Diplomasi
ABD, Rusya ve Avrupa, Ukrayna’da nasıl bir çözüm arıyor?

BM Güvenlik Konseyi, ABD’nin öncülüğünde hazırlanan ve Rusya’nın kınanmasını içermeyen Ukrayna’daki çatışmanın çözümüne dair bir karar tasarısını kabul etti. Rusya ve Çin tasarıyı desteklerken, Fransa ve İngiltere çekimser kaldı. Bu gelişme, ABD ve Rusya arasında doğrudan görüşmelerin başlamasıyla birlikte, Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi için yeni bir diplomatik çabanın başladığına işaret ediyor. Ancak, Avrupa ülkeleri ve ABD arasında Ukrayna’nın geleceğine dair görüş ayrılıkları devam ediyor.
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, 25 Şubat günü, ABD’nin hazırladığı ve Rusya’yı kınamayan Ukrayna konulu karar tasarısını kabul etti.
Rusya ve Çin’in desteklediği tasarı, Fransa ve İngiltere’nin çekimser oylarıyla kabul edildi.
Bu, BM Güvenlik Konseyi’nin Ukrayna konusunda üç yıl içinde aldığı ilk karar oldu. Tasarıda, Moskova’nın kınanmaması ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün vurgulanmaması dikkat çekti.
ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Dorothy Shea, tasarının “zarif” ve “barışa doğru sembolik, basit bir adım” olduğunu söyledi.
Rusya’nın BM Daimi Temsilcisi Vasiliy Nebenzya da, Moskova’nın sunduğu bazı değişikliklerin kabul edilmemesine rağmen, tasarıyı “dengeli” bulduklarını ifade etti.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov ise benzer bir şekilde ABD’nin hazırladığı belgenin “dengeli” olduğunu belirtti.
Buna karşılık, İngiltere’nin BM Daimi Temsilcisi Barbara Woodward, Avrupa’da son günlerde sıkça dile getirilen “güç yoluyla barış” ve “saldırganlığın cezalandırılması” gerektiği tezlerini yineledi.
Diğer yandan Fransa’nın BM Daimi Temsilcisi Nicolas de Rivière, kararın Rusya’nın Ukrayna’daki eylemlerini meşrulaştırdığı ve “hukuk tanımazlığı” teşvik ettiği gerekçesiyle eleştirdi.
BM Genel Kurulu da 24 Şubat’ta, Avrupa ülkelerinin hazırladığı ve Rusya’yı daha sert bir dille kınayan bir başka karar tasarısını kabul etti.
Bu tasarıya, Rusya’nın yanı sıra ABD, İsrail ve Macaristan da karşı oy kullandı. Washington yönetiminin bu tasarıya karşı oy kullanması, Avrupa ülkeleriyle arasında Ukrayna’nın geleceğine dair görüş ayrılıkları olduğunu gösterdi.
Valday Tartışma Kulübü Program Direktörü Timofey Bordaçev, Vedomosti gazetesine verdiği demeçte, BM Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği kararın, Ukrayna krizi etrafındaki uluslararası bağlamı değiştirebileceğini ve müzakere sürecini etkileyebileceğini söyledi.
Bordaçev, oylamanın ardından uluslararası toplumun, Rusya, ABD ve Çin’in Ukrayna’daki çatışmanın bir an önce çözülmesini istediğini gördüğünü belirtti.
Bordaçev ayrıca, “Bu sorunun çözümü, Çin tarafının bilgilendirilmesiyle Rus ve Amerikan temsilcileri arasında gerçekleşecek,” dedi.
BM’deki oylamalar, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Washington ziyareti ve ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesiyle aynı zamana denk geldi.
Macron, ABD ziyaretinden önce İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile de bir araya geldi. The Times gazetesi, iki Avrupalı liderin, Trump’ı Rusya ile ikili görüşmelerden vazgeçirmeye çalışacağını yazdı.
Washington ile Moskova arasındaki doğrudan diyalog, Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında 12 Şubat’ta gerçekleşen bir telefon görüşmesiyle başladı.
Dışişleri bakanlıkları ve liderlerin yardımcıları düzeyindeki ilk yüz yüze görüşme turu ise 18 Şubat’ta Riyad’da gerçekleşti.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, 25 Şubat’ta yeni bir görüşme turunun yapıldığına dair haberleri yalanladı. Falat, hafta sonuna kadar dışişleri bakanlıklarının ilgili departman başkanları arasında bir görüşme planlandığı, ancak bunun Riyad’da olmayacağı belirtildi.
