikleri için Ulrike’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne de yürekten teşekkürler.

Sözlerime, Profesör Panda’nın bu sabah ulusal çıkarların geri dönüşünden bahsederken dile getirdiği bir tespitle başlamak istiyorum. Bu tespit beni epey düşündürdü; zira dünyadaki pek çok ülke için geçerli olsa da kanaatimce bu kuralın çok büyük bir istisnası var. O büyük istisna da Avrupa.

Avrupa ülkelerinin son yıllarda iktisat politikasında, güvenlik anlayışında, jeopolitikte ve bilhassa Ukrayna’daki savaş söz konusu olduğunda attığı adımlara bakacak olursak, kavramı ne kadar esnetirseniz esnetin, bu ülkelerin ulusal çıkarlarının peşinden koştuğunu iddia etmek imkânsız. Avrupa ülkeleri asli iktisadi çıkarlarını, güvenliklerini ve jeopolitik menfaatlerini sistemli biçimde dinamitledi. Haliyle asıl soru, yanıtı apaçık aranan o soru şu: Neden? Bana kalırsa bunun iki izahı var.

İlk izah şu: Avrupalı liderler düpedüz yanlış yönlendirildi, basiretsizce davrandı; aksini gösteren onca somut delile rağmen ülkelerinin ulusal çıkarı olduğuna inandıkları şeyin peşinden gitti ve hâlâ gitmeyi sürdürüyor. Şayet bu adımların doğuracağı sonuçları önceden kestirmek imkânsız olsaydı, belki bu ihtimal akla yatkın gelebilirdi. Oysa durum hiç de öyle değildi. Örneğin, ucuz Rus gazıyla bağları koparmanın Avrupa için felaket getireceği, nitekim getirdiği de gün gibi aşikârdı.

Ben de dahil pek çoğumuz bunu Şubat ve Mart 2022’de kaleme aldık. Kâhin olduğumuz için değil, her şey son derece bariz olduğu için yazdık. Tıpkı Ukrayna’nın, arkasına NATO desteğini alsa dahi Rusya’yı askeri açıdan mağlup etme şansının bulunmadığı gibi; dolayısıyla çatışmayı azami sınırlara vardırıp yalnızca askeri bir çözüme dayatmanın, başta elbette Ukrayna olmak üzere, sadece iktisadi bakımdan değil güvenlik açısından da Avrupa için yıkıcı neticeler doğuracağı ne kadar aşikâr idiyse, bu da öyleydi.

Kuşkusuz ve tekrar etmek gerekirse, çoğumuz bunu ilk günden itibaren dile getirdik. Dolayısıyla, Avrupalı liderlerin meseleyi kavrayamadığını, açıkça öyle olan bazıları gibi tüm AB müesses nizamının pek çok gözlemciye aşikâr gelen bu gerçeği göremeyecek kadar idrak yoksunu olduğunu, yani izlenen siyasetin Avrupa’nın çıkarlarıyla düpedüz çeliştiğini anlamadığını ve üstelik bu çelişki ayan beyan ortaya çıktığında aynı siyasete daha da sarıldığını varsaymayacaksak, masadaki diğer alternatifi değerlendirmek zorundayız: Avrupa seçkinleri, nasıl tanımlarsanız tanımlayın, çok uzun zamandır ne ulusal çıkarları ne de bir bütün olarak Avrupa’nın ortak menfaatini gözetiyor.

Diğer bir deyişle; tüm devletlerin iktisadi, askeri ve benzeri alanlarda menfaatlerini koruma ve en üst düzeye çıkarma eğiliminde olduğunu öne süren klasik realist çerçeve, Avrupa için kesinlikle işlemiyor. Zira bu kuramsal pencereden bakıldığında, Avrupa’nın izlediği hat bütünüyle akıl dışı kalıyor. Avrupa siyasetini anlamlandırabilmek için bambaşka bir kavramsal çerçeveye ihtiyacımız var; bu vakada en işlevsel çerçevenin ise “vasallaşma” olduğu kanaatindeyim. En yalın ifadeyle Avrupa -ki bununla neredeyse tüm AB ülkelerini ve tüm Brüksel bürokrasisini kastediyorum- kendi ülkelerinin somut menfaatlerini zerrece umursamayan, bambaşka çıkarlara göbekten bağlı ulusötesi bir transatlantik seçkinler zümresi tarafından rehin alınmış vaziyette.