Peskov, 25 Şubat’taki basın toplantısında, Moskova ile Washington arasındaki temasların Dışişleri Bakanlıkları aracılığıyla “uzman düzeyinde” gerçekleşeceğini söyledi.
Trump ile görüşmesinin ardından Fox News‘e konuşan Macron, Ukrayna’daki sorunun “önümüzdeki haftalarda” çözülebileceğini, ancak bunun Kiev’in “teslim olması” anlamına gelmemesi gerektiğini söyledi.
Macron, ateşkes sırasında barış, garantiler, toprak ve Ukrayna’nın yeniden inşası konularında müzakerelerin yapılabileceğini de sözlerine ekledi.
Macron ayrıca, ABD’nin Kiev ile Ukrayna’nın doğal kaynaklarının kullanımı konusunda bir anlaşma imzalayabileceğini ve bunun “en iyi garanti” olabileceğini savundu.
Le Figaro gazetesinin haberine göre, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Stefan Sejourne, AB’nin de Ukrayna ile doğal kaynaklar konusunda ABD’den ayrı bir anlaşma görüştüğünü bildirdi.
Sejourne, Ukrayna’da “Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu 30 kritik mineralden 21’inin” bulunduğunu söyledi.
Macron, Trump’ın Putin ile diyalog başlatması için “geçişli nedenleri” olduğunu da sözlerine ekledi. Ayrıca, Paris ve Londra’nın Kiev için garantiler üzerinde çalıştığını ve 30 ülkenin bu garantileri vermeye hazır olduğunu belirtti.
Fransa’dan gelen bu sinyaller, Politico‘nun, İtalya, Portekiz ve İspanya da dahil olmak üzere bir dizi AB ülkesinin, daha önce AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas tarafından duyurulan Ukrayna’ya 20 milyar avroluk askeri yardım paketini desteklemediği haberiyle aynı zamana denk geldi.
Rusya Devlet Başkanı Putin ise 24 Şubat’ta VGTRK muhabiri Pavel Zarubin’e verdiği mülakatta, Trump’ın Ukrayna’nın “iyileştirilmesine” yönelik “rasyonel” yaklaşımını övdü.
Putin, ABD’nin Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’i devlet başkanlığı seçimlerini yapmaya “teşvik etmesini” de buna dahil etti.
Putin ayrıca, Amerikalılara Rusya’nın doğal kaynaklarını, ABD’nin yasal olarak Ukrayna toprağı olarak tanıdığı yeni bölgeler de dahil olmak üzere, işletmelerini teklif etti.
Son olarak Putin, ABD’ye, muhtemelen Çin’in de katılımıyla, büyük çaplı bir karşılıklı silahsızlanma çağrısında bulundu.
Yüksek Ekonomi Okulu Dünya Ekonomisi ve Dünya Politikaları Fakültesi Doçenti Dmitriy Novikov, Vedomosti‘ye yaptığı açıklamada, Ukrayna meselesinin, ABD ile Rusya arasındaki diyaloğun ekonomiden stratejik istikrara kadar geniş bir yelpazede gelişmesini etkileyebilecek en önemli konu olduğunu söyledi.
Novikov, “Karşılıklı güveni güçlendirebilecek ‘paket’ bir çözümden bahsediyoruz,” değerlendirmesini yaptı.
ABD ve Kanada Enstitüsü Kıdemli Araştırmacısı Pavel Koşkin ise, Putin’in açıklamalarının şimdilik geleceğe yönelik bir hazırlık olduğunu ve iktisadi işbirliğinin çatışmalarda caydırıcı bir faktör olabileceğini söyledi.
Koşkin, “ABD ve Çin ilişkileri buna bir örnek: Yakın iktisadi bağları sıklıkla gerilimin tırmanmasını engellemiştir. Rusya ve ABD arasında böyle bir işbirliğine daha çok var, ancak bir temel var,” ifadesini kullandı.
Putin ayrıca, Avrupa’nın Ukrayna çatışmasının özünü (Trump’ın aksine) “pek anlamadığını” ve ana bağışçı olan ABD’den daha “inatçı” bir şekilde Ukrayna’yı desteklediğini söyledi. Putin’e göre, bunun nedeni AB’nin Kiev’deki mevcut yönetimle yakın bağlar kurmak için yaptığı büyük yatırımlar.
Putin, Avrupa’nın bundan “yüz kaybetmeden” vazgeçemeyeceğini, özellikle de “iç siyasi seçim döneminde” bunu yapamayacağını düşünüyor.
Almanya’da 23 Şubat’ta yapılan erken seçimler, iktidardaki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) ve Şansölye Olaf Scholz’un yakında iktidarın önemli kollarını kaybedeceğini gösteriyor.
Bunun yanı sıra Avrupa Enstitüsü Başkan Yardımcısı Vladislav Belov, AB’nin teorik olarak Ukrayna’daki müzakere sürecini, örneğin yeni yaptırım paketleriyle yavaşlatabilecek araçlara sahip olduğunu dile getirdi.
Trump’ın girişimlerine yanıt olarak Brüksel’in “stratejik özerklik” politikası izlediğini açıklamasına rağmen, Avrupalıların Ukrayna uğruna ABD ile temel ilişkilerini yeniden gözden geçirmeyeceğinden emin oldığunu kaydeden Belov, “Şu anda Avrupalılar, ABD ile Rusya arasında olası bir anlaşmanın neden olacağı itibar kayıplarını en aza indirmeye çalışıyorlar,” diye konuştı.
Şu an için en sorunlu konu, sadece Rusya ve ABD’yi değil, aynı zamanda Kiev’i, Avrupa başkentlerini ve NATO’nun merkezi olarak Brüksel’i de memnun edecek bir Ukrayna uzlaşması bulmak.
Koşkin’e göre, Washington’un bakış açısından, ABD ve Rusya arasındaki diyaloğu, Rusya’nın Pekin, Tahran ve Pyongyang ile yakınlaşmasını sağlayan anlaşmalarla daha da karmaşık hale getiriyor.
Diplomasi
Almanya ile Avusturya arasında BMGK kavgası

Almanya ile Avusturya arasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) kimin üye olacağı konusunda sert bir tartışma yaşanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre BMGK üyeliği için girişilen rekabette Avusturyalı yetkililer, “alaycı bir diplomasi ve basit bir mesaja” başvuruyor.
Üst düzey bir Avusturyalı diplomatın ifadesiyle, Viyana “tam da Alman olmadığımız için” kendilerine oy verilmesini istiyor.
Habere göre bu alaycı esprinin ardında, normalde yakın müttefikler olarak görülen iki ülke arasında gerçek bir rekabet ve şiddetli bir çekişme yatıyor.
Almanya, Avusturya ve Portekiz olmak üzere üç AB ülkesi, bugün (3 Haziran) yapılacak Genel Kurul oylamasında BM’nin en güçlü organındaki iki geçici üye koltuğu için yarışıyor.
Portekiz, Portekizce ve İspanyolca konuşulan ülkelerle olan güçlü bağları sayesinde, 2027’de başlayacak iki yıllık dönem için genel olarak kesin aday olarak görülüyor.
Bu durumda, yakın tarihi ve kültürel bağlarla birbirine bağlı, ancak zaman zaman gerginlikler de yaşayan Almanya ve Avusturya, son koltuk için rekabet ediyor.
Almanya bu yarışta devasa bir güç olsa da, bu durum Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Berlin’in adaylığını agresif bir şekilde savunmasını engellemedi.
Bu durum, Şansölye Friedrich Merz’in, Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisini desteklemek ve küresel sahnedeki etkisini güçlendirmek için her türlü uluslararası etki kaynağını güvence altına alma kararlılığını yansıtıyor.
Wadephul, geçen hafta sonu Almanya’ya oy vermeleri için ülkelere lobi yapmak üzere New York’a uçtu.
Wadephul, varışının hemen ardından, “Küresel krizler söz konusu olduğunda Almanya, etkisini ortaya koymak istiyor. Bu, dünyanın üçüncü büyük ekonomisi için gayet uygun bir tutum,” dedi.
Buna karşılık Avusturyalı diplomatlar, nispeten küçük olmalarını bir erdem olarak sunuyorlar.
Bir Avusturyalı diplomat, “Bağlantısız ve askeri açıdan tarafsız küçük bir ülke olarak çok özel bir rol oynayabiliriz: Çünkü mesele siyasi ağır topların hakları değil, tüm devletler arasındaki hak dengesi,” dedi.
Öte yandan Alman ve Avusturyalı liderler, birbirlerini alt etmek için ne kadar çaba harcadıkları konusunda alışılmadık derecede açık sözlü davrandılar.