Bahsettiğim bu odaklar, dar bir oligarşinin şahsi menfaatleridir. Bugün ağırlıklı olarak ulusötesi finans çevrelerinin, askeri-sınai yapıların ve elbette yabancı güçlerin, bilhassa Washington’ın emperyal nizamının ve doğası gereği İsrail’in çıkarlarından söz ediyoruz. Peki, bu noktaya nasıl geldik? Kuşkusuz bu, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde filizlenen, hayli uzun bir sürecin ürünü. ABD o dönemde küresel hâkimiyet stratejisinin temel sütunlarından biri olarak Avrupa’yı belirlemişti. Amerikan gücünü küreye yaymak; Avrupa’yı iktisadi, askeri ve aynı zamanda kültürel açıdan denetim altında tutmayı gerektiriyordu. Avrupa, fiilen İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin askeri işgali altında. Savaşın bitişinin üzerinden seksen yıl geçmiş olmasına karşın kıtada hâlâ 100 bine yakın Amerikan askeri konuşlu. Avrupa genelinde yaklaşık 30 stratejik Amerikan üssü varlığını koruyor. Resmi söyleme göre bizi korumak için buradalar. Kime karşı korumak? Avrupa için gerçek bir tehdit teşkil etmeyen Rusya’ya karşı mı?

Aslına bakarsanız, Soğuk Savaş yıllarında dahi Rusya’nın gerçek bir tehdit oluşturmadığını savunuyorum. Bu tehdit, büyük ölçüde bizzat NATO tarafından imal edildi ve şişirildi. Haliyle NATO hiçbir zaman Avrupa’yı savunma amacı gütmedi. Asıl gayesi her daim Avrupa’yı zapturapt altında tutmak, kıtanın Amerikan stratejik çıkarlarına tabi kılınmasını sağlamak ve Amerikan gücünü dünya geneline yaymaktı. Bu tespit dün geçerliydi, bugün çok daha geçerli. NATO bugün yalnızca Avrupa’nın Amerikan çıkarları doğrultusunda hizalanmasını sağlamakla kalmıyor -ki Rusya-Ukrayna savaşı bunun en bariz örneğidir- aynı zamanda Amerikan gücünü küreye taşımaya yarıyor. Daha geçen gün, aklındakini dobra dobra söylemesiyle bilinen NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına destek amacıyla Avrupa’daki Amerikan üslerinden beş bin sorti yapıldığını ifade etti.

Dolayısıyla Avrupa, bazı liderlerin kınama mesajlarına rağmen İran’a yönelik bu saldırının tastamam suç ortağıdır. Gerçekte Avrupa, Amerikan askeri lojistiğinin doğuda Rusya’ya, güneyde ise Ortadoğu’ya yönelik kuvvet aktarım altyapısının asli parçasını oluşturuyor. NATO 3.0 gevezelikleri veya Avrupa ile Amerika’nın sözde kopuşuna dair anlatıların tamamı koca bir tiyatrodan ibaret. Aksine NATO 3.0, Avrupa’nın ittifaka olan tabiiyetini daha da perçinleyecek.

Elbette NATO araçlardan yalnızca biriydi. Amerika’nın ulusal güvenlik aygıtı, Avrupa ülkelerinin güvenlik teşkilatlarıyla son derece sıkı bağlar tesis etti. Amerika, kıta üzerinde öteden beri muazzam bir iktisadi, teknolojik ve finansal denetim kurdu. Sadece popüler kültür vasıtasıyla değil; İngilizce yayın yapan medya, ahtapot gibi yayılan transatlantik düşünce kuruluşları ve paravan sivil toplum örgütleri üzerinden kıtada devasa bir kültürel ve ideolojik tahakküm kurdu. Bir de genellikle gözden kaçırılan ama bana göre can alıcı nitelikteki son bir sacayağı var: Bizzat Avrupa Birliği’nin kendisi.

Avrupa Birliği öteden beri Amerikan gücünü dengeleyecek potansiyel bir ağırlık gibi sunuldu; oysa hiçbir zaman bu işlevi görmedi. Her zaman Avrupa’yı ABD güdümündeki transatlantik NATO sistemine zincirleyen kritik bir kaldıraç oldu; NATO’nun siyasi kolu işlevi gördü. Bu durum, bugün tekil hükümetlerin iradesini dahi çiğneyerek Avrupa ülkelerini ABD çıkarları doğrultusunda hizaya sokmak için olağanüstü çaba harcayan Ursula von der Leyen yönetiminde çok daha berrak görülüyor.

Bugün son derece tehlikeli bir eşikteyiz. Çünkü yapısal olarak antidemokratik bir kurum olan AB eliyle, transatlantik NATO müesses nizamı Avrupa ülkeleri üzerinde hem iktisadi hem de siyasi tam hâkimiyet kurdu. Avrupa ülkeleri egemen değil; tanım gereği demokratik de değil. Bu durum, seçim sandığı yoluyla sistemsel bir dönüşüm sağlama ihtimalini büsbütün zorlaştırıyor.

Toparlayacak olursam; Avrupa’nın birçok bakımdan işgal altındaki bir kıta olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dolayısıyla Avrupa halklarının transatlantik sistemden nasıl yakasını kurtarıp sömürgesizleşeceği, belki de kıtanın bugün yanıt aradığı en hayati sorudur. Umuyorum ki panel boyunca bu sorunun katmanlarını birlikte ele alacağız.

Siyasi mücadele ve dönüşümler, tarihte kaçınılmaz olarak şiddetli çatışmalar içinden geçerek filizlendi; demokrasi öncesi Avrupa’nın tarihi tam olarak bundan ibaret. Bunu bir yöntem olarak savunmaktan ziyade, işçi sınıfının içinde bulunduğu nesnel gerçeğin teslimi olarak görmek gerekir. Bu durum, çok daha köklü bir yapısal soruna işaret ediyor. Konuşmamda ağırlıklı olarak ABD’nin rolüne odaklandım fakat Avrupa’nın dertleri Amerika’dan çok daha eskiye dayanıyor.

Avrupa’nın açmazları, Amerika’nın küresel bir imparatorluk olarak sahneye çıkışının çok öncesine uzanıyor. Sorunun özü, Avrupalı iktisadi ve siyasi seçkinlerin yüzyıllardır demokrasiye ve işçi sınıfına duyduğu köklü husumette yatıyor. Bugün “liberal demokrasi” kavramını kullanırken demokrasinin sanki kendiliğinden liberalizmin bağrından çıktığını varsayıyoruz. Bu külliyen yalan. Büyük liberal düşünürlerin tamamı demokrasiye, yani kitle demokrasisine, herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu düzene iliklerine kadar karşıydı.

Onların tahayyülündeki demokrasi, mülk sahibi sınıfların, sermayeyi elinde tutanların demokrasisiydi. Kitle demokrasisi, işçi sınıflarının ve sosyalist hareketin çoğu zaman kanlı mücadeleleri sayesinde koparılıp alındı. Esas mesele burada yatıyor. Avrupa halkları, kendi seçkinlerine karşı ezelden beri dişe diş bir mücadele yürütmek zorunda kaldı; bu, bitimsiz bir kavgaydı.

Dünyanın en berbat seçkinlerine sahibiz. Yalnızca Küresel Güney halklarının refahını umursamamakla kalmıyorlar; kendi insanlarının, Avrupa halkının esenliğini de zerre kadar dert etmiyorlar. Avrupa’nın geçmişten bugüne şiddete, siyasi çatışmalara ve sınıf kavgalarına batmış olmasının yegâne sebebi budur. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki o “altın çağ”da bile kitle demokrasisi son derece sancılı ve sert geçti. İtalyanım; ülkem altmışlı, yetmişli ve seksenli yıllarda akıl almaz bir siyasi şiddet dalgasına sahne oldu. Benzer dinamikler Almanya’da, Fransa’da ve tüm büyük Avrupa ülkelerinde yaşandı. Kitle demokrasisinin en parlak dönemi buydu; Avrupa’da geniş halk kitleleri adına en büyük sosyal ve iktisadi kazanımlar tam da bu on yıllarda elde edildi.

Fakat bu kazanımların tamamı, yalnızca sandığa gidilerek değil, çetin mücadeleler verilerek kazanıldı. Kanımca bu tablo çok daha derin bir düğümü gözler önüne seriyor. Savaş sonrası dönemde elde edilen haklar halka lütfedilmedi. Kısa bir tarihsel kesit boyunca işçi sınıflarının, geniş kitlelerin örgütlü gücünün bir ürünüydü; seçkinlerin tahkim edilmiş iktidarından zorla sökülüp alındı.

Her zaman göreceli kazanımlardı bunlar; yine de İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ilk 30-40 yıl boyunca ve elbette öncesinde, sermayenin örgütlü gücünden bir miktar kudret ve denetim koparmayı başardılar. Ne var ki kitle demokrasisini mümkün kılan bu zemin, bugün birçok açıdan ortadan kalkmış durumda.

İşçilerin bir araya gelip örgütlendiği kitlesel üretim sahaları, dev fabrikalar artık yok. Dolayısıyla kitle demokrasisini var eden yapısal ve maddi koşullar geçerliliğini yitirdi. Asıl can alıcı soru şu: Geçmişte bu kazanımları elde etmemizi sağlayan maddi zemin artık mevcut değilken, demokrasiyi nasıl yeniden ayağa kaldıracak ve iktidarı bu siyasi ve iktisadi seçkinlerin elinden -en azından bir kısmını- nasıl söküp alacağız? Karşılarında durabilecek sahici bir denge unsuru kalmadığı için seçkinlerimiz bugün dizginsizce hareket ediyor. Meselenin düğüm noktası büyük oranda burada yatıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English