Merz salı günü Berlin’de, Almanya’nın adaylığını destekleyeceğini belirten Macaristan Başbakanı Péter Magyar’ın yanında yaptığı açıklamada, “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan geçici üye koltuğu için onay alabilmek amacıyla elimizden gelen her şeyi yaptık: federal dışişleri bakanı ve şahsım dahil olmak üzere kabinedeki birçok meslektaşımız da bu çabaya katıldı,” dedi.
Avusturyalı bir diplomata göre, Avusturya başbakanı ve dışişleri bakanı da yarışmayı kazanmak için “elinden geleni yaptı.”
Avusturya’nın BM Büyükelçisi Gregor Kössler, Avusturya haber kuruluşu Die Presse’ye verdiği röportajda, “perde arkasında sert müzakereler yapıldığını” söyledi:
“İnsanlar oyları kendi lehlerine çevirmeye ve destekçileri kendi saflarına çekmeye çalışıyor. Özellikle geride kaldığınızda, mevcut anlaşmaları bozmak için biraz daha fazla baskı yapmaya çalışabilirsiniz.”
Avusturyalı diplomatlar, tarafsızlıkları ve NATO üyeliği olmamalarının Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkeleriyle ilişkilerinde kendilerine avantaj sağladığını söylüyor.
Avusturya tarafının bir başka açık avantajı da, Almanya’dan birkaç yıl önce 2027-2028 koltuğu için yarışa girmiş olması ve kısmen bu nedenle, oylamada Almanya’yı yenme şanslarının gerçekçi olduğuna inanıyorlar.
Böyle bir sonuç Merz için bir “aşağılanma” olur. Berlin, on yıllardır her sekiz yılda bir Güvenlik Konseyi üyeliğini kazanmayı başardı.
Avusturya’ya karşı alınacak bir yenilgi, sadece acı verici bir diplomatik gerileme anlamına gelmekle kalmayacak, aynı zamanda Avrupa içinde Almanya’nın liderlik rolünü yeniden tesis etme vaadiyle seçimlere katılan Merz’e yönelik iç eleştirilerin daha da artmasına yol açacak.
Bu durum, Wadephul’un New York’ta neden yoğun bir kampanya yürüttüğünü açıklamaya yardımcı oluyor.
Wadephul’un çabalarına aşina olan temsilcilere göre, bakan cuma gününden bu yana BM’de yaklaşık 80 bakan veya büyükelçi ile yüz yüze görüştü. Hangi teşvikleri sunduğu ise belirsiz.
Bu tür durumlarda diplomatlar genellikle oy takası yaparlar; şimdiki desteği karşılığında gelecekte destek vaat ederler.
Geniş bir uluslararası etki alanına sahip önde gelen bir BM bağışçısı olan Almanya’nın, Avusturya’dan daha fazla etki gücü olabilir.
Wadephul ayrıca yumuşak güç yoluyla ikna etmeye çalıştı. Pazartesi gecesi, Alman dışişleri bakanı BM Meydanı’nda bir caz grubu, Alman sosisleri ve bir dondurma standının yer aldığı büyük bir resepsiyon düzenledi.
191 BM üye ülkesi arasında yapılacak oylama, iki ülke Güvenlik Konseyi üyeliği için gerekli olan üçte iki çoğunluğu elde edene kadar turlar halinde gerçekleştirilecek.
Oylama gizli şekilde yapılacak; bu durum, hem Berlin hem de Viyana’dan gelen diplomatların, kimsenin itibarını zedelemeden son dakikaya kadar ülkeleri ikna etme şansı gördükleri için rekabeti kızıştırıyor gibi görünüyor.
Oylamada belirleyici olabilecek faktörlerden biri, İran’daki savaşın başlangıcında Merz’in uluslararası hukuka yönelik aşağılayıcı sözleri.
Bir diğeri ise, birçok üye ülkenin, Almanya’nın, İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki askeri operasyonları sırasında sivil kayıpları kınamakta isteksiz olduğunu düşünmesi.
Fakat Avusturya da geleneksel olarak İsrail’in Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri.
Fakat Wadephul, son günlerde Lübnan’daki İsrail operasyonunu daha sert bir dille eleştirdi ve pazar günü yaptığı bir açıklamada, İsrail ordusunun ülkenin güneyine ilerlemesinden duyduğu “ciddi endişeyi” dile getirerek, İsrail liderlerine “sivilleri ve sivil altyapıyı korumaları” çağrısında bulundu.
Salı günü ise Almanya’nın “uluslararası hukukun savunucusu” olacağını söyledi.
Fakat nihayetinde çarşamba günkü yarışın sonucu, yarış öncesinde süren kıyasıya diplomasi mücadelesinde hangi tarafın daha iyi performans göstereceğine bağlı olarak belirlenebilir.
Salı günü New York’ta Wadephul, Avusturya’nın öfkesini kesin olarak uyandıracak bir argüman ortaya attı: “BMGk’da iki küçük AB ülkesinin (Portekiz ve Avusturya) yer almasını istemiyorsanız, bunun yerine bizi seçin.”
BM genel merkezinin önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birçok ülke için, Güvenlik Konseyi’nde daha küçük bir Avrupa ülkesinin ve Almanya’nın yer alması gibi karma bir yaklaşım doğru çözüm olabilir,” dedi.
Diplomasi
ABD, Somaliland’in bağımsızlığını tanımayacak

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Kongre’ye sunulan raporda, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu vurgulandı. Kongre kaynakları, Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Washington yönetimi, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne destek verdiğini ilan etti. Bu hamle, tek taraflı bağımsızlık ilan eden Somaliland ile geçen yıl bu bölgeyi resmi olarak tanıyan ilk devlet olan İsrail’e yönelik büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve “Somaliland ile Geliştirilmiş ABD İlişkileri İçin Potansiyel Alanlar” başlığını taşıyan rapor, 1 Haziran’da Kongre’ye sunuldu ve 2 Haziran’da basına sızdı.
Bakanlık raporda, Somaliland’in net bir şekilde Somali Federal Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu vurguladı.
Raporda ilişkilerin çerçevesine dair şu ifadelere yer verildi:
“Bu yasal çerçeve dahilinde ABD, Somaliland ile olumlu ve yapıcı ilişkilerini sürdürmekte ve Somaliland makamlarıyla işbirliği için ek fırsatları araştırmaya devam etmektedir. Ancak bölgedeki güvenlik kaygıları ve Somaliland’in statüsüne ilişkin anlaşmazlıklar ile yerel yönetimin ulusal makamlarla işbirliği yapmayı reddetmesi; yatırım, bankacılık ve ticaret alanlarında ciddi zorluklar teşkil etmektedir.”
Trump yönetimi tanımaya sıcak bakmıyor
ABD Kongresi’nden bir kaynak, salı günü Middle East Eye (MEE) haber sitesine yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıma niyetinde olmadığını belirtti.
Söz konusu kaynak, “Eski Trump dönemi yetkilileri Tibor Nagy ve Peter Pham’ın da aralarında bulunduğu bazı lobiciler, Somaliland tarafında ABD’nin kendilerini tanıyacağına dair umutları artırmış olsa da Başkan Trump’ın bu yönde bir adım atacağına dair hiçbir zaman somut bir işaret yoktu” dedi.
Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan ve ismini açıklamak istemeyen bir Somali politika danışmanı ise, Kongre’ye sunulan bu yeni raporun Washington tarafından tanınma beklentilerine ağır bir darbe indirdiğini söyledi.
Danışman, bu gelişmeyi “Somaliland’in ABD tarafından tanınmasına yönelik süregelen tüm umutları tamamen boşa çıkarabilecek, son derece kritik ve bağlayıcı bir ilan” olarak nitelendirdi.
İsrail ile Somaliland arasındaki güvenlik ortaklığı
Somaliland, 1991 yılında tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinden bu yana, hiçbir Birleşmiş Milletler (BM) üyesi devlet tarafından tanınmasına ve Somali hükümetinin sürekli muhalefetine rağmen, kendi yönetim kurumları ve güvenlik yapılarıyla de facto (fiili) bir devlet olarak faaliyet ediyordu.
Ancak geçen yılın sonlarında İsrail, Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Somali hükümetinin yanı sıra Türkiye dahil bölgedeki birçok ülke İsrail’in bu hamlesini kınadı.
Nisan ayında Somali, İsrail’in Somaliland’e bir büyükelçi atamasını da kınayarak karşılık verdi. Aynı ay içinde Mogadişu yönetimi, İsrail bandıralı veya İsrail bağlantılı gemilerin Babülmendep Boğazı’ndan geçişini yasakladığını duyurdu.
Yemen’deki Ensarullah hareketi liderliğindeki silahlı kuvvetler de Somali’deki her türlü İsrail varlığını hedef alma sözü verdi.
İsrail’in Kanal 12 televizyonu, haftalar önce yayımladığı bir haberde, Somaliland’in Yemen’den gelen bu tehditlere karşı Tel Aviv ile bir güvenlik ortaklığı arayışında olduğunu aktardı. Bu çerçevede, İsrailli yetkililerin son aylarda Somaliland’e ziyaretler gerçekleştirdiği bildiriliyor.
Diplomasi
AB, Trump’ın yeni tarife tehditlerine tepki gösterdi

Avrupa Komisyonu, Trump yönetiminin, Brüksel’in zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yasaklamadığını tespit etmesinin ardından, AB’ye yüzde 10’luk yeni bir gümrük vergisi uygulama planlarını eleştirdi.
Komisyonun Baş Sözcüsü Yardımcısı Olof Gill yaptığı açıklamada, “Komisyon, soruşturmanın ön bulgularını dikkatle inceleyecek ve ABD yönetimi ile diyaloğunu sürdürecektir. Bununla birlikte, AB bu gerekçelerle uygulanan gümrük vergilerini haksız bulmaktadır,” dedi.
ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi, salı günü geç saatlerde yayınlanan bir raporda, Avrupa Birliği, Kanada ve Meksika dahil olmak üzere başlıca ticaret ortaklarına yüzde 10’luk gümrük vergisini yeniden uygulamak istediğini belirtti.
Ofis, bu ülkelerin zorla çalıştırma yoluyla üretilen malları yasaklayan yasaları uygulamadıklarını tespit etmişti.
Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın şubat ayında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilen küresel gümrük vergilerini yeniden yürürlüğe koymak amacıyla, yönetimin bu bahar 1974 Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında başlattığı iki geniş kapsamlı ticaret soruşturmasından biri.
Şu anda yürürlükte olan yüzde 10’luk geçici gümrük vergisi temmuz ayında uygulanacak ve ardından 301. maddeye dayalı gümrük vergisi devreye girecek.
Avrupa Parlamentosu Ticaret Komitesi Başkanı Bernd Lange, Yüksek Mahkemedeki yenilginin ardından Washington’un “gümrük vergisi politikasını sürdürmek için yeni yasal dayanaklar arayışında olduğunu” savundu.
Lange, X’te yayınladığı bir yazıda şunları söyledi:
“AB’yi zorla çalıştırmaya karşı yeterince önlem almamakla suçlamak saçma. AB, zorla çalıştırılarak üretilen ürünlere karşı dünyanın en katı kurallarını benimsemiştir. Bu, daha önce karara bağlanmış olan gümrük vergileri için gerçekleri yasal bir gerekçeye uydurmaya çalışmak gibi görünüyor.”
Gill, AB’nin 2024 yılında zorla çalıştırma ile üretilen ürünleri yasaklayan bir yönetmelik kabul ettiğini ve “tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın ortadan kaldırılması” şeklindeki bu ortak hedefin, Turnberry anlaşmasını detaylandıran geçen ağustos tarihli AB-ABD ortak bildirisinde de yer aldığını vurguladı.
Fakat AB’nin zorla çalıştırma yönetmeliği, ancak Aralık 2027’den itibaren geçerli olacak. ABD Ticaret Temsilciliği, bloktan gelen mallara yüzde 10 gümrük vergisi uygulamak için bu gerekçeyi öne sürüyor.
Raporda, “Avrupa Birliği zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklamış olsa da, bu yasak 14 Aralık 2027’ye kadar yürürlüğe girmeyecek. Yukarıdakiler ışığında, USTR, Avrupa Birliği’nin zorla çalıştırma içeren ürünlerin ithalatını yasaklayan düzenlemesini etkili bir şekilde uygulamadığını tespit etmiştir,” deniyor.
Geçen temmuz ayında İskoçya’da varılan anlaşma uyarınca, AB, ABD’den gelen sanayi ürünlerine yönelik ithalatı kaldırmayı kabul ederken, çoğu Avrupa ürününe yüzde 15’lik bir gümrük vergisi tavanı uygulanacaktı.
Avrupa Parlamentosu, 16 Haziran’da Turnberry anlaşmasını yürürlüğe koyacak yasa tasarısı üzerinde nihai oylamayı gerçekleştirecek ve Trump’ın son gümrük vergisi hamlesi, Avrupa Parlamentosu üyelerinin anlaşmaya karşı muhalefetini sertleştirebilir.
Washington’dan gelen son açıklama, AB Ticaret Bakanı Maroš Šefčovič’in Paris’teki OECD bakanlar toplantısı sırasında ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer ile görüşmesinden birkaç saat önce geldi.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı








